Eski Uygurcanın Kelimeleri, t harfi

tab (br) Zeichen || işaret

tadun einjähriges Kalb || dana

tadus(u)z ohne Mineralien (Skt. dhātu) || mineralsiz (mineral = Skt. dhātu)

tag arıg Berge und Wälder || dağlar ve ormanlar
tag tiz Berg2, Gebirge2 || dağ2, sıradağ2
tag üŋüri Berghöhle || dağ mağarası
taglar arkular Berge und Ströme || dağlar ve ırmaklar

tagay Onkel (mütterlicherseits) || dayı 2

tagču ~ takču < Chin. ᢈḡ tuo zhu (Spätmittelchin. *tɦak trɦyăˋ) Säule || sütun
tagču čünši Säule und Dachsparren || sütun ve çatı kirişi

1
tagdın nördlich || kuzeye ait, kuzeyinde; Nord- || kuzey …; Norden || kuzey
tagdın yıŋak Norden || kuzey
tagdınkı sim nördliche Region || kuzey yer, kuzey bölge
tagdınkı yetikän Polarstern im Norden || kuzeydeki kutup yıldızı

tagık- in die Berge fliehen || dağa kaçmak eylemeylem

tagıl- verstreut werden || dağılmak eylemeylem

tagon spöttisch || alaycı, alaylı; Spott, spöttisches Reden || alay, alaylı konuşma pöttisches Reden || alay, alaylı konuşma
tagon askanču Spott2, spöttisches Reden2 || alay2, alaylı konuşma
tagon askanču sav
tagon askančulayu || alay2, alaylı konuşma2

tagončı Spötter || alaycı; Spaßmacher (Skt. vidūṣaka) || şakacı kişi (Skt. vidūṣaka
tagončı tınl(ı)g Spötter || alaycı

tagonla- spotten, verspotten || alay etmek
tagonlayu sözlä- spotten || alay etmek eylemeylem

tahat < Arab. ṭāʿat Gehorsam || itaat
tahil < Arab. dāḫili innere(r, -s) || iç

taidap < Chin. བྷຄ da ta (Spätmittelchin. tɦajˋ t h ap) großer Stūpa || büyük Stūpa

taihiu ~ tai-hiu < Chin. ཚਾ tai hou (Yuan: thajˋ xəwˋ) Kaiserinmutter, Kaiserin
|| kraliçe annesi, kraliçe (s./bk. Mo. taiqiu) tai-hiu hatun Kaiserin || kraliçe

taikiŋ < Chin. ཚয tai qing (Yuan: thajˋ kh
iŋ) Direktor der kaiserlichen Vermögensverwaltung || kraliyet mal varlığı yönetiminin müdürü

1
taili < Chin. བྷ⨶ da li (Spätmittelchin. tɦajˋ li) Einstellung, Haltung || düşünüş biçimi, tutum, davranış
taili turuš Einstellung2, Haltung2 || düşünüş biçimi2, tutum2, davranış2

tai-paušin < Chin. ԓ؍Ӫ dai bao ren (Spätmittelchin. tɦaj puawˊ rin; Yuan: tajˋ pɔwˋ rinˊ) Bürge || kefil

1
taisaŋ < Chin. ཚع tai cang (Spätmittelchin. t h ajˋ tsh aŋ) Schatzkammer || hazine; n. loc. || bir yer adı

tai-saŋun < Chin. བྷሷ䓽 da jiang jun (Spätmittelchin. tɦajˋ tsiaŋ kyn) großer General,
Oberbefehlshaber || orgeneral, başkomutan (→ taisokin)

taisui < Chin. ཚ↢ tai sui (Spätmittelchin. syajˋ) Jupiter (bzw. ein Zwischenwesen, das mit Jupiter in Verbindung steht)
|| Jüpiter, Erendiz (veya Jüpiter’e bağlı olan bir ara varlık) (s./bk. Mo. taisui)

1
taišeŋ < Chin. བྷ҈ da sheng (Spätmittelchin. tɦajˋ ʂɦiə̆ŋ) das Große Fahrzeug (Skt. mahāyāna)
|| büyük taşıt (Skt. mahāyāna)

1
taiši < Chin. བྷ༛ da shi (Spätmittelchin. tɦajˋ ʂṛˋ) großer Lehrer (ein Titel)
|| Büyük Öğretmen (bir unvan) (s./bk. Khotansak. thaiśī, Mo. taiši)

1
taitse < Chin. ཚᆀ tai zi Kronprinz || veliaht

taitsoke < Chin. བྷ㯿㏃ da zang jing (Spätmittelchin. tɦajˋ tsɦaŋˋ kjiajŋ) Das Buch ,Großes
Schatzhaus‘ (scil. das Tripiṭaka) || ,büyük
hazine‘ kitabı (yani, Tripiṭaka)

tai-yin < Chin. ᑦཔ dai yin (Spätmittelchin. tajˋ jin) Gürtel || kemer, kuşak

1
tak Kummer, Not, Bedrängnis || dert, keder, sıkıntı, güçlük

tak- festbinden, befestigen (auch Äquivalent von Skt. pracchad-) || bağlamak, takmak (Skt. pracchad-’ın da eş değeri) eylemeylem

takı ferner, mehr, je, dann || ayrıca, fazla, herhangi bir zamanda, bunun üzerine; weiter, noch || daha, henüz; und, auch || ve, dahi; doch
|| tabii, elbette; endlich || sonunda, nihayetinde; (mit verneintem Verb) noch nicht || (olumsuz fiille birlikte) daha değil (s./bk. Mo. taqi, dakin)
takı agırlıg noch respektierter || daha saygıdeğer
takı artok ükli- asıl- noch weiter zunehmen2 || daha artmak2 eylemeylem
takı ınaru ırak bar- noch weiter fortgehen || daha uzağa gitmek eylemeylem

takıgu ~ t(a)kıgu Huhn, Geflügel || tavuk, kümes hayvanları; Name eines zyklischen
Jahres || dönemsel bir yıl adı; Name eines zyklischen Tages || dönemsel bir günün adı (s./bk. Mo. takiya(n))
takıgu kuš Huhn || tavuk

takıl- haften bleiben || takılmak eylemeylem

taklıg kummervoll, betrübt || kederli, üzüntülü, acıklı
taksız ohne Not, ohne Kummer || kedersiz, sıkıntısız, üzüntüsüz, kaygısız,

takšur- dichten || şiir yazmak; rezitieren || inşat etmek; klagen, flehen, bedauern || yakınmak, yalvarmak, acımak, üzülmek eylemeylem
takšurmıš takšut rezitiertes Gedicht || okunmuş şiir

takšut Gesang, Dichtung, Gedicht, Vers, Śloka, Gāthā || şarkı, şiir, manzume, dize, dörtlük,
Śloka, Gāthā; eine von den zwölf Klassen der buddh. Literatur = Skt. geya || Budist edebiyatın on iki türünden biri = Skt. geya
takšut sözlä- in Versen sprechen || şiir okumak eylemeylem
takšut takšur- Gesänge vortragen || şarkı söylemek eylemeylem

takšutsuz ohne Reime, ungereimt, in Prosa || şiirsiz, kafiyesiz, nesir, manzumesiz

1
tal Zweig (als Zahnreiniger) || dal (diş temizlemek için)
tal čıbıkı Stängel eines Zweigs, Zahnholz || bir dalın sapı, kürdan

2
tal < TochB tāl < Skt. tāla Palme, Palmyrapalme Weide (auch Äquivalent von Skt. cetasa)
|| hurma ağacı, palmiye (Borassus flabelliformis Roxb., Borassus flabellifer, Linn.), söğüt

3
tal Milz || dalak
tal agrıg Milz-Schmerz || dalak ağrısı

1
tal- ohnmächtig niederfallen, ohnmächtig werden || bayılmak eylemeylem
tal- yük- ohnmächtig niederfallen2, ohnmächtig werden2 || bayılmak2

talak Milz || dalak
talaklıg mit Milz, mit Mut, mutig || dalaklı, cesur, cesaretli

talal < Arab. dalīl Nachweis || delil

talaš- miteinander streiten, disputieren || birbiriyle kavga etmek, dalaşmak eylemeylem

talavan << Skt. tālavana Palmen-Hain || hurma ağacı ormanı, palmiye ağacı korusu; Wald von Tāla-Bäumen || söğüt ağaçları ormanı

talay < Mo. dalai Universum, Welt, Meer || kâinat, dünya, deniz (→ 1 taloy)
talaynıŋ ärkligi Herr der Welt (Epitheton des mo. Kaisers) || dünyanın hükümdarı (Moğol imparatorun lakabı)

talaytakı im Universum, in der Welt, im Meer befindlich || kâinattaki, dünyadaki, denizdeki

taldurmaklıg erschöpfend || eksiksiz

talgok Nagel || çivi

talgokla- annageln, einen Nagel einschlagen || çivi çakmak eylemeylem

talık- gestoßen werden || itilmek, itilmiş olmak eylemeylem

talım ~ t(a)l(ı)m Raub-, räuberisch || yırtıcı, haydutça, korsanca, hırsız …, zorla alma …
talım balık Raubfisch, Seeungeheuer || yırtıcı balık, deniz canavarı
talım kara kuš Garuḍa, Greifvogel, Adler || Garuḍa, yırtıcı kuş, kartal
t(a)lım orı (r) räuberischer Bartgeier || yırtıcı kuzukapan

talkan geröstetes Gerstenmehl, Mehl || kavrulmuş arpa unu, un (s./bk. Mo. talq-a(n))

tallıg Weiden- || söğüt ağacı …
tallıg otrug Weiden-Insel (n. loc. = Lükčüŋ) || söğüt ağacı adası (bir yer adı = Lükçüŋ)

1
taloy ~ t(a)loy Meer, Ozean || deniz, okyanus (→ talay)
taloy buluŋı Meeresbucht || körfez
taloy ičräki innerhalb des Meeres || denizin içindeki
taloy ügüz Meer2, Ozean2 (auch Äquivalent von Skt. samudra) || deniz2, okyanus2 (Skt. samudra’nın da eş değeri
taloy ügüz suvı täg üküš äšidmiš || deniz2 suyu gibi çok şey duymuş

talpı- flattern, zittern, (Feuer) flackern || uçuşmak, titremek, (ateş) sarsılmak, titreyerek yanmak eylemeylem
talpır- flattern || uçuşmak eylemeylem
talpıt- flattern lassen || uçuşturmak eylemeylem

talu ausgewählt, erlesen, edel || seçkin, seçilmiş, nefis, asil; Auswahl || seçim

talula- ~ t(a)lula- wählen, auswählen || seçmek eylemeylem
talula- adırtla- ülgülä- täŋlä- auswählen, unterscheiden und ermessen2 || seçmek, ayırmak ve ölçmek2
talulap al- auslesen || seçmek, ayırtlamak, ayıklamak

talulat- auswählen lassen || seçtirmek eylemeylem

talvırt- (Kleidung) flattern lassen, schütteln || (elbise) uçuşturmak, silkmek, sallamak eylemeylem

1
tam Mauer, Wand || duvar; Haus || ev; kleine Siedlung || küçük bir yerleşim yeri
tam tüpintä am Fuße einer Mauer || duvar dibinde

tam- tropfen, tröpfeln, langsam einströmen || damlamak, damla damla akmak, su tıp tıp damlamak, içine yavaş yavaş akmak eylemeylem

1
taman < Neupers. dāman eine Art Kleidungsstück (für Frauen) || (kadınlar için) bir tür elbise
taman čımdan eine Art Kleidungsstück2 || bir tür elbise2

tamaru < Skt. ḍamaru eine Ritualtrommel (Hand- oder Rasseltrommel) || bir ritüel trampeti (el veya çıngırak trampeti)

tambul (br) << Skt. tāmbūla Betelnuss (Piper betle) || tambul, betel (Piper betle)

tamčuk Strom (Skt. srotas) || akım, ırmak (Skt. srotas)

tamga ~ t(a)mga ~ tamg(a) Siegel, Zeichen, Symbol || damga, mühür, işaret, sembol;
Stempel, Prüfstempel (zur Qualitätskontrolle) || damga, kontrol mührü (kalite kontrol için);
Holzdruckplatte || ksilografi levhası; Zeichensprache, rituelle Handgeste (Skt. mudrā) ||
işaret dili, ritüel el kol hareketi (Skt. mudrā); eine Art Handelssteuer || bir çeşit ticaret vergisi (s./bk. Mo. tamγa, tamaγ-a(n))

1
tamgak Gaumen, Kehle (auch Äquivalent von Skt. tālu) || damak, gırtlak (Skt. tālu’nun da eş değeri) (s./bk. Mo. tangnai, tanglai)
tamgak tüš tilgän || gırtlak meyve tekerleği (Tantrist antropolojide)

tamgala- ~ t(a)mgala- besiegeln || mühürlemek, mührü basmak; eingravieren || kazımak; mit einem Siegel versehen ||damgalamak,
mühürlemek; eine rituelle Handgeste (Skt. mudrā) machen || bir ritüel el işareti (Skt.mudrā) yapmak (s./bk. Mo. tamaγala-) eylemeylem

tamgalal- gesiegelt sein, mit einem Siegel versehen sein, besiegelt werden || damgalı olmak, mühürlü olmak, damgalanmak eylemeylem

tamır ~ t(a)m(ı)r Ader, Blutgefäß, Blattäderung, Gefäß (auch Äquivalent von Skt. sirā) ||
damar, kan damarı, yaprak damarları (Skt. sirā’nın da eş değeri) (s./bk. Mo. tamir)

tamıt- sich entzünden, entzündet werden || yanmak, alevlenmek, yakılmak eylemeylem

tamız Tropfen || damla
tamız suv ein Tropfen Wasser || bir damla su

tamız- tröpfeln (tr.) || damlatmak eylemeylem

tamızım Tropfen || damla

1
tamlıg ~ taml(ı)g mit Frucht || meyveli 2

tamlıg mit Mauer(n) || duvarlı

tamluŋ < Chin. (°luŋ < Chin. 喽 long; Spätmittelchin. lywŋ; aus einem anderen Dialekt
entlehnt als → 1 luu) Schildkröte || kaplumbağa (s./bk. → tamšuluŋ)

tamŋak < Tib. gdams ṅag Instruktion (Ritual) || talimat, nasihat (ritüel)

tamsuŋ < Tib. *gdams gsuṅ Belehrung || uyarı, talimat, nasihat

tamšuluŋ < Chin. (°luŋ < Chin. 喽 long; Spätmittelchin. lywŋ; aus einem anderen Dialekt
entlehnt als → 1 luu) Name eines Reptils || bir sürüngenin adı (s./bk. → tamluŋ)

tamšuluŋlug mit …-Reptil || … sürüngenli

tamtu Feuerbrand || kundaklama

tamtuk Brennstoff || yakıt

tamtul- flammen, sich entzünden || alevlenmek, alev almak, alev tutuşmak eylemeylem

tamtur- anzünden, entzünden || yakmak, tutuşturmak; erleuchten, strahlen lassen || aydınlatmak; propagieren || propaganda yapmak eylemeylem

tamu < Sogd. tm- (vgl./krş. Akk. tmw) Hölle || cehennem (s./bk. Mo. tamu)
tamu ärkligi Höllenwächter || cehennem bekçisi (vgl./krş. TochA ñarepālik)
tamu küzädči Höllenwächter || cehennem bekçisi
tamu üŋüri Höhle der Hölle || cehennem mağarası
tamu yolı Höllenexistenz || cehennem varlık şekli
tamuka tüš- in die Hölle fallen || cehenneme düşmek eylemeylem

tamudakı in der Hölle befindlich, zur Hölle gehörig || cehennemdeki, cehenneme ait
tamudakı ört yalın Flammen2 in der Hölle || cehennemdeki alevler2

tamulug Höllenwesen, Höllenbewohner || cehennemlik, cehennemde yaşayan; Höllen-, höllisch || cehennem …, cehennemî (s./bk. Sogd. tmʾyk)
tamulug oprı Höllen-Grube || cehennem çukuru

t(a)myma < Syr. tmymʾ (c) unschuldig || suçsuz; Unschuldiger || suçsuz kişi

1
tan (Augen) offen, weit || (göz) açık, uzun, geniş

2
tan Brise, leichter Wind, Lüftchen, Morgenwind || meltem, esinti, esin

3
tan < Frühneupers. tan / < Sogd. tn Körper, Glieder || beden, uzuvlar

4
tan < Neupers./Arab. dan Gefäß || kap

7
tan < Chin. ₰ tan (Spätmittelchin. tɦan) Sandelholz, Sandelduft, Duft || sandal, sandal ağacı, sandal kokusu, koku

tan- leugnen, verleugnen, in Abrede stellen || inkâr etmek, tanımamak, yadsımak; (eine Ansicht) zurückweisen, ablehnen
|| (bir düşünceyi) reddetmek, kabul etmemek; verblendet sein, umherirren, verwirrt sein
|| şaşkın olmak, şaşkın şaşkın dolaşmak, kafası karışık olmak (s./bk. Mo. tenü-) eylemeylem

1
tana << Skt. tāna Faden || iplik; Leitfaden || rehber
tana yip Markierungsschnur || işaretleme ipi (bir marangoz tarafından kullanılır); Leitfaden2 || rehber2

2
tana Perle || inci (s./bk. Mo. tana)
tana mončuk Perle2 || inci

tanap(a)ramit << Skt. dānapāramitā die Vollkommenheit der Freigebigkeit || cömertliğin mükemmelliği

tančga- zerkleinern, zerstückeln || parçalamak, parça parça etmek eylemeylem
tančgayu täp- zerstampfen, zertreten || ayakla çiğnemek, ayakla ezmek

tančgala- zerbeißen || ısırıp parçalamak
tančgat- zerrissen werden || parçalanmak eylemeylem

tančık Fäulnis || çürüme

tanču Fetzen, Teilchen, Stück, Häppchen, Bissen, kleine Portion || bez parçası, paçavra, parçacık, cüz, dilim, parça, hapıcık, lokma, yemek parçası
tanču aš || lokma yemek, parça yemek, parça şeklinde yemek
tanču ät ein Stück Fleisch || bir parça et
tanču tanču in kleinen Stücken || doğram doğram, küçük parça parça
tanču tanču bol- in kleine Stücke zerfallen || küçük parçalar hâline gelmek eylemeylem
tanču tanču üz- in kleine Stücke schneiden || doğramak, küçük parçalara kesmek

tančula- zerbeißen, zerkauen, zerstückeln || ısırıp parçalamak, iyice çiğnemek, parçalamak küçük küçük parçalara ayırmak eylemeylem

tangar- ~ t(a)ngar- bezeugen, geloben || tanıklık etmek, şahitlik etmek, adamak, ant içmek eylemeylem

tangarıg Gelübde, religiöser Vorsatz (im Tantra: Skt. samaya)
|| adak, yemin, dinî niyet (Tantrizm’de: Skt. samaya) (s./bk. Mo. tangγariγ, tanγariγ)
tangarıg ıd- Gelübde brechen || yemini bozmak eylemeylem
tangarıg kut küsüš Gelübde3 || adak3
tangarıg küsüš Gelübde2 || adak2

tangarıglıg mit Gelübde, Gelübde- || adaklı, adak …

tangarıš- einander geloben || birbirini adamak, birbirine söz vermek eylemeylem
tangarmak Geloben || adama, ant içme, söz verme

t(a)nigerd < MP tanīgerd (m) körperlich, fleischlich, physisch, sichtbar || bedensel, fiziksel, görünen
t(a)nigerd ätöz (m) der fleischliche Körper || fiziksel beden

tanlıg duftend, mit Geruch || kokulu

tanmaklıg mit Ablehnung, mit Leugnung || inkârlı, reddetmeli

tantira < Skt. tantra Klasse buddh. Texte || Budist metinlerin kategorisi; Lehre || öğreti (s./bk. Mo. dandira, dandra)
tandira uguš Tantra-Klasse || Tantra kategorisi

1
tantse < Chin. ൈᆀ tuan zi (Spätmittelchin. tɦuan tsẓˊ; Yuan: t h ɔnˊ tsẓ˘) Kloß || hamur köftesi

2
tantse < Chin. 䃷ᆀ tan zi (Spätmittelchin. tɦam tsẓ˘) Geschwätz || söz sav, boş laf

tanu << Skt. dhanus Name eines Sternbildes (Schütze) || bir burç adı (Yay)

tanu- erkennen, unterscheiden, kennen || farkına varmak, ayırmak, tanımak (s./bk. Mo. tani-) eylemeylem

1
tanuk ~ t(a)nuk Zeuge (auch Äquivalent von
Skt. pratyakṣiṇ) || tanık, şahit (Skt. pratyakṣiṇ’in de eş değeri); Zeugnis, Beweis || kanıt, delil
tanuk bol- als Zeuge fungieren || şahit olmak, tanık olmak
tanuk tart- als Zeugen heranziehen, als Zeugnis heranziehen || tanık olarak yanına çekmek eylemeylem
tanuk ün- als Zeuge auftreten || şahit olarak ortaya çıkmak

tanukla- bezeugen, Zeugen beibringen, (eine
Behauptung) mit einem Beweis versehen ||
şahitlik etmek, tanıklık etmek, tanıklamak,
tanık göstermek, (bir iddiayı) tanıkla desteklemek; (geistig bzw. rituell) verwirklichen ||
(zihnî veya bir ritüel bağlamında) gerçekleştirmek; erfahren || duymak, öğrenmek eylemeylem
tanukla- bütür- bezeugen und verwirklichen, (geistig) verwirklichen2 || tanıklık etmek ve gerçekleştirmek, (zihnî) gerçekleştirmek2 eylemeylem
tanukla- ötgür- bezeugen und durchdringen || tanıklık etmek ve tamamıyla anlamak
tanukla- tangar- bezeugen und geloben || tanıklık etmek ve adamak
tanuklayu sav ber- Beweise anführen || tanık göstermek adv eylemeylem

tanuklaguluk zu Bezeugendes || tanıklık edilen şey

tanuklal- bezeugt werden || tanıklanmak eylemeylem

tanuklamak Bezeugen, (geistiges) Verwirklichen || tanıklık etme, (zihnî) gerçekleştirme
tanuklamakın yügärü turgurdačı der durch Verwirklichen Bezeugende (Bez. eines Samādhi) || gerçekleştirmeyle tanıklık eden (bir Samādhi’nin adı adv

tanuklamaklıg mit Bezeugen || tanıklık etmeli

tanuklaš- einander bezeugen, sich gegenseitig bestätigen || birbirine tanıklık etmek, birbirini karşılıklı onaylamak eylemeylem
tanuklat- bezeugen lassen || tanıklık ettirmek
tanuklatačı Bezeugender || tanıklık eden

tanuklugın (adv.) mit … als Zeuge || … -la tanık olarak adv

tanukluk Zeugenschaft, Bezeugung || şahadet, tanıklık, şahitlik

1
taŋ ~ t(a)ŋ Morgendämmerung, Tagesanbruch, Morgen || şafak, şafak vakti, tan
taŋ at- dämmern || (şafak) sökmek, (gün) ağarmak eylemeylem
taŋ ärtä morgens bei Tagesanbruch || sabahları fecirde
taŋ taŋla- Morgendämmerung anbrechen || şafak sökmek
taŋ taŋlan- eylemeylem
taŋda kečä in der Frühe oder abends || şafak veya gece
taŋta kečä tägi von früh bis spät || güneşin doğuşundan batışına kadar
taŋta sayu jeden Morgen || her şafak 2

2
taŋ < Chin. ⅾ tan || enfes, mükemmel, özel, hayret verici şaşılacak, olağanüstü; Wunder || mucize, olağanüstü olay
taŋ adınčıg tatagl(ı)g aš ičgü vorzügliche2 und köstliche Speisen und Getränke || enfes2 ve leziz yiyecek ve içecekler
taŋ taŋ wunderbar2 || fevkalade2, mükemmel2, olağanüstü2
taŋ taŋ tatag tatag wunderbar2 und süß2 || fevkalade2 ve tatlı2

3
taŋ < Chin. า tang (Spätmittelchin. tɦaŋ) Halle || hol, büyük salon

4
taŋ ~ t(a)ŋ < Sogd. δnk eine Maßeinheit || bir ölçü birimi (s./bk. Khotansak. thaṃga)

5
taŋ Leid, Beklemmung || dert, keder, sıkıntı, can sıkıntısı

taŋ- einzwängen, pressen, fest umwickeln,
binden || sık(ıştır)mak, basmak, sıkıca etrafını
sarmak, bağlamak, zincirlemek; hineinbringen || içeri götürmek; j-n bedrängen || birisini sıkıştırmak eylemeylem

taŋan Dohle || küçük karga

taŋda Dämmerung || gün ağarması

taŋdalık Morgen, im Laufe des Tages || sabah, günlük
taŋdalık kečälik || bir sabah ve bir akşam için, kısa bir süre için

taŋıg Bedrückung, Bedrängnis || kasvet, sıkıntı, üzüntü

1
taŋıl- zusammengepresst werden, sich bedrängt fühlen || sıkıştırılmak, sıkışmış hissetmek eylemeylem

taŋılmaklıg im Bedrängtwerden bestehend || sıkıştırılmalı

taŋırka- sich wundern, erstaunt sein, bewundern || hayret etmek, şaşmak, hayran kalmak, hayran olmak eylemeylem

taŋırkaguluk staunenswert || şaşırtıcı

taŋırkan- sich wundern, erstaunt sein || hayret etmek, şaşmak eylemeylem

taŋıš Beklemmung, Enge, Bedrückung || sıkıntı, üzüntü, darlık

taŋız- anschwellen, Milch geben || şişmek, süt vermek eylemeylem
taŋız- ed- (Brust) anschwellen und sich mit Milch füllen || (meme) şişmek ve sütle dolmak

1
taŋla- sich wundern, erstaunen, (etw.) bewundern || şaşırmak, hayret etmek, hayrete düşmek (s./bk. Mo. tangla-, tangna-) eylemeylem
taŋla- kolula- sich wundern und nachdenken || şaşırmak ve düşünmek
taŋla- muŋad- sich wundern2 || şaşırmak2

2
taŋla- dämmern, (Morgendämmerung) anbrechen || gün ağarmak, şafak sökmek eylemeylem

taŋlagu Erstaunliches, Erstaunen || şaşırtıcı bir şey, şaşırma, şaşma

taŋlaguluk wunderbar, erstaunlich (Skt. adbhuta) || mucizevi, şaşırtıcı (Skt. adbhuta)
taŋlaguluk muŋadınčıg wunderbar2, erstaunlich2 || mucizevi2, şaşırtıcı2

taŋlan- dämmern || (gün) ağarmak, (şafak) sökmek eylemeylem

taŋlančıg wunderbar, verwunderlich, staunenswert || olağanüstü, hayret verici; Wunder || mucize
taŋlančıg körklä wunderbar schön, wunderbar und schön || olağanüstü güzel, olağanüstü ve güzel

t(a)ŋl(a)r- (r) dämmern || (gün) ağarmak, (şafak) sökmek eylemeylem

taŋlat- in Erstaunen versetzen || şaşırtmak eylemeylem

t(a)ŋlıg angemessen, passend, angenehm || uygun, hoş

taŋmamak Nicht-Bedrücken, Nicht-Zwingen || sıkıştırmama, zorlamama

taŋsız ~ t(a)ŋsız unappetitlich, (Speise) ungesund || iğrenç, (yemek) sağlıksız; etwas Unbrauchbares, etwas Untaugliches || değersiz
bir şey, faydasız bir şey, uygun olmayan bir şey, yakışmayan bir şey

taŋsok außergewöhnlich, wunderbar || acayip, olağanüstü (s./bk. Mo. tangsuγ) ekekekekekek

taŋuk (br) Turban (Äquivalent von Skt.
*veṣṭita) || türban (Skt. *veṣṭita’nın eş değeri)

tap Wunsch, Intention, Belieben, Vorliebe ||
arzu, istek, eğilim, tutku; Geschmack || zevk; Doktrin, Lehrmeinung || öğreti, kanaat

tap eyin nach Wunsch, nach Belieben || arzuya göre, istediği kadar adv
tap sävig Wunsch2, Belieben2 || arzu2, istek
tap sidan Lehrmeinung2 (Skt. mata) || kanaat2 (Skt. mata
tapča sävigčä nach Belieben2 || istediği kadar2 adv

1
tap- finden, erlangen, erwerben || bulmak, elde etmek, kazanmak eylemeylem

1
tapa nach, entgegen, in Richtung, hin, an || doğru, karşı, yönünde, … -ya doğru, oraya, yanına adv
tapa bar- entgegengehen, zurückkehren || karşılamaya gitmek, geri dönmek eylemeylem

1
tapan << Skt. tapana n. loc. (eine Hölle) || bir cehennemin adı (s./bk. Khotansak. ttavana-)

tapašačaran << Skt. tapaścaraṇa Wandel der Askese || çileciliğin gidişi

tapča Schmutz, Makel || kir, kusur
tapčalıg schmutzig, dreckig || kirli, pis, adi
tapčasız makellos, fleckenlos, ohne Schmutz || kusursuz, lekesiz, kirsiz

tapdar < Neupers. daftar Register || sicil, kayıt

tapguluksuz nicht zu finden, nicht zu erlangen || bulunmaz, elde edilmez

tapgusuz nicht zu finden, nicht zu erlangen || bulunmaz, elde edilmez

tapıg Dienst, Verehrung, Bewirtung, Kult || hizmet, saygı, hürmet, misafirperverlik, tapım,
kült, ibadet etme; Opfer, Opfergabe, Gabe || kurban, iane, sadaka, bağış (s./bk. Mo. tabiγ)
tapıg udug || hizmet2, saygı2, hürmet2, misafirperverlik2, kült2, ibadet etme2; Gabe2 || bağış2
tapıg udug kıl- Verehrung2 bezeigen, Kult2 ausführen || hürmet2 sunmak, tapmak2 eylemeylem
tapıgın al- || (birinin) ikramını kabul etmek adv????? eylemeylem

tapıgčı ~ tap(ı)gčı Diener, Bediensteter, Dienerin, Zofe || hizmetçi, uşak, kadın hizmetçi, nedime

tapıgčı kırkın Dienerin || kadın hizmetçi
tapıgčı udugčı kiši Diener2 || hizmetçi2
tapıgčılar udmaklar Diener und Gefolgsleute || hizmetçiler ve taraftarlar

1
tapıglıg ~ tapıg(lıg) Verehrungs-, mit Verehrung, mit Dienst, Dienst-, Arbeits- || saygı …, saygılı, hizmetli, hizmet …, çalışma …
tapıglıg lev Arbeitsmaterialien || çalışma materyalleri

tapıglık als Ausdruck des Respekts || saygının ifadesi olarak

tapıgsak pflichtbewusst, gehorsam, || görev bilincinde olan, itaatkâr, sadık, göreve hazır; Gehorsam || itaat, söz dinleme ekekekek ??????

tapın- ~ t(a)pın- bedienen, dienen, bewirten, verehren, opfern, aufwarten || hizmet etmek,
ağırlamak, saygı göstermek, kurban etmek, feda etmek, sofrada hizmet etmek
tapıngu yüküngü ärdini verehrungswürdiges2 Juwel || saygıdeğer2 mücevher

tapınča nach Wunsch, nach Belieben || arzuya göre, istediği kadar adv

tapınmak Verehrung, Huldigung, Dienst || saygı, hürmet, hizmet
tapınmak udunmak Verehrung2, Huldigung2 || saygı2, hürmet2

tapıntur- dienen lassen, bedienen lassen, verehren lassen, zur Dienstfertigkeit bringen ||
hizmet ettirmek, hürmet ettirmek, hizmete hazır hâle getirmek eylemeylem

tapınturul- zur Verehrung verlasst werden,
zur Verehrung angehalten werden || hürmet ettirilmek

tapırkan- billigen, akzeptieren, gefallen || onaylamak, kabul etmek, hoşuna gitmek eylemeylem

tapırkanıl- gebilligt werden, akzeptiert werden || kabul edilmek, onaylanılmak eylemeylem

tapıš- zusammenkommen, einander finden,
sich finden, sich anfinden, zusammentreffen,
begegnen, finden, antreffen, entdecken ||
buluşmak, bulunmak, karşılaşmak, bulmak,
rast gelmek, keşfetmek; zur Verfügung stehen, zur Hand sein || emrinde olmak, elinde olmak eylemeylem

tapla- ~ t(a)pla- billigen, akzeptieren, anerkennen || haklı bulmak, onaylamak, kabul etmek, tanımak; wünschen, erstreben || istemek,
çabalamak, uğraşmak; gutheißen, erlauben || tasvip etmek, onay vermek; gern haben,
gefallen, bevorzugen || hoşuna gitmek, tercih etmek; wählen || seçmek; (Lehrmeinung) annehmen, zustimmen || (kanaat) kabul etmek,
benimsemek, istemek; zufrieden sein || hoşnutluk getirmek, memnun olmak; übernehmen || üzerine almak, teslim almak (s./bk. Mo. tabla-) eylemeylem

tapla- tapırkan- billigen2, akzeptieren2, gefallen2 || onaylamak2, kabul etmek2, hoşuna gitmek2 eylemeylem

taplag ~ tapl(a)g Billigung, Anerkennung, Zustimmung || rıza, onay, takdir, kabul, tanıma;
Lehrmeinung, Lehrsatz, Doktrin, Lehrrichtung, Ansicht (Skt. pratijñā, pakṣa) || kanaat,
bir bilimsel öğretinin temel ilkesi, öğreti,
görüş (Skt. pratijñā, pakṣa); Schule, philosophischer Standpunkt || ekol, felsefi görüş;
These || tez, sav; Annahme (der buddh. Lehre)
|| (Budist öğretiyi) kabul etme; Bedürfnis ||
ihtiyaç; Neigung (Skt. adhimukta) || eğilim (Skt.
adhimukta); Ertragen, Geduld (Skt. kṣānti)
(auch Teil des Prayogamārga bzw. dritte Stufe
der Nirvedhabhāgīyas) || tahammül, sabır (Skt.
kṣānti) (Prayogamārga’nın da bir bölümü veya
Nirvedhabhāgīyaların üçüncü aşaması); Wunsch, Belieben || arzu, istek
taplag čarit Lehrmeinung und Lebenswandel || öğretim düşüncesi ve hayat tarzı taplag tuš Geduld (Skt. kṣānti) || tahammül, sabır (Skt. kṣānti)

taplaglıg mit Billigung, mit Annahme, mit
Schulmeinung, die Meinung … vertretend || kabul etmeli, onaylı, kabullü, ekol düşünceli, … düşünceli

taplagsız unansehnlich || göze hoş gelmeyen, çirkin

taplagu gewünscht, erwünscht || istenen

taplaguluk täg erwünscht, angenehm || istenen, sevimli adv

taplal- angeregt werden, bewirkt werden || teşvik edilmek, meydana getirilmek, yol açılmak eylemeylem

taplamagu täg unerwünscht, unerfreulich || istenmeyen, can sıkıcı, nahoş adv

taplamaklıg mit Annahme || onaylı, kabullü
taplamaksız ohne Liebe, lieblos || sevgisiz

taplan- sich sehnen (nach), für sich erstreben
|| (bir şeyi) özlemek, bir şey için çabalamak;
billigen, gutheißen || kabul etmek, onaylamak, tasvip etmek eylemeylem
taplan- tapırkan- billigen2, gutheißen2 || kabul etmek2, onaylamak2, tasvip etmek2

taplar lieb, teuer || sevgili, değerli

taplaš- übereinkommen, gegenseitig annehmen, zustimmen || anlaşmak, uzlaşmak, karşılıklı onaylamak eylemeylem
taplat- akzeptiert werden || kabul edilmek, onaylanmak; akzeptieren lassen || kabul ettirmek
taplatıl- geliebt werden, geschätzt werden, angenommen werden, akzeptiert werden || sevilmek, değer verilmek, kabul edilmek, alınmak

taplatıl- küsätil- geliebt werden und erwünscht sein || sevilmek ve istenilmek

taplıg mit Wunsch, Wunsch- || istekli, arzu …
taplıg yertinčülüg || arzu dünyasına ait, arzu dünyalı (Budist kozmoloji)

taplıgın (mit einem vorangehenden Konverb auf -galı) im Wunsche zu … || (önceki -galı zarffiille) … -ya istekle adv

tapsız unerwünscht, krank, ungenießbar, unappetitlich, unschön || arzu edilmeyen, hasta,
katlanılamaz, tiksindirici, nahoş; unfreundlich || unfreundlich; Unwohlsein, Krankheit || rahatsızlık, hastalık
tapsız bol- krank werden || hasta olmak eylemeylem

tapsız taŋsız unerwünscht2, ungenießbar2, unappetitlich2 || arzu edilmeyen2, katlanılamaz2, tiksindirici2

tapsızlıg krank || hasta

tapšur- übergeben, vererben, vermachen, überantworten, zuweisen || teslim etmek, aktarmak, bırakmak, tahsis etmek, ayırmak eylemeylem
tapšurup ber- persönlich übergeben || kişisel vermek

taptav < Chin. 䐿䚃 ta dao Treppe, Rampe, Stufe || merdiven,
rampa, basamak; stufenweise || derece derece (→ tavtaw)
tapdu tisi Treppe2, Stufe2 || merdiven2, basamak2; stufenweise2 || derece derece2
taptavlug mit Treppen, mit Rampen || merdivenli, rampalı

1
tar eng, beschränkt || dar, sınırlı; Bedrängnis, Enge, Beschränktheit || sıkıntı, üzüntü, darlık, kısıtlılık
tar bilig Engstirnigkeit || dar kafalılık
tar sıg Beschränktkeit und Oberflächlichkeit || darlık ve sığlık
tar sıkıš ämgäk Bedrängnis2 und Leiden || sıkıntı2 ve acı

2
tar << Skt. tari (oder zu Skt. tara ,Übersetzen‘) Floß, Boot || sal, tekne, küçük gemi
tar kemi Floß und Boot, Floß2 || sal ve tekne, sal2

tar- zerstreuen, auseinander treiben, verteilen || dağıtmak, saçmak, zorla birbirinden ayırmak eylemeylem

1
tara zerstreut || dalgın, dağınık
tara sıgu sav sözlämäk zerstreute2 Rede (Skt. saṃbhinnapralāpa) (sechster Karmapatha) || dağınık2 konuşma

tara- || dağınık olmak, (saç) açılmış olmak; verstreuen, verteilen, zerstreuen || dağıtmak, serpmek, yaymak (s./bk. Mo. tara-) eylemeylem
tarayu sač- vollkommen zerstreuen || kusursuz dağıtmak, mükemmel saçmak

taral- zerstreut werden, sich zerstreuen, verwirrt sein || dağılmak, kafası karışık olmak eylemeylem
taraldur- zerstreuen lassen || saçtırmak

tarbi saŋ Bed. unklar (med. Kontext) || manası belirsiz (tıbbi bağlamda)

tarda < Mo. darda Brokat || brokar, sırma kumaş

tardıč < Sogd. δrtyc (manS) ~ δrtʾyc(h) (sogdS) Kot, Mist || dışkı, ters, gübre

targıl gescheckt, buntscheckig || benekli, alaca
targıl kızıl rotbunt, rot-scheckig || kırmızı benekli
targıl öküz gescheckter Ochse || benekli öküz

1
tarı- ~ tar(ı)- säen, anbauen, pflanzen, bebauen, (Boden) kultivieren || ekmek, yetiştirmek, dikmek, işlemek, (tarlayı) sürmek (s./bk. Mo. tari-) eylemeylem
tarı- äk- säen2 || ekmek2
tarı- tik- pflanzen2 || dikmek2

1
tarıg ~ t(a)rıg Saat, Gewächs || tohum, bitki; Getreide || hububat, ekin, mahsul, tahıl; Weizen
|| buğday; Rispenhirse || boz darı; evlat ve evladın evladı; Abstammung || köken (s./bk. Mo. tariγ, tariyan)
tarıg iši Feldbau || ziraat
tarıg tarımak Aussaat, Feldbau || ziraat, ekin ekme
tarıg tsaŋ Getreidespeicher || tahıl ambarı
tarıg üyür Weizen und Hirse || buğday ve darı

1
tarıgčı Bauer (auch Entsprechung von Skt. śūdra) || çiftçi, köylü (Skt. śūdra’nın da eş değeri) (s./bk. Mo. tariyači(n))
tarıgčı todun Vorsteher der Bauern || çiftçinin yöneticisi

1
todun ~ tudun ein Titel, Anführer || bir unvan, kumandan

tarıglag Feld, Acker, Acker- || tarla, arazi, tarım, arazi …

tarık- verschwinden, vergehen || kaybolmak,
geçmek; sich entfernen, sich verziehen || uzaklaşmak; verlöschen || sönmek; sich zerstreuen || dağılıp gitmek (s./bk. Mo. tarqa-) eylemeylem
tarık- alkın- vergehen2, verschwinden2 || geçmek2, kaybolmak2

1
tarıkmak Verschwinden, Vergehen || kaybolma, geçme

1
tarın- für sich anbauen || kendisi için yetiştirmek eylemeylem

1
tarıt- kultivieren, pflanzen, anbauen || işlemek, (toprağa) dikmek, ekmek, yetiştirmek eylemeylem

tarik < Arab. ṭarīq Pfad (Geomantie: ein Tetragramm) || yol (toprak falı: bir tetragram)

1t(a)rk << Skt. tarka Logik || mantık

1
tarka hart, bitter, schlimm || sert, acı, ağır, kötü

2
tarka abgelegen, einsam, allein || uzak, sapa, ıssız, yapayalnız, kimsesiz, yalnız
tarka yerdäki mäŋi Freude an einsamen Orten || ıssız yerdeki mutluluk

tarkar- entfernen, beseitigen, abschneiden,
beenden, vertreiben, aufgeben (auch Äquivalent von Skt. tyaj- und hā-), meiden (auch
Äquivalent von Skt. vivṛj- und parivṛj-) ||
uzaklaştırmak, ortadan kaldırmak, yok etmek,
bertaraf etmek, çıkarmak, imha etmek,
kesmek, bitirmek, teslim olmak, vazgeçmek (Skt. tyaj- ve hā-’nın da eş değeri), önlemek
(Skt. vivṛj- ve parivṛj-’ın da eş değeri); verhindern || önlemek, engel olmak (s./bk. Mo. tarqaγa-) eylemeylem

tarkınč Abweichen (?), Verlorengehen (?) || ayrılma (?), kaybolma (?)

tarkıš- sich streiten || tartışmak, atışmak eylemeylem

tarkike << Skt. tārkika Philosoph, Logiker || filozof, mantıkçı

tarma- zerreißen, zerkratzen, mit Klauen aufreißen || yırtıp ayırmak, parçalamak, yırtmak,
tırmalamak, pençeyle yırtmak (s./bk. Mo. tarmu-) eylemeylem

tarmak Klaue, Kralle || pençe, tırnak
tarmaklag mit Klauen || pençeli, tırnaklı

tarman- sich ausstrecken || uzanmak, yayılmak, serilmek eylemeylem

tarmaš- sich gegenseitig zerkratzen, einander zerreißen || karşılıklı birbirini parçalamak, yırtmak eylemeylem

tarmavačir << Skt. dharmavajra Diamant der Lehre || öğretinin elması

tarmut Zufluss || akış
tarmutlug mit Sturzbächen || selli, çağlayanlı 1

tars < MP tarsā (nicht in den Turfantexten belegt) (c) Christ || Hristiyan (→ tarsak)

tarsak ~ t(a)rs(a)k < Sogd. trsʾq ~ trsʾk (sogdS) < MP tarsā (c) Christ || Hristiyan (→ tars)
t(a)rs(a)klig (c) Christ-, Christsein || Hristiyan …, Hristiyan olma

tarsız ohne Bedrängnis, ohne Enge || sıkışıklıksız, darlıksız; freigebig || cömert

tart- ziehen, herausziehen, zerren, nach sich
ziehen, fortschleppen || çekmek, çekip çıkarmak, sökmek, zorla çekmek, sürüklemek;
(Bogen) spannen || (yayı) germek; (Haare)
raufen || (saç) yolmak; rauben, gewaltsam nehmen, beschlagnahmen, beanspruchen ||
gasp etmek, zorla almak, zaptetmek, el koymak, iddia etmek; (Früchte) bringen, (Resultat)
zur Folge haben, hervorbringen || (meyve)
vermek, sonuçlamak, (sonuç) vermek, meydana getirmek; schaffen, hervorbringen,
erscheinen lassen || yaratmak, vücuda getirmek, belirtmek, meydana çıkarmak; beißen
(vom Hund gesagt) || (köpekten bahsedilmiş)
ısırmak; tilgen || silmek, yok etmek; wiegen, abwägen || tartmak, ölçmek; (Gitter) errichten
|| (çit, parmaklık) kurmak, örmek; (Trompete) spielen || (trompet) çalmak (s./bk. Mo. tata-) eylemeylem

tart- b(ä)lgürt- schaffen2, hervorbringen2, erscheinen lassen2 || yaratmak2, vücuda getirmek2, belirtmek2, meydana çıkarmak2

tart- es- gewaltsam nehmen2, beschlagnahmen2 || zorla almak2, zaptetmek2, el koymak2 eylemeylem

tart- ičgär- an sich ziehen2 || kendine çekmek2

tart- örit- (Resultat usw.) zur Folge haben2, hervorbringen2 || sonuçlamak2, (sonuç) vermek2, meydana getirmek2 eylemeylem

tart- södür- fortschleppen2 || sürüklemek2
tart- tašgar- herausziehen2 || dışarı çekmek2
tart- üntür- herausziehen2 || dışarı çekmek2

tarta al- heranziehen, herausreißen || yanına çekmek, koparmak

tartıp ozgur- herausziehen und retten || çekip çıkarmak ve kurtarmak eylemeylem

tartdur- ziehen lassen, herausziehen lassen, auseinanderziehen lassen || çektirmek, çekip çıkartmak, gerdirmek, genişlettirmek eylemeylem

tartgu Türriegel || (kapı için) sürgü

tartıg (Haar-)Reif, Spange || saç tokası, alınlık; (Kalligrafie) Duktus || (kaligrafi) kalemi kullanma tarzı, yazım şekli; Gewicht || tartı

tartıl- herausgezogen werden, sich herausziehen, herangezogen werden || çekilmek; sich verbreiten || yayılmak eylemeylem
tartıl- oz- sich herausziehen und befreien || çekilmek ve kurtulmak

tartın- wohlwollend sein, beliebt sein || yardımsever olmak, sevilen olmak eylemeylem

tartınčı beliebt (?) || sevilen (?)

tartınčlıg liebenswürdig || lütufkâr, sevilmeye değer

tartınlaš- gegenseitig beeinflussen || karşılıklı etkilemek eylemeylem

tartıš Schlacht, Kampf || savaş, dövüş; Bindung, Beziehung || bağ, bağlantı, ilişki

tartıš- gegenseitig beeinflussen || karşılıklı etkilemek eylemeylem
tartıš- tartınlaš- gegenseitig beeinflussen2 || karşılıklı etkilemek2

tartıt- herausgezogen werden || çekilmek; ziehen lassen || çektirmek eylemeylem

tartız- ziehen lassen || çektirmek eylemeylem

tartla- vorzeichnen, skizzieren || taslak çizmek, taslağını yapmak eylemeylem
tartla- čız- vorzeichnen2, skizzieren2 || taslak çizmek2, taslağını yapmak2

tarttur- ziehen lassen, (Zaun) bauen lassen || (çit) çektirmek, yaptırmak eylemeylem

taru- sich zusammenziehen, eng sein || daralmak, küçülmek, dar olmak eylemeylem

1
taruga < Mo. daruγa Gouverneur, Präfekt, Aufsichtsbeamter || vali, denetçi

1
tarugačı < Mo. daruγači Gouverneur, Aufsichtsbeamter || vali, denetçi

tarut- (Ärmelenden) zusammenhalten (?) || (gömlek veya elbisenin kol uçlarını) birleştirmek (?) eylemeylem

t(a)rvazban < Neupers. darvāzeban Torwächter || kapıcı, kapı bekçisi

1
tas (Stoff) grob || (kumaş) kaba
tas böz grober Baumwollstoff || kaba bez

t(a)sdarlıg (tasdar < Neupers. dastār) mit Turban || kavuklu, sarıklı

tastar < Neupers. dastār Turban || kavuk, sarık

t(a)sug < Sogd. tswγ < MP tasūg ein Viertel || bir çeyrek (→ tsu)

1
taš Stein (auch Äquivalent von Skt. śilā), Klingstein, Rechenstein || taş (Skt. śilā’nın da
eş değeri), fonolit, sesli taş; Stein-, steinern || taş …, taştan, taştan yapılmış
taš kası → taš hwası
taš sası Steine und Tonscherben || taş ve çömlek kırığı
taš sokgu Steinmörser || taş havan
taš toyagu Steine und Tonscherben, Steine2, Tonscherben2 || taş ve çömlek kırığı, taş2, çömlek kırığı2

toyagu Tonscherbe, Kies, Kiesel(stein) || çömlek kırığı, çakıl (taşı)

2
taš außen, äußere(r, -s), außerhalb der
(buddh. Lehre) stehend || dış, dışarı, dışarıda,
(Budist öğretinin) dışında; fremd, zum äußeren Personenkreis gehörig || yabancı, dış
mahfile ait; heterodox || heterodoks, kabul
edilmiş din kurallarına aykırı; nicht-buddh. || Budist olmayan; freigebig, großzügig || eli açık,
cömert, müsrif; zügellos || azgın; verschieden, separat || farklı, ayrı; das Äußere || dışarı adv

taš azag nomlug Häretiker || sapkın, mülhit
taš äŋäyü verschieden2, separat2 || farklı2, ayrı2 adv
taš boš ganz und gar || katiyen, bütünüyle
taš kas äußere Rinde || dış kabuk
taš kıl- beiseite lassen || bir tarafa bırakmak eylemeylem
taš t(ä)gil bol- verloren2 gehen || kaybolup2 gitmek eylemeylem

3
taš (Postp. mit Lok.) außer, abgesehen von ||
(bulunma hâliyle birlikte sontakı olarak) … dışında, … haricinde adv

taš öŋi außer2 || … dışında2 adv

1
taš- ausfließen, (Wasser) über die Ufer treten
|| akıp gitmek, üzerinden akmak, (su) kıyıya gelmek; überfluten, überlaufen || dolup taşmak, taşmak eylemeylem

taša im Überfluss || artığıyla, çok çok, bol bol adv

tašaŋ überströmend, überfließend || taşan; offen, weit || açık, geniş

tašgar- herausholen, herausziehen, herausführen, (Zauberkräfte) manifestieren || çıkarmak, çekip çıkarmak, (büyü gücü) göstermek eylemeylem
tašgarmak Manifestation (von Zauberkräften etc.) || (büyü gücü vb.) gösterme

tašgaru heraus, hinaus, nach außen || dışarıya, dışarı adv
tašgaru ävril- sich zurückwenden || geri dönmek

tašgaru sürüp üntür- (aus der Gemeinde) ausschließen || (cemaatten) çıkartmak eylemeylem

tašgaru ün- herauskommen || dışarı çıkmak tašgaru ündürmäk (Zunge) Herausstrecken || (dil) dışarı çıkarma

tašık- herauskommen, herausgehen || çıkmak, dışarı çıkmak; erscheinen, auftreten || belli olmak, ortaya çıkmak eylemeylem

tašım viel, zahlreich, reichlich, überfließend, überströmend || birçok, bol, sayısız, taşan, feyezan eden

tašınta außerhalb von …, abgesehen von … || … -nın dışında, … -nın haricinde
tašıntakı außerhalb von … befindlich || … -nın dışındaki

tašırdı äußerlich, nach außen || dıştan, dışarıya ekekekekek adv ?????????

taškay an der Grenze befindlich, Grenz- || sınırda bulunan, sınır …
taškay ellär Grenzländer || sınır bölgesindeki ülkeler

taškın überströmend || feyezan eden, taşan
taškın suv überströmendes Wasser || feyezan eden su, taşan su

tašlıg steinig, mit Steinen || taşlı 1

1
tašman < Mo. dašman < Neupers. dānišmand Geistlicher || papaz, rahip, din adamı

tašra außen gelegen, außerhalb von, außen || taşra, dışında bulunan, … -nın dışında, dışarıda adv

taštın außen, nach draußen || dış, dışarıda; das Äußere || dışarısı adv
tašdın kämiš- hinauswerfen, rausschmeißen || dışarı atmak, yaka paça dışarı atmak
taštın ičtin außen und innen || dış ve iç
taštın sıŋar außen || dış

taštınkı äußerlich, extern, äußere(r, -s) || dışarıdaki, dış, … dışındaki
tašdınkı bälgü äußeres Zeichen || dışarıdaki işaret

taštırtı außen || dışarıda
taštırtın von draußen || dışarıdan

tašu- transportieren, tragen, befördern || taşımak, nakletmek, götürmek, yollamak eylemeylem

tašur- sich verbreiten lassen (Stimme des Dharma), verbreiten || (Dharma’nın sesini) yaydırmak, yaymak; überfließen || taşmak eylemeylem

tat- kosten, schmecken, einen Geschmack verspüren || tadına bakmak, denemek, tatmak eylemeylem

1
tatar Ethnonym, Stammesname || etnonim, boy adı (s./bk. Mo. tatar)
tatar bodunı das Volk der Tatar || Tatar halkı

tatar- (Leiche) blau werden, bleich werden || (ceset) morarmak, rengi atmak eylemeylem
tatarmak (Leiche) Blauwerden, Bleichwerden || (ceset) morarma, rengi atma

tatga- schmecken || tatmak, tadına bakmak eylemeylem

tatgan- lecker finden, schön finden, Geschmack finden, genießen || lezzetli bulmak,
güzel bulmak, tadını bulmak, tadını çıkarmak; schmeckend wahrnehmen, probieren || tadını
algılamak, denemek; sich an den Geschmack gewöhnen || tadına alışmak eylemeylem
tatgan- yapšın- Geschmack finden und haften || tadını çıkarmak ve yapışmak eylemeylem

tatgandur- Geschmack finden lassen || tattırmak eylemeylem
tatgandur- suksıntur- (mit Akk.) || (belirtme hâliyle) tattırmak ve arzu uyandırmak

tatgangu Genuss || lezzet

tatganmak Genießen, Geschmack-Finden || tadını çıkarma, tadını bulma

1
tatıg Geschmack (auch einer der sieben
Dhātus), Geschmacksempfindung || tat (aynı zamanda yedi Dhātu’dan biri), tat alma
duyusu; Elixier || iksir; Saft || meyve suyu; Essenz || esans; Körperflüssigkeit, Serum
(Äquivalent von Skt. lasīkā = rasa) || vücut sıvısı, serum (Skt. lasīkā = rasa’nın eş değeri); süß || tatlı
tatıg *čivgin Geschmack und Nahrhaftigkeit || tat ve besleyicilik

tatıglan- geschmackvoll werden || tatlanmak eylemeylem

tatıglıg ~ tat(ı)gl(ı)g lecker, lieblich, geschmackvoll, wohlschmeckend, köstlich, mit Geschmack || lezzetli, şirin, tatlı, zarif, zevkli,
nefis; süß || tatlı, hoş; (Sprache) wohlklingend || (dil) kulağa hoş gelen; Lieblichkeit || sevimlilik, hoşluk
tataglag süčiglig geschmackvoll und süß || zarif ve tatlı, hoş ve tatlı; Lieblichkeit2 || sevimlilik2, hoşluk2

tatıgsıra- ~ tat(ı)gs(ı)ra- den Geschmack verlieren, ohne Geschmack sein || tadını kaybetmek, tatsız olmak eylemeylem

tatın- (etw.) kosten, schmecken || (bir şey) tatmak, tadına bakmak eylemeylem

tatkšan << Skt. tatkṣaṇa eine kleine Zeiteinheit || küçük zaman birimi

tatmak Kosten, Schmecken || tadına bakma, deneme

tatur- kosten lassen, füttern || tattırmak, yemlemek eylemeylem

1
tau < Chin. 䚃 dao (Spätmittelchin. tɦawˋ) Weg || yol

tauli < Chin. 䚃⨶ dao li (Spätmittelchin. tɦawˋ
li) Grundprinzip, Argument, Basis, Logik || ana prensip, temel ilke, argüman, delil, temel, mantık

taulisız unlogisch, Unlogisch-Sein || mantıksız, mantıksız olma
taulisız yörügsüz unlogisch oder bedeutungslos || mantıksız ya da anlamsız

1
tav Sekret, Leichenwachs, Adipocire || salgı, kadavra yağı, adiposir, mezar mumu

2
tav < Chin. 九 tou (Spätmittelchin. tɦəw)
Kapitell (einer Säule) || sütun başlığı (vgl./krş. Mandarin ḡ九 zhutou)

t(a)var ~ tavar < Sogd. θbʾr ~ δβʾr ~ δβʾʾr Gut,
Besitz, Hab und Gut, Schätze, Vermögenswerte, Besitztümer, Eigentum || mal mülk,
servet, zenginlik, servetin toplamı; Materie, Substanz, Material, Stoff, Stoffstück (als
Währung) || madde, malzeme, araç, kumaş (para birimi olarak); Seide, Damast || ipek, şam
kumaşı; Produkt, Bedarfsartikel, Ware, Warengeld || ürün, ihtiyaç malzemeleri, mal, eşya;
Güter, Waren, Verkaufsgegenstände, Handelsartikel, Handelsgut || mal, eşya, satış malzemeleri, ticaret malı; Almosen || sadaka;
Entität || varlık; Objekt, Ding || nesne, obje; Merkmal || işaret (s./bk. Mo. tabar, tavar)

tavč(a)ŋ < Chin. 䚃๤ dao chang (Spätmittelchin. tɦawˋ trɦiaŋ) Bodhimaṇḍa, Platz der
Erleuchtung || Bodhimaṇḍa, aydınlanma yeri;
Sänfte || tahtırevan (s./bk. Mo. tabčang) (→ tavčo)

tavčo < Chin. 䚃๤ dao chang (Spätmittelchin.
tɦawˋ trɦiaŋ) Platz der Erleuchtung, Platz der (meditativen) Praxis (Skt. bodhimaṇḍa) ||
aydınlanma yeri, (meditasyon) uygulama yeri (Skt. bodhimaṇḍa) (→ tavč(a)ŋ)

1
tavgač ~ t(a)vgač chinesisch || Çin; Chinesisch (Sprache) || Çince; China || Çin

tavgač yaŋsılıg nach chin. Vorbild || Çin örneğine göre adv

tavıš Geräusch, Melodie, Zischen || gürültü, melodi, nağme, cızırdama, ıslık çalma

tuvuš Zischen || tıslama, cızırdama
tuvuš ün zischendes Geräusch || tıslama sesi

tavıšgan Hase || tavşan; Name eines zyklischen Jahres || dönemsel bir yıl adı; Name eines zyklischen Tages || dönemsel bir günün adı

tavıšsızın (adv.) lautlos, still, ohne ein Geräusch || sessiz, sakin, gürültüsüz adv

tavlıg mit Kapitell || sütun başlıklı

tavrak ~ t(a)vrak schnell, rasch, bald || hızlı, çabuk, acele, yakında
tavrak tärk biliglig gedankenschnell2 || hızlı2 düşünceli

tavraklıgın (adv.) schnell, rasch || hızlı, çabuk, acele eylemeylem

t(a)vraksız ohne Anstrengung, ohne Mühe || zahmetsiz, sıkıntısız

tavran- sich bemühen, sich anstrengen || çabalamak, gayret etmek; eilen || acele etmek eylemeylem
tavran- katıglan- sich anstrengen2, sich bemühen2 || çabalamak2, gayret etmek2
tavranıš- sich beeilen || acele etmek

tavranmak Streben, Eifer, Sichbemühen, Beeilung || çabalama, çaba, gayret, acele;
tavranmak tuš Stadium des Sichbemühens (Skt. prayogāvasthā) || gayret etme evresi

tavranmaklıgın (adv.) mit Streben || çabalı
tavranmaksızın (adv.) ohne Streben || çabasız olarak

tavrantur- anspornen, ermutigen || teşvik etmek, gayrete getirmek, cesaret vermek eylemeylem

tavraš- gemeinsam streben, sich bemühen || birlikte çabalamak, gayret etmek

tavrat- ~ t(a)vrat- anspornen, antreiben || gayrete getirmek, teşvik etmek, özendirmek eylemeylem
t(a)vrat- ütlä- anspornen und ermahnen || gayrete getirmek ve uyarmak

tavratgu das Anspornen || gayrete getirme, teşvik etme
t(a)vratgučı Ansporner || gayrete getiren, teşvik eden

tavratı (adv.) schnell, sogleich || hızlı, hemen, çabucak, hızlıca ekekekekek ?????????????
tavratı anıŋ ara sofort2, sogleich2 || hızlı2, hemen2, çabucak2, hızlıca2

tavratık(ı)ya (adv.) sehr bald || çok yakında

tavšak (Stimme) leise || (ses) alçak, yavaş

tavušsuz geräuschlos || gürültüsüz, sessiz

tavušsuzın (adv.) ohne Geräusch, lautlos || gürültüsüz, sessiz

1tay (Löwen)junges || (aslan) yavru(su)

tay- herabgleiten, abgleiten, ausgleiten || kayıp gitmek, kaymak; herabfallen || düşmek; abweichen (von) || (bir şeyden) ayrılmak, sapmak, uzaklaşmak; verlustig gehen || bir şeyden mahrum kalmak, bir şeyi kaybetmek; Rückschritte machen || geri adım atmak eylemeylem
tay- ador- Rückschritte bzw. Fortschritte machen || geri veya ileri adım atmak
tay- sürč- ausgleiten2 || kaymak2
tay- tüš- herabfallen2 || düşmek

taya zitternd, bestürzt || titreyen, titrek, şaşkın, telaşlı adv

tayak Stock, Stab || değnek, baston, sırık; Stütze (auch Äquivalent von Skt. ālambana) ||
mesnet, destek, dayanak (Skt. ālambana’nın da eş değeri); Grundlage, Basis (Skt. āśraya),
Stützpunkt || esas, temel (Skt. āśraya), dayanak; Wohnort || oturma yeri, ikametgâh; (Wunsch)
Erfüllen || (istek) yerine getirme; eine Maßeinheit für Fleisch || et için bir ölçü birimi (s./bk. Mo. tayaγ

tayaklıg mit Stütze, gestützt (auf) || dayalı;
wohnend, wohnhaft, angesiedelt || mukim,
oturan, yerleşik; mit Stab || bastonlu

tayaklıgın (erst. Instr.) sich stützend (auf), gestützt (auf), indem man sich auf … stützt
|| (kalıplaşmış vasıta hâli) dayalı, destekli; durch …, auf der Basis von …, basierend auf … || … ile, … sebebiyle, … dayanarak adv
tayaklıgın kizlägligin indem man sich auf … stützt und insgeheim || destekli ve gizlice

tayaksız ohne Stütze, ohne Unterstützung || dayanaksız, desteksiz, yardımsız

1
tayan- sich stützen (auf), sich verlassen (auf) || dayanmak, itimak etmek, güvenmek eylemeylem
tayan- ilin- sich stützen (auf) und haften (an) || (bir şeye) dayanmak ve yapışmak
tayan- söyän- sich stützen2 (auf) || (bir şeye) dayanmak2
tayan- tüš- sich stützen2 || dayanmak2
tayan- yölän- sich stützen2 || dayanmak2

1
tayanč Vertrauter, Assistent, Stütze || canciğer arkadaş, sırdaş, asistan, yardımcı, destek

tayandačı das Sichstützende || dayanan şey

tayangu worauf man sich stützt, Möglichkeit der Zufluchtnahme || dayanılan şey, sığınma imkânı; Kammerherr || mabeyinci, musahip

tayanguluk worauf man sich stützt, worauf man sich stützen kann || dayanılan şey, dayanılabilecek şey

tayanguluksuz worauf man sich nicht stützen
kann, worauf man sich nicht stützen soll || dayanılamayan şey, dayanılmaması gereken şey

*tayanıš- sich gegenseitig stützen || dayanışmak eylemeylem
tayanıšdur- aufeinander stützen lassen || dayanıştırmak, birbirine dayandırmak

tayanmak das Sichstützen || dayanma
tayanmak yölänmäk das Sichstützen2 || dayanma2
tayanmaklıg mit Sichstützen || dayanmalı
tayanmaksız ohne Sichstützen || dayanmasız

tayantur- sich stützen lassen (auf) || dayandırmak eylemeylem

tayatsı (unsichere Lesung) || (belirsiz okuma)

taygan Windhund || tazı (s./bk. Mo. taiγ-a)

tayıt- abgleiten lassen || kaydırmak; abbringen (von) || (bir şeyden) caydırmak eylemeylem

taymak Hinabgleiten, Herabfallen (auch von
einer höheren Existenzform), Rückfälligwerden || kayarak aşağı düşme, aşağı düşme
(yüksek bir varlık şeklinden de), tekerrür etme, tekrarlama
taymak ävrilmäk Rückfälligwerden2 || yeniden işleme2, tekrarlama2
taymak yanmak Rückfälligwerden2 || yeniden işleme2, tekrarlama2

taytur- abgleiten lassen || kaydırmak; verlustig gehen lassen || bir şeyi kaybettirmek eylemeylem

1
taz kahl || kel; (Pferd) unbeschlagen || (at) nalsız

taž < Neupers. taǧ Krone || taç

täg wie, gleich, gleichsam (auch Äquivalent von Skt. iva) || gibi, benzer (Skt. iva’nın da eş değeri); zusammen mit vorangehendem
Verb auf –gu, –magu, -guluk oder -maguluk: modale Bedeutung
|| -gu, -magu, -guluk veya –maguluk üzerine önceki fiiliyle birlikte: niteleme manası; das Ähnlichsein || benzer olma adv

1
täg- ~ t(ä)g- gelangen || varmak, ulaşmak;
erreichen, erlangen, bekommen || erişmek,
elde etmek, değmek; (j-m) zugute kommen,
zugehören, erwerben || (birisine) faydası
dokunmak, ait olmak, kazanmak; sich begeben (nach) || gitmek; (j-n) treffen || karşılaşmak, rastlamak; betreffen || ilgilendirmek;
(j-m etw.) antun, (etw.) anhaben || (birisine bir
şey) yapmak, zarar vermek; angreifen ||
saldırmak; (Bestrafungen) zuteil werden || (cezalar) nasip olmak; (Zeit) kommen || (vakit)
gelmek; zur Wirkung kommen || tesir etmek, etkisini göstermek (s./bk. TochA täk-) eylemeylem
tägdöktä (mit Dativ) was … anbetrifft, was … anbelangt || … -ya gelince, … -ya kalırsa

tägäläy < Mo. degelei Jacke || ceket

täggü Sicheinstellen || zuhur etme 1

tägi bis || dek, değin, kadar 2 adv

tägičä bis hin zu … || … kadar adv

tägiki reichend (bis) || (kadar) yeterli

t(ä)gil nicht vorhanden || mevcut değil, yok
t(ä)gil bol- verloren gehen || kaybolup gitmek eylemeylem

1
tägil- absteigen || inmek eylemeylem

2
tägil- geblendet werden, blind werden, verwirrt sein || körleşmek, körlenmek, kafası karışık olmak eylemeylem

t(ä)g(i)lmäk Absteigen || inme 1

1
tägim wert, würdig || değer, layık; Würde || haysiyet, onur

tägimčä geziemend || münasip, uygun

tägimlig würdig, wert || layık, yakışır, değer; teilhaftig || katılımlı; berechtigt || yetkili, haklı (s./bk. Mo. tegimlig)
tägimlig bol- zuteil werden || nasip olmak eylemeylem

tägimsiz unwürdig, nicht berechtigt, nicht wert (zu) || layık olmayan, yetkili olmayan, haksız, değmez

tägin gleich, wie || gibi, aynı, benzer adv

1
tägin- (modales Respektsverb) ergebenst etwas tun, mit Verehrung … machen ||
saygıyla … yapmak, (saygı ifadesi) yerine getirmek; gelingen || başarıyla sonuçlanmak;
fühlen, empfinden || duymak, hissetmek; etwas bewerkstelligen || yerine getirmek,
gerçekleştirmek; (sich einer Sache) hingeben, (sich einer Sache) widmen || (kendini bir şeye)
vermek, uğraşmak; sein, vorkommen || olmak, bulunmak, mevcut olmak; sich verhalten ||
davranmak; genießen || tadını çıkarmak; heißen || adı … olmak; (mit ämgäk) leiden,
erleiden, erdulden || (ämgäk ile birlikte) katlanmak, dayanmak, acı çekmek; (etw.) hinnehmen, akzeptieren, annehmen || (bir şeyi)
hazmetmek, kabul etmek; erlangen || elde
etmek, varmak, ulaşmak; (Gestalt) annehmen
|| (şekil) almak, (vücut) bulmak; ausreichen || yetmek; (Weihe) empfangen || (takdis) almak;
(Gebote) einhalten, befolgen || (dinî emirlere) uymak, yerine getirmek eylemeylem

tägin- aša- empfangen2, erleiden2 || almak2, dayanmak2, katlanmak2
tägin- tut- annehmen2 || kabul etmek2 eylemeylem

1
täginč Gelegenheit || fırsat; Gewinn || kazanç, kâr
täginč čola Gelegenheit2 || fırsat2

2 täginč bis || kadar 1

täginčä bis hin || kadar adv

täginčlig mit Gelegenheit || fırsatlı
täginčsiz ohne Gelegenheit || fırsatsız; Zustand ohne Gelegenheit, (einen Buddha zu treffen) || (bir Buda’yla buluşma) fırsatı olmayan durum

täginčsiz oksuz ohne Gelegenheit2 || fırsatsız2

täginčülämäk das Gelangen (?) || ulaşma, varma (?)

tägingülük zu erlangen, zu erreichen || elde edilen, ulaşılan

täginmäk Erlangung, Erleiden, Empfangen || ele geçirme, elde etme, ulaşma, alma, acı çekme, teslim alma; Empfindung (Skt. vedanā)
|| duygu, his (Skt. vedanā); Genießen || tadını çıkarma, zevk duyma; Glaube || inanç, inanma; Darbringen || sunma

täginmäklig im Empfangen bestehend, mit Empfindung || teslim almalı, hisli

tägintür- erlangen lassen, (Strafe) zumessen,
zukommen lassen, verabreichen || elde ettirmek, ulaştırmak, vardırmak, (ceza) ölçmek, yaklaştırmak, vermek eylemeylem
tägintür- tutdur- zukommen und erfassen lassen || yaklaştırmak ve tutturmak eylemeylem

1
t(ä)gir Anteil,Erbteil || pay, hisse, miras payı; Wert || değer

tägirmän Mühle || değirmen (s./bk. Mo. tegerme(n), tegirmen)

tägirmi rund, herum, ringsherum || yuvarlak, çevresinde, etrafında; vollkommen
|| mükemmel, kusursuz; kreisförmig || dairevi, daire şeklinde; Kreis, Rund, etwas Rundes || daire, yuvarlak bir şey

tägirmi bašl(ı)g törtgil adaklıg || yuvarlak başlı kare ayaklı = çok basit

tägirmi tolu ädgü kılınč utlısı || mükemmel2 iyi iş meyvesi adv ekekekekek

tägirmiläyü herum, ringsherum, rundherum || etrafında, çevresinde, çepeçevre; circa, ungefähr
|| tahminen, yaklaşık, aşağı yukarı; Umfang, Grundriss || çevre, yatay kesit

tägirmiläyü beš miŋ bärä im Umfang von fünftausend Meilen || çevrelediği alan beş bin mil
tägirmiläyü kavza- ringsum umringen || çevresini sarmak eylemeylem adv

tägirmiläyü kuršayu rundherum2 || çepeçevre2 adv

tägirmiläyüki umgebend, herum führend || etrafı çevreleyen

tägiš- gemeinsam erlangen, zusammentreffen, sich treffen || birlikte almak, ulaşmak, varmak, rastlaşmak, buluşmak eylemeylem

tägläl- geblendet werden || kör edilmek
täglär- blenden, blind machen || kör etmek
tägläš- einander blenden || birbirini kör etmek eylemeylem

täglök ~ t(ä)glök blind || kör, gözleri görmeyen; Blinder (Skt. andha) || kör kişi (Skt. andha)
täglök karagu blind2 || kör2, gözleri görmeyen2
t(ä)glök kulun (r) blindes Fohlen || kör tay, kör at yavrusu
täglök yüz agın aksak čolok kal iglig togalıg || kör, sağır, dilsiz, aksak, cüzzam, akıl hastası (veya genel) hasta2

täglügän Geier, Aasgeier, Schmutzgeier || akbaba, mısır akbabası

tägmä alles || hep, hepsi, her şey 2

tägmäk Gelangen (zu), Hinübergelangen || (bir şeye) erişme, (bir şeyi) elde etme, varma,
ulaşma, öteye erişme; zur Wirkung Kommen || tesir etme, etkisini gösterme

tägmäzkänki noch nicht erreicht habend (Skt. anāgamya) || henüz nail olmayan (Skt. anāgamya) adv ekekekekek ???????

1
tägrä herum, ringsum, um … herum || çevresinde, etrafında, çevresi, dört bir tarafı;
betreffend, bezüglich || ilgili, ilişkin, hakkında; Umgebung, Umgegend || çevre, etraf adv ?????
tägrä tägzin- rundherum gehen || etrafından dolaşmak eylemeylem
tägrä tolı ringsherum2 || etrafında2, çepeçevre2

tägräki umgebend, um … herum gelegen || etraftaki, etrafı çevreleyen adv ekekekekekekek

tägrälig umgebend || etrafı çevreleyen, çeviren

tägräsintä um … herum || … çevresinde, … etrafında

tägriklä- umzingeln, (Wild) umstellen, umgeben
|| sarmak, çemberlemek, etrafını çevirmek, kuşatmak; umringt sein, umgeben sein || çevrili olmak, kuşatılmış olmak eylemeylem
tägriklä- avla- umzingeln2, umgeben2 || sarmak2, çemberlemek2, etrafını çevirmek2, kuşatmak2 eylemeylem
tägriklä- kavza- umgeben2 || kuşatmak2

tägriklän- umringt sein, umgeben sein, umzingelt sein || çevrili olmak, kuşatılmış olmak eylemeylem

tägriklät- umgeben sein || çevrili olmak eylemeylem

tägrül- gebracht werden || getirilmek eylemeylem

tägšig Reichweite || bir şeyin erebileceği uzaklık, menzil, erim ekekekekekek

tägšil- ~ t(ä)gšil- sich ändern, sich verwandeln
(in), rückfällig werden || değişmek, dönüşmek, tekrarlamak, tekerrür etmek; sich abwenden
(von) || (bir şeyden) yüz çevirmek; sich verändern || değişmek; (Stimme) verstellen || (ses)
değiştirmek; sich reinkarnieren || yeni bir canlı olarak tekrar doğmak eylemeylem
tägšil- arta- sich verändern und schwinden || değişmek ve yok olmak
tägšil- buzul- arta- alkın- sich verändern und schwinden3 || değişmek ve yok olmak3

tägšildür- veranlassen, dass … sich verändert,
eine Veränderung hervorrufen || değiştirtmek

tägšilmäklig Veränderung-, zur Veränderung gehörig, der Veränderung unterworfen || değişme …, değişmeli, değişim …

tägšilmäksiz unumkehrbar, unveränderlich || geri döndürülemez, değiştirilemeyen, değişmez; Unveränderlichkeit || değişmezlik
tägšilmäksiz äzügsüz unveränderlich und nicht-illusorisch || değiştirilemeyen ve aldatıcı olmayan

tägšilmäksizin bol- unveränderlich sein || değişmez olmak eylemeylem

tägšür- verändern, ändern, austauschen,
wechseln, umwandeln, verwandeln, umgestalten || değiştirmek, başkalaştırmak, mübadele etmek, dönüştürmek, çevirmek; (eine
Stadt) verlegen, verlagern || (bir şehrin) yerini değiştirmek, taşımak; (seine Stimme) verstellen || (sesini) değiştirmek eylemeylem

tägšürmäk Verwandlung, Umgestaltung, Änderung || değiştirme, değişiklik, değişim

tägšürmäklig čınlayu bilgä bilig die wahre Weisheit des Veränderns || değişikliğin gerçek bilgeliği

tägšürt- austauschen lassen || değiştirtmek
tägšürüš- austauschen || değiştirmek, değiş tokuş yapmak eylemeylem

tägšüt Ersetzung, Verwandlung, Tausch ||
dönüşüm, mübadele, değiş tokuş, yerine koyma; Gegensatz, Gegenteil || karşıtlık, aksi, zıt; Verstreichen, Vergehen || geçip gitme

tägšütinčä gemäß dem Gegenteil (von …) || (bir şeyin) aksine göre adv

tägür- gelangen lassen, erreichen lassen, berühren lassen, zukommen lassen, erlangen lassen || değdirmek, ulaştırmak, eriştirmek,
yakınlaştırmak, elde ettirmek; (Scheitel) neigen || (başın tepesi) eğmek; (in Gefahr) brin gen, bringen (zu) || (tehlikeye) atmak, getirmek; (Dankbarkeit) entgegenbringen || (minnettarlık) göstermek; (Strafe) verhängen || (ceza) vermek; niederwerfen
|| yere sermek; darbringen || sunmak; (Leichnam) überführen || (ceset) taşımak, yerleştirmek
tägürü elt- ~ elit- geleiten, bringen || refakat etmek, eşlik etmek, getirmek adv ekekekekekek eylemeylem

tägürgüči Zuträger || dedikoducu, gammaz

tägürt- schicken, zukommen lassen, bringen ||
göndermek, yollamak, göndertmek, yaklaştırmak, getirmek; gebracht werden || getirilmek eylemeylem
tägürt- ıd- schicken2 || göndermek2 eylemeylem

tägürtči Eskorte, Begleiter, Geleitschutz || refakatçi, eşlik eden kişi, koruma
tägürtči kiši Geleitpersonal || koruma görevlisi

tägürtür- veranlassen gelangen zu lassen, veranlassen zukommen zu lassen, (Schmerzen, Pein) zukommen lassen
|| getirtmek, göndertmek, (ağrı, sıkıntı) çektirmek eylemeylem

tägzig Kreisen || dönme, dolaşma
tägzig sab Kreisen (in der) Sahā-(Welt) || Sahā (dünyasında) dönme ekekekekekek

tägzim Bausch, Tampon || buruşturulmuş kumaş, tampon, fitil ekekekekekek

tägzin- kreisen, sich drehen, kreiseln,
wandeln, sich wenden (nach), sich umwenden || dönmek, dolaşmak, topaç gibi dönmek, arkasını dönmek eylemeylem
tägzin- kadrıl- sich umwenden2, sich drehen2 || arkasını dönmek2, dönmek2 eylemeylem
tägzin- katna- sich drehen und sich wiederholen || dönmek ve tekrara düşmek eylemeylem
tägzin- tävril- sich drehen2 || dönmek2
tägzin- tolın- sich drehen2 || dönmek2
tägzin- yıgrıl- sich drehen und sich kräuseln || dönmek ve kıvrılmak

tägzinip avlap al- sich sammeln2 || kendini toparlamak2, toplanmak2 adv

tägzinü en- herabkreiseln || aşağıya topaç gibi dönmek adv

tägzinč Umdrehung, Drehung || döndürme, dönme, devir; Strudel, Welle || burgaç, dalga, girdap; Buchrolle || kitap tomarı (vgl./krş.
Sogd. prwʾrt, prwrt); Kapitel || bölüm; Spirale (im Schneckenhorn) || (salyangozdaki) spiral (→ tägzininč)

tägzinčlän- gedreht sein, sich drehen, sich wenden || çevrilmiş olmak, dönmüş olmak, dönmek eylemeylem

tägzinčlig (Schmuckstück) mit Einfassung || (takı, süs) kenarı çevrili, kenarı süslü; mit
Drehung || dönüşlü; gedreht || çevrilmiş, bükülmüş, dönmüş; mit … Kapiteln || … bölümlü

tägzinčük (Haar) Wirbel || (kafa arkasında saç) tepesi

tägzindürmäk Kreisenlassen || döndürme

tägzingü Wandelgang || kulis, lobi, hol; Kreisen || dönme

tägzininč Strudel, Welle || girdap, dalga (→ tägzinč)

tägzintür- kreisen lassen (auch Äquivalent von Skt. vartaya-), sich drehen lassen, (Gedanken) schweifen lassen
|| döndürmek, (Skt. vartaya-’nın da eş değeri), (düşünce) gezdirmek, dolandırmak eylemeylem

tägzintürü umgebend || çeviren, saran adv ekekekek

t(ä)k ~ täk nur, allein, lediglich, rein || yalnız, sadece, ancak, yalnızca, tek, yegâne; einfach,
gewöhnlich, von niedrigem sozialen Rang || basit, sade, adi, bayağı, düşük sosyal sınıfa ait
t(ä)k ančak nur2, lediglich2 (auch Äquivalent von Skt. kevala°) || yalnız2, ancak2 (Skt. kevala°’nın da eş değeri)
t(ä)k bir yalaŋuz einzig und allein || tek ve yalnız
täk kunčuy Frau von niedrigem sozialen Rang || düşük sosyal sınıfa ait kadın
täk yalındık einzig2 || tek başına2, yegâne2
täk yertinčülüg at die rein weltliche Benennung (Skt. samvṛtisatya) || sadece dünyevi adlandırma (Skt. samvṛtisatya) adv

1
täkä kleiner Ziegenbock || teke (s./bk. Mo. teke

täkin (adv.) allein || yalnız, tek
täkin kurugın yorımak allein und sinnlos Wandeln || yalnız ve anlamsız yürüme
täkin yalaŋuzın (adv.) allein2 || yalnız2, tek2

täl- durchbohren, durchdringen, durchlöchern, aushöhlen || delmek, içine geçmek, nüfuz etmek, delik deşik etmek, oymak
täl- topol- durchdringen2 || delmek2, içine geçmek2, nüfuz etmek2 eylemeylem

tälämä umsonst || bedava

tälgäk Aufruhr, Erregung || gürültü, kargaşa, heyecan

tälgän- sich erregen, verstreut sein, aufgewühlt sein || heyecanlanmak, tarumar olmak, heyecanlanmış olmak eylemeylem

tälgänmäksiz ohne Erregung || heyecansız

tälgülüksüz undurchdringlich || nüfuz etmesiz, içine geçmesiz

1
tälim zahlreich, viel, häufig, reichlich, üppig || pek çok, çok, sayısız, sık, bol; dicht || yoğun,
sıkı; überfließend || taşan; Mehrzahl, Vielzahl, Übermaß, Menge || çoğunluk, büyük sayı, fazlalık, kalabalık adv
tälim tašım viel2, zahlreich2, reichlich2 || çok2, sayısız2, sık2, bol2; überfließend2 || taşan2
tälim tälim sehr zahlreich || pek çok
tälim üklit- vermehren || çoğaltmak eylemeylem
tälim üküš zahlreich2, reichlich2, üppig2 || pek çok2, bol2 adv

tälin- durchbohrt werden, (Hände) rissig werden, (Erde) sich auftun || delinmek, (eller) yırtılmak, çatlamak, (toprak) açılmak eylemeylem

tälmir- (Augen) flattern, (Blick) unstet sein, zittern || (göz) kırpıştırmak, sabit olmayan şekilde bakmak, titremek, huzursuz bakmak eylemeylem
tälmir- bak- unstet blicken2 || huzursuz bakmak2
tälmir- kör- unstet blicken2 || huzursuz bakmak2
tälmirä bak- unstet blicken || huzursuz bakmak adv
tälmirä közin mit unstetem Blick || huzursuz bakışlı adv
tälmirip kör- unstet blicken || huzursuz bakmak adv

tälmirmäk Zittern || titreme 1

1
tälök Loch, Öffnung (Skt. randhra), Löchriges || delik, açıklık (Skt. randhra), oyuk
tälök tolpok Loch und Riss || delik ve yarık 2

tältök irr, verrückt || deli, divane, mecnun; Verrückter || deli (kişi)

tälvä verrückt || deli; Verrückter || deli (kişi)

1
täm Frucht, Resultat, Wirkung (Skt. phala) || meyve, semere, netice, etki, tesir (Skt. phala)

2
täm Reduplikationssilbe || pekiştirme hecesi
täm tälim sehr zahlreich || pek çok

1
tämän ~ täm(ä)n große Nadel, Packnadel || büyük iğne, çuvaldız
tämän yignä große Nadel2 || büyük iğne2

tämäsär ~ t(ä)mäsär oder || veya adv

tämbin < Chin. 㕸䢬 tan bing einHohlmaß (30 tämbin = ein kap; drei tämbin = ein saba) || bir hacim ölçüsü (s./bk. Mo. tembin, tambin)

tämdäk < Mo. temdeg Beweis || delil, kanıt

1
tämir ~ t(ä)mir Eisen || demir; aus Eisen, eisern || demirden, demir; eiserner Wall ||
demir duvar; widerstandsfähig, kräftig || karşı koyma yeteneği olan, güçlü (s./bk. Mo. temür)
tämir bögdä eiserner Dolch || demir hançer
tämir ıšıg eisernes Tau || demir halat
tämir kantik eiserner Stachel || demir diken

tämirlig eisern, aus Eisen, Eisen- || demirden, demir, demir … (s./bk. Mo. temürlig)

t(ä)nse (r) < Chin. ཙᆀ tian zi Himmelssohn (scil. der chin. Kaiser) || gök oğlu (yani, Çin hükümdarı) (→ Tentse)

1
täŋ ~ t(ä)ŋ < Chin. ㅹ deng (Spätmittelchin. təə̆ŋˊ) gleich, wie, ebenmäßig, gleichwertig,
ebenbürtig, (mit Dat.) entsprechend, indifferent || aynı, benzer, gibi, (yönelme hâliyle)
denk, eşit, kayıtsız, ilgisiz; Maß, Ausmaß || ölçü, ölçek, oran; Gleichwertigkeit, Äquivalent || eş değerlik, denklik, eş değer; Vergleich ||
karşılaştırma; Waage || tartı, terazi; Gelegenheit, Möglichkeit || vesile, fırsat, imkân; Erkenntnismittel || idrak aracı; Rang || derece;
Gleichmut, Indifferenz (Skt. upekṣā) || soğukkanlılık, aldırmama, ilgisizlik (Skt. upekṣā) (s./bk. Mo. teng)
täŋ köŋül Gleichmut, Indifferenz || soğukkanlılık, aldırmama, ilgisizlik
täŋ kör- als gleich betrachten || benzer olarak görmek adv
täŋ öglüg gleichmütig || sükûnetli
täŋ täŋ ganz gleich || tamamen benzer, aynı; unterschiedlich, allerlei || farklı, çeşit çeşit
täŋ tiliksiz Gleichmut und Wunschlosigkeit || soğukkanlılık ve arzusuzluk
täŋ tirazug čık tsun šeŋ kav küri kürilik || ölçü, tartı, arşın, inç, litre, desilitre, ölçek ve tahıl için ölçü birimi
täŋ tuš Äquivalent2 || eş değer2
täŋ tüz (auch mit birlä) gleich2, ebenmäßig2 || (birlä’yle de) benzer2, denk2
täŋ tüz bol- (zeit)gleich2 stattfinden || aynı (zamanda)2 olmak eylemeylem
täŋ tüz eš tuš ebenbürtig4, gleichkommend4 || eşit4, denk4, eşit olan4
täŋ yöläšürüg Vergleich2 || karşılaştırma2

täŋäš- gleich sein, gleichziehen || denk olmak, (bir kişi ile) aynı konumda bulunmak; vergleichen || karşılaştırmak eylemeylem

täŋäši gleich, ebenbürtig, gleichkommend || aynı, eşit, denk, eşit olan adv ekekekek

täŋäšisiz ~ täŋäšis(i)z nicht gleich, nicht ebenbürtig, nicht gleichkommend || aynı olmayan,
eşit olmayan, denk olmayan; unvergleichlich || eşsiz, benzersiz
täŋäšisiz uz körklä tägirmi unvergleichlich, passend, schön und rund || eşsiz, uygun, güzel ve yuvarlak
täŋäšisiz yeg unvergleichlich und hervorragend || benzersiz ve mükemmel

täŋgär- zumessen, dem Maß von … anpassen, abwägen || tartmak, … ölçüsüne uymak, sözünü tartmak eylemeylem

täŋgärgülüksüz unvergleichlich, unermesslich || eşsiz, benzersiz, sonsuz, ölçüye sığmaz; Unvergleichlichkeit, Einzigartigkeit || eşsizlik
täŋärgülüksüz tüzgärgülüksüz unermesslich und unergründlich || ölçüye sığmaz ve anlaşılmaz
täŋgärgülüksüz čoglug yalınlıg Der mit unermesslichem Glanz2 (Skt. Anantaujas = Buddhaname) || ölçüye sığmaz parlaklıklı2

täŋgäšigsiz unvergleichlich || eşsiz, benzersiz
täŋgäšigsiz kutlug ıdok unvergleichlich charismatisch2 || benzersiz karizmatik2

täŋik- (mit birlä) gleichkommen, sich auf eine
Stufe stellen, sich annähern || (birlä’yle birlikte) (bir şeyle) eşit olmak, kendisini bir seviyede tutmak, yaklaşmak; ausgeglichen sein || eşit olmak eylemeylem

täŋikmäk Gleichwertigsein, Harmonischsein || denk olma, uyumlu olma

täŋikmämäk Ungleichartigkeit, Nicht-Gleichsein || farklılık, değişiklik, denk olmama

täŋikmämäklig mit Ungleichartigkeit, Ungleichartigkeit-, Nicht-Gleichsein- || farklılıklı, farklılık …, denk olmama …
täŋikmämäklig mün kadag im NichtGleichsein bestehender Fehler2 || denk olmamaktan oluşan hata2, denk olmama hatası2
täŋikmämäklig yörüg Grund der Ungleichartigkeit || farklılığın sebebi

täŋinčä im Maß von …, … entsprechend || … ölçüde, … göre adv
täŋinčä yaragınča im Maß von2 …, … entsprechend2 || … ölçüde2, … göre2 adv

täŋirt- zusammenbringen (?) || bir araya getirmek, bir araya toplamak (?) eylemeylem

täŋiz das Meer || deniz (s./bk. Mo. tenggis)
täŋiz köl Meer2 || deniz2

täŋlä- ~ t(ä)ŋlä- erproben, abschätzen, abwägen, erwägen || denemek, sınamak, tahmin
etmek, dengelemek, düşünmek, düşünüp
taşınmak; messen, abmessen || ölçmek, tartmak, hesap etmek; kritisieren || eleştirmek; vergleichen || karşılaştırmak eylemeylem

täŋlä- kolula- erwägen und bedenken || düşünüp taşınmak ve düşünmek eylemeylem
täŋläp kat- (Zutaten zu einem Heilmittel) zu gleichen Teilen mischen || (bir ilacın malzemesi) yarı yarıya karıştırmak adv

täŋlägülüksüz unmessbar, unermesslich || ölçülemez, ölçüye sığmaz, ölçüsüz

täŋlämäk Analogie (als Erkenntnismittel = Skt.
anumāna) || analoji (idrak aracı olarak = Skt. anumāna); Erwägung || düşünüp taşınma

täŋlän- erwägen, für sich abschätzen || düşünüp taşınmak eylemeylem

täŋlänčsiz unvergleichlich, unschätzbar, unmessbar, unauslotbar || eşsiz, benzersiz, tahmini mümkün değil, ölçülemez, ölçüsüz, sondalanamaz
täŋlänčsiz tälim unmessbar zahlreich || ölçülemeyecek kadar çok adv

täŋlig in dem Maße von …, … entsprechend
|| … ölçüde, … -ya eşit; gleich || eşit, denk;
derartig || bunun gibi, öyle; jemand, der gelassen ist || sükûnetli bir kişi; Gelassenheit,
Ausgeglichenheit (Skt. upekṣā) || soğukkanlılık, serinkanlılık (Skt. upekṣā)

1
t(ä)ŋri Gott, Gottheit (auch Äquivalent von
Skt. devatā) || tanrı, ilah (Skt. devatā’nın da eş
değeri); Himmel, Firmament || gök, gökyüzü;
göttlich || ilahi; ehrwürdig || saygıdeğer (s./bk. Mo. tngri, tenggeri, tenggiri)
t(ä)ŋri aftadan (m) der göttliche Bischof || kutsal piskopos
t(ä)ŋri bitigi (m) heilige Schrift, göttliches Buch || kutsal kitap
t(ä)ŋri kırkın (m) göttliche Jungfrau (= Lichtjungfrau) || tanrısal bakire (= ışık bakiresi

t(ä)ŋri t(ä)ŋrisi burhan y(a)rlıkamıš t(ä)ŋrili yerlitä säkiz törlügin yarumıš yaltrımıš ıdok darni tana (yip)
|| Tanrı Tanrısı Buda tarafından bildirilmiş gökte ve yerde sekiz türlü şekilde parlayan2 kutsal Dhāraṇī rehberi(2)

t(ä)ŋri yalŋoknuŋ bahšısı Lehrer von Göttern und Menschen (Skt. śāstā devamanuṣyāṇām
= Epitheton des Buddha) || tanrılar ve insanların öğretmeni (Skt. śāstā devamanuṣyāṇām = Buda’nın lakabı)

t(ä)ŋri yarlıgı bütür- || ölmek (kelimesi kelimesine: ,tanrının emrini uygulamak‘

t(ä)ŋri yolıntakı in der Götterexistenz befindlich || tanrı varlığındaki

t(ä)ŋrikä ančola- (m) dem Gott opfern || tanrıya sunmak

t(ä)ŋrikä säviš (c) Gottesliebe, Liebe zu Gott || tanrı sevgisi, tanrıya sevgi ekekekekek adv ????????????????????

t(ä)ŋrikä yazın- (m) gegen Gott sündigen || tanrıya karşı günah işlemek eylemeylem ekekekekek adv ????????????????????

t(ä)ŋrili yerli Himmel und Erde || gök ve yer

t(ä)ŋriči Geistlicher, Mönch || tanrıya hizmet eden, tanrının hizmetkârı, rahip; Prediger, religiöser Spezialist|| vaiz, dinî uzman

1
t(ä)ŋridäm göttlich, himmlisch || tanrısal, göksel, ilahî, semavi ekekekekek adv ????
t(ä)ŋridäm amranmak die göttliche Liebe || tanrısal sevgi
t(ä)ŋridäm bilig das göttliche Wissen || tanrısal bilgi, ilahî bilgi

1
t(ä)ŋrikän Herrscher, Thronfolger || hükümdar, veliaht ekekekek ?????? başkan

t(ä)ŋrilig Götter-, zu den Göttern gehörig ||
tanrı …, tanrılara ait; religiös (?) || dinî, dindar (?)
t(ä)ŋrilig luulug säkiz bölök kuvrag || tanrı ve Nāgaların sekiz bölüm topluluğu

t(ä)ŋrilik Tempel, (pejorativ) Götzentempel || tapınak; (m, c) Paradies || cennet

1
t(ä)ŋrim ~ täŋrim Teil eines Titels (Anrede
für Hochgestellte) || unvanın bir bölümü
(yüksek makamdaki birine hitap); Titel für
vornehme Frauen || soylu kadınlar için bir
unvan; Göttin || tanrıça; n. loc. || yer adı

täŋsiz ungleich, maßlos, unermesslich || eşit olmayan, benzer olmayan, farklı, aşırı, sonsuz, ölçüye sığmaz
täŋsiz tüzsüz kılık ärig der ungleiche, unebene Charakter2 || eşit ve düz olmayan özellik2

1
täp Reduplikationssilbe || pekiştirme hecesi
täp tägirmi kreisrund || daire gibi yuvarlak, yusyuvarlak
täp täŋ ganz gleich || tamamen eşit 2

täp Fundament || temel

täp- ~ t(ä)p- treten, stampfen, zertreten, zertrampeln || tepmek, vurmak, tekme atmak,
ayağıyla yere vurmak, çiğnemek, ezmek;
tanzen, einen Steptanz machen || dans etmek,
oynamak; (in der Ikonografie von Gottheiten)
stehen (auf), (mit dem Fuß auf …) treten, den
Fuß setzen (auf) || (tanrıların ikonografyasında) (… üzerinde) ayakta durmak, ayağın
(üzerine) koymak; gehen, schreiten || gitmek, adım atmak eylemeylem
täp- bas- (auf)treten2, den Fuß setzen2 (auf) || basmak2, ayağını (üzerine) koymak2
täp- satga- zertrampeln2, treten2 || çiğnemek2, tepmek2

täpär- erschüttert werden || titremek, sarsılmak eylemeylem

täpig Auftreten (von Elefanten) || (fil için) tekme, tepik

täpin Dreschschlitten || döven, önüne koşulan hayvanlarla çekilen, kızak biçiminde araç
täpinkä … košdur- an den Dreschschlitten schirren || dövene koşturmak ekekekekek

täpin- treten, (Hände und Füße) bewegen, heftig zucken || tepinmek, (eli ve ayağı)
hareket ettirmek, çok şiddetli hareket etmek, tepmek; paddeln, (Wasser) treten ||
köpekleme yüzmek, (suda) ayaklarını hareket ettirmek

täpirgän Dornenwüste || diken çölü (s./bk. Mo. debege)

täpirtsiz ohne Bewegung || hareketsiz
täpirtsizin (adv.) ohne Bewegung || hareketsiz

täpiš- aufeinander trampeln || karşılıklı tepinmek, tepişmek
täpit- zertrampeln lassen || ayaklar altında ezdirtmek, çiğnettirmek

täpiz ~ t(ä)piz wertlos, nichtswürdig || değersiz, kıymetsiz, namert; Salzwüste || tuz çölü
t(ä)piz kul wertloser Sklave, nichtswürdiger Sklave || değersiz köle

täpizlig ~ t(ä)pizlig mit Salzwüsten, salzwüstenartig, Salzwüsten- || tuz çöllü, tuz çölü …

täpländür- veranlassen, dass … zertrampelt wird || … ezdirtmek eylemeylem

täprä- sich bewegen, zittern, beben, erbeben,
(Körperteil) zucken || hareket etmek, titremek,
sarsılmak, (organ, vücut parçası) seğirmek;
(Luftspiegelung) flirren || (serap) pırıldamak;
(Krankheit) ausbrechen || (hastalık) başlamak,
baş göstermek; sich ans Werk machen ||
kollarını sıvamak; sich rühren, sich regen, aktiv werden, gehen || kımıldamak, hareket
etmek, aktif olmak, gitmek; aufbrechen || hareket etmek; springen || zıplamak, atlamak eylemeylem

täprä- büdi- springen und tanzen || zıplamak ve dans etmek eylemeylem

täprägü (Krankheit) Ausbrechen || (hastalık) başlama, baş gösterme

täpräk zitternd, bebend || titrek, titreyen
täprämäk Beben, Zittern, Bewegung || sallama, titreme, hareket; (geistiges) Zerstreutsein, Abgelenktsein || (zihinsel) dağınık olma, dağılmış olma

täprämäz kamšamaz unerschütterlich2, unbeweglich2 || sarsılmaz2, hareketsiz2

täprän- (Krankheit) ausbrechen || (hastalık) başlamak, baş göstermek eylemeylem

täpränčsiz ~ täpränčs(i)z unbeweglich, unerschütterlich || hareketsiz, sarsılmaz;

täpränčsizin yorı- sich nicht von der Stelle rühren || yerinden kılmıldamamak eylemeylem adv

täpräš- gemeinsam zittern || titreşmek, birlikte titremek; sich bewegen || hareket etmek eylemeylem

täprät- zum Zittern bringen, bewegen, in Bewegung versetzen, (Heer) losmarschieren lassen
|| titretmek, hareket ettirmek, (ordu) yola koydurmak; erschüttern || sarsmak; stören
|| rahatsız etmek; (Glocke) läuten || (çan, zil) çalmak; (ein Musikinstrument) spielen, anschlagen || (müzik aleti) çalmak, çınlatmak eylemeylem

täprät- kamšat- zum Zittern bringen2, erschüttern2 || titretmek2, sarsmak2; stören2 || rahatsız etmek2 eylemeylem

täprät- titrät- zum Zittern bringen2, erschüttern2 || titretmek2, sarsmak2 eylemeylem

täprätgülüksüz unerschütterlich || sarsılmaz

täprätil- in Bewegung gesetzt werden (täprätilmiš auch Äquivalent von Skt. pavanerita),
erschüttert werden || titretilmek, ettirilmek (täprätilmiš Skt. pavanerita’nın da eş değeri), sarsılmak eylemeylem

täprätil- sačıl- örlätil- || (zihin) sarsılmak, saçılmak veya eziyet edilmek eylemeylem

täptür- zertrampeln lassen, treten lassen || ezdirmek, ayak bastırmak eylemeylem

tär Schweiß || ter 2

2
tär ~ t(ä)r Miete, Mietpreis || kira, kira bedeli;
Naturallohn || kısmen tarım ürünleri vererek veya bedenen hizmet ederek ödeme yapma

tärkä al- leihen, mieten || kiralamak, ödünç almak eylemeylem

tärkä alıl- in Miete genommen werden || kiralanılmak, kiralık olarak alınmak eylemeylem

t(ä)rkä ber- vermieten, verleihen || kiraya vermek, ödünç vermek eylemeylem

tärgän < Mo. terge(n) Wagen || araba

täri ~ t(ä)ri Haut, Fell, Leder || deri, meşin 2

tärilgü (br) Fortbestand, Dauer (Äquivalent
von Skt. sthiti) || ayakta kalma, süreklilik (Skt. sthiti’nin eş değeri)

1
tärim ein Titel (meist für Frauen) ||
(çoğunlukla kadınlar için) bir unvan; Göttin (Äquivalent von Skt. devī) || tanrıça (Skt. devī’nin eş değeri)
tärim kunčuy ein Titel (für Frauen) || (kadınlar için) bir unvan

täriŋ tief, tiefsinnig || derin, derin anlamlı;
mystisch || gizemli; Tiefe || derinlik; Tal || vadi; (geistige) Tiefe, Subtilität || keskin zekâlılık, incelik
täriŋ bäzmäk titrämäk tiefes Zittern2 || derin titreme adv

täriŋ karaŋgu tün stockdunkle Nacht || kapkaranlık gece

tötüš Streit, Kampf, Zwietracht || savaş, kavga, anlaşmazlık

töšnäklä- sich sexuell vergnügen || cinsel eğlenmek eylemeylem

töt- erbeben || titremek
töt- titrä- erbeben2 || titremek2 eylemeylem

täriŋ tötüšlüg zutiefst strittig || derin tartışmalı

täriŋ yar yartu tiefe2 Schlucht || derin2 dağ geçidi

täriŋdä takı täriŋ sehr tief, überaus tief || çok derin, gayet derin

täriŋäd- tiefer werden, sich vertiefen || derinleşmek eylemeylem ekekekekek

tärit- ~ t(ä)rit- schwitzen (auch Äquivalent
von Skt. sveda) || terlemek (Skt. sveda’nın da eş değeri) (→ teritmäk) eylemeylem

1
t(ä)rk ~ tärk < Parth. tirγ schnell (auch Äquivalent von Skt. tvaramāṇa), rasch, plötzlich
|| çabucak, hızlı (Skt. tvaramāṇa’nın da eş değeri), çabuk, ani
t(ä)rk atmıš ok yaŋlıg || hızlı atılmış bir ok şeklinde
t(ä)rk köni üdün schnell und rechtzeitig || çabuk ve tam zamanında
tärk öŋäd- sich schnell bessern || hızlı iyileşmek adv eylemeylem
t(ä)rk tavrak schnell2 || çabuk
t(ä)rk üdün schnell, bald || hızlı, yakında, yakın zamanda

1
t(ä)rkän Thronfolger, Kronprinz || veliaht;
Titel der Prinzen || prenslerin unvanı; Bestandteil eines Titels || unvanın bir bölümü ekekekekekekekekek ?????????? adv

t(ä)rkän kunčuy Prinzessin2 || prenses2
t(ä)rkän tegin Kronprinz || veliaht
t(ä)rkän tegitlär die Prinzen || prensler 2

1
tärkin ~ t(ä)rkin (adv.) schnell, sogleich || çabuk, hızlı, derhâl, hemen
t(ä)rkin ök sogleich || derhâl, hemen
t(ä)rkin t(a)vratı sogleich2, schnell2 || derhâl2, hemen2, çabuk2, hızlı2 adv
t(ä)rkin tavratık(ı)ya sehr bald2 || çok yakın2

t(ä)rkiš erregt, aggressiv || kızgın, öfkeli, saldırgan
t(ä)rkiš küčäg biliglig erregt2, aggressiv2 || kızgın2, öfkeli2, saldırgan2

tärkišlän- erregt sein, streitbar sein, aggressiv sein || kızgın olmak, öfkeli olmak, saldırgan olmak, agresif olmak eylemeylem

tärklä- sich mit etwas beeilen, mit Eile gehen || acele etmek, acele ile gitmek
t(ä)rkläyü k(ä)l- in Eile kommen || acele ile gelmek eylemeylem adv

tärklät- beschleunigen, zur Eile antreiben || hızlandırmak, kovalamak eylemeylem

t(ä)rklätgüčı zur Eile antreibend || kovalayan

tärlä- schwitzen || terlemek eylemeylem
tärlig mit Schweiß, aus Schweiß bestehend || terli

1
tärs ~ t(ä)rs falsch, häretisch, verkehrt ||
yanlış, doğru inançtan sapmış, ters; nach links
geknöpft || sola düğümlü; das Falsche || yanlış
(şey); Falschheit || iki yüzlülük; Gegenteil || karşılık, ters; Häretisches || doğru inançtan sapmış, sapkın (s./bk. Mo. ters) adv
tärs ayıg iš verkehrte und schlechte Tat || ters ve kötü iş
t(ä)rs azag dentar häretischer2 Mönch || doğru inançtan sapmış2 rahip

t(ä)rs oŋ das Falsche und das Richtige || yanlış ve doğru (şey)

t(ä)rs öz eltinmäk häretischer Lebenswandel || sapkın yaşam biçimi, yanlış yaşam biçimi

t(ä)rs tätrü azag nomlug häretischer3 Lehrer || doğru inançtan sapmış3 öğretmen

t(ä)rs tätrü čulvu sözlämäk Sprechen häretischer2 Schmähungen || doğru inançtan sapmış2 küfür etme

tärsgärü ~ t(ä)rsgärü (adv.) gegensätzlich, widerstreitend || ters, karşıt

tärsgü Kiefer (Baum), Lärche || çam ağacı, karaçam

tärsgülüg mit Kiefern bestanden || çam ağaçları ile kaplı, mit Kiefern bewaldet

tärsik- (Krankheit) sich verschlechtern (Äquivalent von Skt. vikṛ-) || (hastalık) kötüleşmek (Skt. vikṛ-’ın eş değeri) eylemeylem
t(ä)rsikmäk Irreleitung, Fehlgeleitetwerden || yolu şaşırtma, yanlış yöne sevk edilme

tärsikmäksiz ohne Irreleitung || yanıltmasız, yolu şaşırtmasız

tärsiktür- in die Irre führen, verleiten, verwirren || ayartmak, yoldan çıkarmak, akıl karıştırmak

tärsiktür- tätrültür- in die Irre führen2, verwirren2, verleiten2 || ayartmak2, akıl karıştırmak2, yoldan çıkarmak2 eylemeylem

tärsiz ohne Entgelt, ohne Bezahlung || ücretsiz, parasız, bedava

tärtär- ~ t(ä)rtär- schwitzen lassen (~ auch Äquivalent von Skt. °sveda…°kara) || terletmek, terlettirmek eylemeylem

1
täsig eine Art Steuer || bir vergi çeşidi

täš- aufreißen || deşmek eylemeylem

täšgüt (eventuell metathetische Var. von →
tägšüt) Naturallohn, Erntehilfe, Tausch || kısmen tarım ürünleri vererek veya bedenen hizmet ederek ödeme yapma
täšgüt tär Naturallohn2 || kısmen tarım ürünleri vererek veya bedenen hizmet ederek ödeme yapma2 eylemeylem

täšil- aufplatzen || patlamak, yarılmak eylemeylem
täšilmäk Aufplatzen || patlama

täškil < Arab./Neupers. taškīl Formung, Gestaltung || oluş, şekil verme, tasarım, teşkil

täšük Loch || delik, çukur (s./bk. MMo. tešik)

tätrü falsch, verkehrt, häretisch, entgegengesetzt, entgegen dem Uhrzeigersinn,
überkreuz, widersprechend || yanlış, ters, aksi,
sapkın düşünceli, saatin tersi yönünde, çapraz, mütehalıf (s./bk. Mo. tetürü) adv

t(ä)rtrü kišä- || (at) çapraz kösteklemek eylemeylem
tätrü karšı widersprechend2 || mütehalıf2, tutarsız2

tätrü oŋaru savrıl- (Fluss) in die falsche bzw. in die richtige Richtung fließen || (nehir) yanlış veya doğru yöne akmak

tätrü sezik irriger Einwand || yanlış itiraz

tätrü tur- falsch herum stehen || ters durmak; (Haare) zu Berge stehen || (tüyler) diken diken olmak, ürpermek eylemeylem

tätrül- in die Irre geführt werden, verwirrt werden || yanıltılmak, yolu şaşırtılmak, akıl karıştırılmak eylemeylem

tätrülmäk Fehleinschätzung, irrige Annahme
(auch Äquivalent von Skt. viparyāsa), Fehlgeleitetwerden, Irreleitung, Verleitetwerden, Verkehrtheit, Täuschung || yanlış tahmin,
yanlış değerlendirme (Skt. viparyāsa’nın da eş değeri), kandırılma, yanıltma, kandırma, yoldan çıkarılma, yanlışlık, yanılsama

tätrültür- in die Irre führen, irreführen, verwirren, verleiten || yolu şaşırtmak, aldatmak, yanıltmak, şaşırtmak, karıştırmak, ayartmak eylemeylem

tätrüsinčä rückwärts, in entgegengesetzter Richtung || geriye, geri tarafa adv

tätrüsüz ohne Trug, nicht falsch || hilesiz,
aldatmasız, yanlışsız; wahr || gerçek; das Nicht-Falsche || yanlış olmayan (şey)

tätürmäk Sagenlassen || söyletme, konuşturma

1
täv Trug, Trick, Betrug, Kniff, Intrige,
Schliche, Täuschung || hile, marifet, yalan, aldatma, fesat, entrika, kandırma; Selbsttäuschung || kendi kendini kandırma
täv az Selbsttäuschung und Begierde || kendi kendini kandırma ve tamah
täv kür Trug2, Trick2, Betrug2 || hile2, yalan2, aldatma
täv kür sakınč Kniff2, Schliche2 || hile2
täv kür yelvi arvıš Trick2 und Zauber2 || marifet2 ve büyü
täv kür yoŋag Betrug2 und falsche Anschuldigung, Betrug3 || aldatma2 ve yanlış itham, aldatma3, sahtekarlık3

1
täv- aufspießen || şişe dizmek eylemeylem

tävä Kamel, Trampeltier (auch Äquivalent von Skt. uṣṭra) || deve, iki hörgüçlü deve (Skt. uṣṭra’nın da eş değeri)
tävä äti Kamelfleisch || deve eti
tävä mayakı Kameldung || deve dışkısı
tävä örküsi Kamelhöcker || hörgüç
tävä siŋiri Kamelingwer, Kopou-Bohne (Pueraria Thunbergiana) || kudzu

täväči Kameltreiber || deveci 2

tävin- bewegen, schütteln || hareket ettirmek, sallamak eylemeylem

tävir- drehen, wenden, (Verdienst) zuwenden || çevirmek, döndürmek, (sevap) tevcih etmek, yöneltmek eylemeylem

tävirär (Verdienst) zuwendend || (sevap) tevcih eden, yönelten
tävirär köŋül Einstellung der (Verdienst)- übertragung || sevap tevcih eden tutum

tävirmäk Zuwendung, Übertragung, Hinwendung || tevcih, aktarım
tävirmäk törö Ritus der (Verdienst)übertragung || (sevap) aktarım töreni

tävlä- ~ t(ä)vlä- sich betrügerisch verhalten, überlisten, täuschen || aldatıcı davranmak, aldatmak, kandırmak eylemeylem
t(ä)vlä- kürlä- sich betrügerisch verhalten2 || aldatmak2

tävlig lügnerisch, betrügerisch, listenreich || yanıltıcı, aldatıcı, kurnaz
tävlig kürlüg betrügerisch2, listenreich2 || aldatıcı2, kurnaz2
tävlig kürlüg äzüg armak bolgu Betrügerisch4-Sein || aldatıcı4 olma
tävlig kürlüg t(ä)rs tätrü erig sarsıg savlıg kišilär || kaba2 sözlü aldatıcı2 ve sapkın2 kişiler

tävril- sich drehen || dönmek eylemeylem

tävrilmäk Sichdrehen || dönme

tävsiz ohne Trug, ehrlich || hilesiz, yalansız, samimi
tävsiz kürsüz ohne Trug2, ehrlich2 || hilesiz2, yalansız2, samimi2
tävsiz kürsüz köŋül ohne Trug2 || hilesiz2, yalansız2
tävsüz kürsüz äzügsüz armaksız ohne Trug2 und Ränke2 || hilesiz2 ve entrikasız2

tävšig (br)mühsam, anstrengend || zahmetli, çetin, zor, yorucu
tävšig iš || alıştırma, eğitim, jimnastik ekekekekek

tävšil- zerbröckeln || ufalanmak eylemeylem

*tävšimäk (br) Anstrengung, Training (Äquivalent von Skt. vyāyāma) || gayret, eğitim (Skt. vyāyāma’nın eş değeri)

tävšin- aktiv sein, sehr fleißig sein, sich kümmern (um) || aktif olmak, çok çalışkan olmak, ilgilenmek, önem vermek eylemeylem
tävšin- semäklä- aktiv sein2 || aktif olmak2

tävšintür- aktiv sein lassen, sich kümmern lassen, kümmern || aktif olmasını sağlamak, aktifleştirmek, ilgilendirmek eylemeylem

täz- ~ t(ä)z- fliehen, fortlaufen, umgehen, meiden || kaçmak, koşup gitmek, kaçınmak eylemeylem
täz- ärt- umgehen2 || kaçınmak2
t(ä)z- en- (m) fliehen und hinabsteigen || kaçmak ve inmek
täz- kač- fliehen2 || kaçmak2
täz- kürä- fliehen2 || kaçmak2
täz- yaš- fliehen und sich verstecken || kaçmak ve saklanmak
täzip bar- fliehen || kaçmak
täzip käl- fliehen || kaçmak
täzip ün- fliehen || kaçmak
t(ä)z(i)p(ä)n b(a)r- (r) fliehen, fortlaufen || kaçmak, koşup gitmek adv

1
täzäk ~ t(ä)z(ä)k Mist, Kot || gübre, bok

täzgür- in die Flucht schlagen, forttreiben, entfernen || bozguna uğratmak, kovmak, ortadan kaldırmak eylemeylem

täzmämäk Nichtfliehen || kaçmama

täžik Muslim, Iraner, Tadschike || Müslüman, İranlı, Tacik

1
te- sagen, sprechen, nennen, bezeichnen || demek, söylemek, adlandırmak
tep schließt Zitate ab und hebt Begriffe hervor || alıntıları bitirir ve düşünceleri ve kavramları vurgular
tep tesär wenn man fragt (Einleitung einer Frage) || eğer sorarsa, sorsa (bir sorunun girişi)

1
tegin Prinz || prens
tegin bäg Prinz, der Herr Prinz || prens, Prens Bey
tegin kapıgı Prinzentor (für Prinz Siddhārtha) || prens kapısı (Prens Siddhārtha için)
tegin tärim ein Titel || bir unvan
tegin ügä Thronfolger, Nachfolger (auch des Buddha) || veliaht, halef, ardıl (Buda’nın da)

tegit Prinzen (erst. Plural von tegin) || prensler (teginin kalıplaşmış çoğulu)

tegli genannt || adlı adv

tegmä genannt, heißend, namens (auch Äquivalent von Skt. nāma) || adlı, adında adv

tegüči … heißend, … lautend || … adında, … denen; Bezeichnung || adlandırma adv

tegülük das Sagenkönnen || söyleyebilme

tegülüksüz nicht zu bezeichnen, nicht auszudrücken || söylenemez, ifade edilemez

tele < Chin. 串⿞ ding li (Spätmittelchin. tiajŋˊ liaj; Yuan: tiŋ˘ li˘) Verneigung mit dem Scheitel, Verbeugung || tepeyle eğilme, eğilme

telväsiz ohne Ausschweifung || sefahatsız

temäk Formel, Sprechen, Aussage, Sagen, Ausdruck, Begriff || formül, konuşma, ifade, söyleme, deyim, kavram

temäklig mit Sagen, mit Aussage || konuşmalı, ifadeli

temin bald, sogleich, nur, erst, erst dann || hemen, derhâl, sadece, ilk önce, ancak
temin ök sogleich, erst dann, nur dann || hemen, derhâl, demin

temiši Redensart, Bezeichnung || deyim, ifade, adlandırma adv ekekekekek ??????????

temištäki im Ausdruck … vorliegend || … ifadedeki

1
ten < Chin. ⭠ tian (Spätmittelchin. tɦian) Feld || tarla
ten tarıglag Feld2 || tarla2

2
ten < Chin. ཙ tian Himmel || gök

3
ten < Chin. 䶋 (Spätmittelchin. tɦianˋ) Farbpulver || renkli toz (boya

tenlä- in Feldern anordnen || tarlalarda sıralamak eylemeylem

tenši < Chin. ཙ֯ tian shi kaiserlicher Bote (in China) || (Çin’de) imparatorun elçisi

tentsui < Chin. ⭠』 tian zu (Spätmittelchin. tɦian tsuă) Grundsteuer, Bodensteuer (auf
Land; in Naturalien zu entrichten) || arazi vergisi (arazide; toprak ürünleriyle ödemek)
tentsuisız ohne Bodensteuer || arazi vergisiz

teŋ < Chin. ࠣ deng (Spätmittelchin. təə̆ŋ) Sitz, Stuhl || koltuk, yer, sandalye

teŋčan < Chin. ⟸ⴎ deng zhan (Spätmittelchin. təə̆ŋ tʂaːnˊ) Laterne, Öllampe || fener, kandil
teŋčan yag Lampenöl || lamba yağı

teŋsim < Chin. ⟸ᗳ deng xin (Spätmittelchin. təə̆ŋ sim) Lampendocht, Lampenruß || lamba fitili, kurum, is

1
tep Reduplikationssilbe || pekiştirme hecesi
tep tetimlig sehr mutig, sehr tapfer || çok cesur, çok yürekli

tepse < Chin. ⻏ᆀ die zi (Spätmittelchin. tɦiap tsẓˊ) Schüssel, Teller || çanak, kâse, tabak (s./bk. Mo. tebsi)

1
ter- sammeln || toplamak, derlemek; (mit ätözin) sich konzentrieren || (ätözin ile birlikte) kendini toplamak, konsantre olmak eylemeylem
ter- yıg- sammeln2 || toplamak2, derlemek2

terä (adv.) summarisch, kurzgefasst, gekürzt, zusammenfassend || muhtasar, kısa, kısaltılmış, özet olarak
terä kavıra summarisch2, kurzgefasst2 || muhtasar2, kısa2, kısaltılmış2
terä yıgvırak summarisch2, kurzgefasst2 || muhtasar2, kısa2, kısaltılmış2

teräk Pappel (auch Äquivalent von Skt. phalasikā), Pappelholz || kavak (Skt. phalasikā’nın da eş değeri), kavak ağacı

tergi Tisch || masa

tergü Sammeln || toplama, biriktirme

t(e)r(i)g Sammlung || topluluk

teril- ~ t(e)ril- sich vereinigen, sich sammeln, sich versammeln, zusammenkommen, sich ansammeln (auch Äquivalent von Skt. saṃcita)
|| birleşmek, toplanmak, birikmek (Skt. saṃcita’nın da eş değeri) eylemeylem

teriliš- sich versammeln || birleşmek, toplaşmak

terilmäk Ansammlung, Gesammeltwerden || topluluk, kalabalık, toplanma

terin Gemeinschaft, Gemeinde, Versammlung
|| topluluk, beraberlik, cemaat; Leute || insanlar; Verwandte, Angehörige, Familie || akrabalar, … ait olan, üye, mensup, aile; Gefolge || maiyet

terin- sich sammeln || toplanmak eylemeylem

terinlig Gemeinde-, mit Angehörigen, mit Familie, versammelt || cemaat …, üyeli, aileli, toplu
terinsiz ohne Angehörige, ohne Familie, ohne Gemeinde || üyesiz, ailesiz, cemaatsiz

terkin Anhäufung, Ansammlung, Ansammeln (Skt. samudaya) || küme, yığın, yığıntı, toplama,
biriktirme (Skt. samudaya); auch Bez. der zweiten der vier edlen Wahrheiten || dört
yüce gerçeğin ikincisinin adı; Konzentrat || konsantre madde; Gruppe || grup, topluluk

terkiš Bote, Herold || ulak, haberci

termäk Sammeln, Ansammeln || toplama, biriktirme, yığma

ternägü Aggregat || toplam, yığın, katışmaç

teš- zueinander sagen, diskutieren, sich besprechen || sözleşmek, tartışmak, müzakere etmek, konuşmak eylemeylem
teš- sözläš- || sözleşmek2, tartışmak2, müzakere etmek2, konuşmak2

t(e)šbohta < Syr. tešboḥta (syrS) (c) Lobpreisung || methiye

tešgü das Miteinandersprechen, die Diskussion || birbiriyle konuşma, münakaşa, tartışma

tet- bezeichnet werden, heißen, genannt werden || denilmek, ismi … olmak; sein || olmak eylemeylem

tetig klug, scharfsinnig, gewitzt || akıllı, zeki, keskin zekâlı; Klugsein || zeki olma; Spitzfindigkeit || titizlik
tetig bilgä y(i)ti ärkliglig klug2 und mit scharfen Sinnen || akıllı2 ve keskin zekâlı
tetig odug klug und wach || akıllı ve uyanık
tetig sekiz klug2, scharfsinnig2 || akıllı2, zeki2, keskin zekâlı2
tetig tılaŋu klug und beredsam || akıllı ve güzel konuşan

tetigär- klug werden, sich als klug erweisen || akıllı olmak, akıllı olarak görülmek, akıllı olarak göstermek eylemeylem

tetiglä- klug sein, erkennen || zeki olmak, tanımak, farkına varmak eylemeylem

1
tetimlig heldenhaft, wagemutig || kahramanca, cesaretli; der Heldenhafte (Epitheton des Buddha) || kahramanca kişi (Buda’nın lakabı)
tetimlig alp katıg heldenhaft2, wagemutig2 || kahramanca2, cesaretli2
tetimlig kınımlıg wagemutig2, entschlossen2 || cesaretli2, kesin kararlı2
tetimlig kınımlıg katıglanmaklıg köŋül Wagemut3 || girişkenlik3

tetimligin ~ tetimlig(in) (adv.) mutig || cesur, yürekli ürekli
tetimlig kınımlıgın (adv.) mutig2 || cesur2, yürekli2
tetimligin kınımlıgın (adv.) mutig2 || cesur2, yürekli2

tetin- wagen, sich erkühnen, sich erdreisten || cesaret etmek, cüret etmek, kalkışmak, cüretlenmek eylemeylem

tetingülüksüz nicht zu wagen, (mit vorangehendem Konverb auf -galı) was man sich nicht wagt zu … || cesaret edilemez (önceki … -ya cesaret edilemez

tetmä genannt || adlı 1

1
tetrü unverwandt, genau, aufmerksam || dik dik, gözünü hiç kırpmadan, tam, doğru, dikkatli; deutlich || belirgin adv
tetrü čıngaru unverwandt2, genau2, aufmerksam2 || dik dik2, gözünü hiç kırpmadan2, tam2, doğru2, dikkatli2
tetrü kör- aufmerksam schauen || dikkatli bakmak adv eylemeylem
tetrü uk- genau verstehen || doğru anlamak

tetrüm tief || derin (→ tütrüm)
tetrüm täriŋ tief2 || derin2

1
tetse < Chin. ᕏᆀ di zi (Spätmittelchin. tɦiajˋ tsẓˊ) Schüler (auch Äquivalent von Skt. śrāvaka
und putra) || öğrenci (Skt. śrāvaka ve putra’nın da eş değeri) (s./bk. Mo. tedsi, tidsi, didsi, titsi)
tetse kuvragı Schülerschar || öğrenci topluluğu

2
tetse < Chin. ӝᆀ ting zi (Spätmittelchin. tɦiajŋ tsẓˊ) Pavillon, Palast || küçük kulübe, köşk, saray
tetse äv Palast || saray

tetselarlıg aus Schülern bestehend || öğrencilerden oluşan, öğrencili

tetselıg ~ tetse(lıg) Schüler- || öğrenci …
tetse kičiglig lenhwa čäčäk Schüler2-Lotusblume (Metapher) || öğrenci2 nilüferi (mecaz)

tetür- sagen lassen || söyletmek, konuşturmak; einer Sache auf den Grund gehen || bir işin aslını aramak, analizlemek, analiz etmek eylemeylem

tetyük genannt, heißend, namens || denilen, adlı ekekekekek

tevačakir << Skt. devacakra Himmelsrad || gök tekerleği, gök çarkı

tı ewig, ständig, fest, beständig, immerwährend, immer, fest etabliert || ebedi, sürekli,
katı, dayanıklı, sağlam, açık seçik, her zaman, daima, sağlam yerleşmiş; deutlich || açık; Festigkeit || sağlamlık, dayanıklılık adv
tı turkaru ständig2, immer2 || sürekli2, her zaman2, daima adv
tı tutčı ständig2 || sürekli2 adv

1
tıd- blockieren, behindern, verhindern || engel olmak, tıkamak, engellemek, önlemek, uzaklaştırmak, mâni olmak; (sich) zurückhalten (von), unterdrücken, aufhalten, anhalten, (eine Ansicht argumentativ) widerlegen, zurückweisen, ablehnen
|| (bir şeyden) kaç(ın)mak, tutmak, sakınmak, baskı altında tutmak, durdurmak, (bir düşünceyi belgelerle) çürütmek, reddetmek, geri çevirmek; bändigen
|| terbiye etmek, evcilleştirmek, dizginlemek; eingrenzen || sınırlamak; (Blut, Blutung) stillen
|| (kanı, kanamayı) durdurmak; (Wolle) zu Flaum verarbeiten || (yün) çırpmak eylemeylem

tıd- bäklä- (Elefanten) bändigen2 || (filleri) terbiye etmek2, evcilleştirmek2, dizginlemek2 eylemeylem
tıd- särgür- zurückhalten und zum Stehen bringen, anhalten2 || tutmak ve durdurmak, durdurmak2
tıd- sı-|| alıkoymak ve kırmak, tutmak ve kırmak; || (bir düşünceyi belgelerle) çürütmek2, reddetmek2, geri çevirmek2

tıddačısız j-d ohne Zurückhaltung, Person ohne Zurückhaltung || çekingenliği olmayan kişi

1
tıdıg Hindernis (auch Äquivalent von Skt. antarāya), Hemmnis, Hemmung || engel (Skt.
antarāya’nın da eş değeri), sakınca, tutma, tutukluk; Zurückhaltung || çekingenlik; Bindung, Anhaftung || yapışma, bağ
tıdıg ada Hindernis2, Hindernis und Gefahr || engel2, engel ve tehlike
tıdıg antiray Hindernis und Barriere, Hindernis2 || engel ve bariyer, engel2
tıdıg köšik Hindernis und Verhüllung, Hindernis2 || engel ve örtü, engel2
tıdıg ot Stopfmittel (gegen Durchfall) || ishali durduran ilaç
tıdıg tutug Hindernis und Hemmnis || engel ve sakınca; Hemmung2 || tutma2, tutukluk
tıdıgıg köšikig tarkarmıš ) || engeli2 ortadan kaldırmış

tıdıglıg hinderlich, mit Hemmnissen || engel olan, engelli
tıdıglıg adalıg sav Behinderung2 || engellilik2
tıdıglıg köšiklig || engelli ve örtülü

tıdıgsız ungehindert, ohne Hindernis, schrankenlos, ungehemmt, ohne Ablenkung ohne Zaudern
|| engelsiz, engel olmayan, saptırmasız hudutsuz, tereddütsüz
tıdıgsız ädräm Ungehemmtheit || serbestlik
tıdıgsız bilmäk ungehindertes Wissen || engelsiz bilme
tıdıgsız köŋülin (adv.) ohne Ablenkung, ohne Zaudern || saptırmasız hudutsuz, tereddütsüz
tıdıgsız öt- ungehindert hindurchgehen || engelsiz geçip gitmek eylemeylem
tıdıgsız tolun bilgä bilig die ungehinderte volle Weisheit || engelsiz tam bilgelik tolun ??????? adv ekekekekek

tıdıgsızın ~ tıdıgsız(ın) (adv.) ungehindert, ungehemmt || çekinmeksizin, engelsiz
tıdıgsız tutugsuzın (adv.) ungehindert2, ungehemmt2 || çekinmeksizin2, engelsiz2

tıdıl- sich zurückhalten, sich beherrschen || ihtiyatlı davranmak, kendine hâkim olmak; sich aufhalten
|| kalmak, oturmak; zurückgehalten werden, gehindert werden || engellenmek, yasaklanmak; stagnieren
|| durgunlaşmak; aufhören || bitmek; zögern || çekinmek, tereddüt etmek eylemeylem
tıdıl- bal- || engellenmiş ve bağlanmış olmak
tıdıl- köšitil- || engellenmek2
tıdıl- sön- aufhören2 || bitmek2

tıdılıš- gegenseitig behindert werden || karşılıklı engellenmek eylemeylem

tıdılıšmak das gegenseitige Behindertwerden || karşılıklı engellenme

tıdılıšmaz ungehindert || engelsiz

tıdılmaklıg ~ tıdılmak(lıg) Zurückgehaltenwerden- || engellenme …

tıdılmaksızın (adv.) ungehindert, ohne Behinderung || engelsiz

1
tıdın- sich enthalten, sich zurückhalten, aushalten || (bir şeyden) çekinmek, içtinap etmek,
sakınmak, dayanmak; zurückgehalten werden, aufgehalten werden, behindert werden || tutulmak, alıkonulmak, engellenmek eylemeylem

tıdınmak Verhindertsein, Zurückhaltung || çekingenlik, çekinme

tıdıntur- sich zurückhalten lassen || içtinap ettirmek, sakındırmak eylemeylem

tıdmak Behinderung, Stoppen, Anhalten, Unterdrückung || engellilik, özürlülük, durdurma, baskı

tıdmak kolulamak || durdurma (Skt. śamatha) ve meditasyona yönelik bakış (Skt. śamatha)

tıdmaksız ohne Anhalten || durdurması olmayan

1
tıg ~ t(ı)g (r)rötlichgrau, rötlichgraues Pferd || kırmızımtırak gri renk, turna kırı, kül rengine yakın at
tıg (a)t (r) rötlichgraues Pferd || turna kırı, kül rengine yakın at

tıglıg bewusst || bilinçli

tıgra- fest werden || sağlam olmak, sert olmak eylemeylem

1
tıgrak fest, hart, stark, widerstandsfähig || sert, katı, sıkı, sağlam, şiddetli, güçlü, karşı koyma yeteneği olan; buschig
|| çok sık yazılmış; Festigkeit || katılık; feste Bindung || sıkı bağ
tıgrak bitimäk buschige Schrift (Schriftstil eines chin. Gelehrten) || çok sık yazılmış yazı (Çinli bir öğretmenin yazı şekli)
tıgrak katıg widerstandsfähig2, stark2 || karşı koyma yeteneği olan2, güçlü2 adv

tıgran- kräftig sein || güçlü olmak eylemeylem
tıgrat- härten, zum Erstarren bringen || sertleştirmek, katılaştırmak, pekiştirmek; ermutigen, motivieren || cesaretlendirmek, teşvik etmek eylemeylem

tık < Chin. ㅋ di (Spätmittelchin. tɦiajk) Querflöte || travers flüt, çapraz flüt

2
tık- , || tıkmak, tıkamak; schleudern || fırlatmak, atmak; pressen || sıkmak; anfüllen, einfüllen, durchdringen || doldurmak, nüfuz etmek eylemeylem

tıkgın festgezurrt || aganta edilmiş
tıkgın tügün festgezurrter Knoten || aganta edilmiş düğüm

tıkıl- hineingestopft werden, (Atem) stocken,
zusammengepresst werden || tıkılmak, tıkıştırılmak, (nefes) durmak, sıkılmak; (Stimme)
belegt sein || (ses) boğuk olmak; bedrückt werden, psychisch belastet sein || bunaltılmak,
psikolojik olarak sıkıntıda olmak, zorda olmak; (Menge) sich drängen || (kalabalık) yığılmak eylemeylem
tıkıl- sıksal- sich drängen2 || yığılmak2 eylemeylem
tıkıl- taŋıl- zusammengepresst werden2 || sıkılmak2, sıkıştırılmak2 eylemeylem

tıkılıg würdevoll || haysiyetli, heybetli, vakur

tılaŋu beredsam, eloquent || güzel konuşan, belagatli; Beredsamsein, Beredsamkeit || etkili konuşma sanatı, belagat

tılaŋur- beredsam sein, eloquent sein (auch Äquivalent von Skt. pratibhā-) || hitabet yeteneği olmak (Skt. pratibhā-’nın da eş değeri) eylemeylem

tılaŋurmak Beredsamkeit, Redekraft, Eloquenz (Skt. pratibhāna), Rhetorik || etkili
konuşma sanatı, belagat, hitabet yeteneği (Skt. pratibhāna), sözbilim, retorik

tılaŋurmaklıg Beredsamkeits-, mit Beredsamkeit || etkili konuşma sanatı …, belagat …, belagatli

tılıg fest, beständig || kesin, katı, sağlam, dayanıklı, sıkı
tılıg y(a)rplıg fest2, beständig2 || kesin2, katı2, sağlam2, dayanıklı2

tılmačı Dolmetscher, Übersetzer || tercüman, çevirmen

tılta- Ausflüchte suchen || bahane aramak (s./bk. Mo. šilta-) eylemeylem

1
tıltag Ursache, Grund, Veranlassung, Hauptursache (Skt. hetu) || sebep, neden, vesile, asli
sebep (Skt. hetu); Vorwand || bahane (s./bk. Mo. šiltaγ, šiltaγan)

tıltagı nägül was ist die Ursache davon? || nedeni nedir?

tıltaglı tüšli Ursache und Wirkung || sebep ve sonuç

tıltagtın turmıš nomlar aus Ursachen entstandene Dharmas || sebepten ortaya çıkmış varlık unsurları (Dharmalar)

tıltagınta (Postp.) auf Grund von, wegen, bezüglich, angelegentlich, auf Veranlassung
von || (sontakı) dolayısıyla, … dolayı, … yüzünden, … ilgili olarak, uğruna, yüzünden, dair, ilgili, ilişkin adv

tıltagıntakı auf Grund von … || … dolayısıyla adv

tıltagıntın auf Grund von … || … dolayısıyla adv

tıltaglıg mit Grund, mit Ursache, Grund-,
verursacht, beruhend auf, mit Hauptursache ||
sebepli, nedenli, sebep …, sebep olmuş, dayalı, asli sebepli
tıltaglıg basutčılıg mit Haupt- und Nebenursache || asli sebepli ve yan sebepli adv

tıltaglıg sav Beweggrund || sebep, neden, motif
tıltaglıg tüšlüg mit Ursache und Wirkung || sebepli ve sonuçlu

tıltaglıgın (adv.) aus (gutem) Grund || (iyi) sebebin

tıltagsız ohne Grund, grundlos, ohne Grundlage || sebepsiz, nedensiz, asılsız, temelsiz

tıltan- (mit der Arbeit) sich beschäftigen || (işle) meşgul olmak eylemeylem

1
tın Atem, Lebensgeist, Seele, Atemzug, Leben || nefes, soluk, ruh, nefes alış, hayat, yaşam
tıın al- → tın altıın al- einen Atemzug nehmen || bir nefes almak eylemeylem

tın buš- außer Atem sein, keuchen ||
solumak, nefes nefese kalmak, soluk soluğa kalmak

tın bušgak Asthmatiker, Person mit Atemstörungen, Kurzatmiger || astımlı kimse, astımı olan, tıknefes; Asthma || astım

tın tura Ein- und Ausatmung (Skt. ānāpāna) || nefes alma ve verme (Skt. ānāpāna)

2
tın Bez. für den Ablativ || çıkma durumun adı
tın vibakti Ablativ, der Kasus Ablativ || -den hâli, çıkma durumu

3
tın Zaumzeug, Trense, Halfter || at başlığı, yular, tabancalık
tın koštur- Zaumzeug anlegen || at başlığı takmak
tınka kölün- ins Zaumzeug anschirren || hayvana koşum vurmak eylemeylem

4
tın brach || nadasa terk edilmiş, sürülmemiş

1
tın- einatmen, Luft holen, seufzen, verschnaufen, sich ausruhen, ruhen, rasten, sich
legen, zur Ruhe kommen || nefes almak, soluk almak, inlemek, iç çekmek, soluklanmak, dinlenmek, mola vermek eylemeylem
tın- ınčıkla- seufzen2 || inlemek2, iç çekmek2
tın- käŋr(ä)n- seufzen2 || inlemek2, iç çekmek2
tın- säril- sich ausruhen2 || dinlenmek
tınguluk oron || dinlenmelik yer, dinlenme yeri (= ışık ülkesi)

2
tın- verkünden || bildirmek, duyurmak eylemeylem

tınč ruhig || sakin; Ruhe || rahat, huzur

tınčsırat- der Ruhe berauben, beunruhigen || huzuru çalmak, huzursuz etmek eylemeylem

tıngu Ruheort, Ort zum Rasten || huzur yeri, mola yeri, dinlenme yeri

tıngur Ofen, Brennofen || fırın

tınla- sich ausruhen || dinlenmek eylemeylem

tınlan- zu sich kommen, wieder zu Sinnen kommen || kendine gelmek, ayılmak eylemeylem

tınl(ı)g belebt, lebendig || canlı, diri; Lebewesen, Wesen (auch Äquivalent von Skt. jana,
jantu, prāṇin und satva), Belebtes || canlı, varlık (Skt. jana, jantu, prāṇin ve satva’nın da eş
değeri), canlı şey; Mensch, Geschöpf || kişi, adam, insan, yaratık; Tier || hayvan

tınl(ı)g adkaklıg täŋ köŋül Gleichmut mit Sattvālambana || Sattvālambana’lı soğukkanlılık
tınl(ı)g adkaklıg ulug ädgü ögli köŋül || Sattvālambana’lı ulu iyi niyet (Skt. mahāmaitrī
tınl(ı)g čöpdik die Trübung ,Lebewesen‘ (Skt. sattvakaṣāya) || ,canlı‘ bulandırması
tınl(ı)g oglanı Lebewesenkind, Menschenkind || insanoğlu
tınl(ı)g tınsız äd belebte und unbelebte Dinge || canlı ve cansız (şeyler)
tınl(ı)g yašaglı Lebewesen2, Lebendiges2 || canlı2

tınsıra- ohnmächtig werden, bewusstlos werden || bayılmak
tınsırat- bewusstlos machen || bayıltmak eylemeylem

tınsız äd unbelebte Materie || cansız madde
tınsız diravi unbelebte Materie || cansız madde
tınsız turasız leblos2 || hissiz2, cansız2

tıntur- zur Ruhe bringen, zur Ruhe kommen
lassen, (Müdigkeit) vertreiben || dinlendirmek, dindirmek, (yorgunluk) atmak; (Feld) brachliegen lassen || (toprağı) nadasa bıraktırmak eylemeylem
tıntur- söntür- zur Ruhe bringen und aufhören lassen || dinlendirmek ve sona erdirmek

tıntura ~ tın tura Lufthauch, Zephir || hafif rüzgâr, esinti
tıntura t(ä)ŋri (m)) || hafif rüzgâr tanrısı, Nesim Tanrı (Hormuzta’nın beş oğlundan biri)

1
tıŋ < Chin. 㚭 ting Lauschen, Hören || dinleme, işitme; Klang, Ton || ses, çıngırtı

tıŋčı Zwischenträger, Kolporteur || taşıyıcı, dedikoducu

1
tıŋla- ~ tıŋl(a)- hören, vernehmen, lauschen,
zuhören, anhören || dinlemek, duymak, işitmek, söylenene kulak vermek (s./bk. Mo. čingla-, čingna-) eylemeylem

tıŋlayu kanınčsız an dem man sich nicht satthören kann || dinlemeye doyulamayan adv ekekekekek ?????????

tıŋlamak Hören, Lauschen || dinleme, işitme
tıŋlamaklıg mit Hören verbunden || dinlemeli, işitmeli

tıŋraklıg mit Fingernägeln, mit Fußnägeln,
mit Krallen || (el) tırnaklı, (ayak) tırnaklı, pençeli

tıŋšan- lauschen, hören || dinlemek, işitmek, eylemeylem

tırman- zerkratzen || tırmalamak, yırtmak eylemeylem

tırŋak ~ tırŋ(a)k Nagel (Finger, Zehen) || tırnak (el ve ayak); Klaue || pençe

tısız vergänglich, unbeständig || geçici, fâni, kararsız
tısız ornagsız vergänglich2, unbeständig2 || geçici2, fâni2, kararsız2
tısız y(a)rpsız vergänglich2, unbeständig2 || geçici2, fâni2, kararsız2

tıš Zahn || diş
tıš agrıg Zahnschmerzen || diş ağrısı
tıš agrıgka äm Mittel gegen Zahnschmerzen || diş ağrısına ilaç
tıš käziglig mit Zahnreihe || diş dizili
tıš kıdıgı Zahnrand || diş kenarı
tıš üti Zahnloch, Loch im Zahn || diş deliği, diş aralığı, diş oyuğu

2
tıš weiß (?) || beyaz (?)
tıš tuz weißes (?) Salz || beyaz (?) tuz

tıšla- beißen || dişlemek, ısırmak eylemeylem

tıt Lärche, Kiefer || karaçam, çam ağacı
tıt ıgač Lärchen-Baum || karaçam ağacı
tıt sögüt Lärchen-Baum (Name eines Loses) || karaçam ağacı (bir kuranın adı) tıt tärsgü Lärche2 || karaçam2
tıtlı tärsgüli Lärche und Kiefer|| karaçam ve çam ağacı

tıt- zerreißen || yırtıp ayırmak, parçalamak, yırtmak; (Baumwolle) krempeln || (pamuk) atmak, (pamuk) dövmek, çırpmak eylemeylem

1
tıtın- zerrissen werden || yırtılmak, parçalanmak eylemeylem

tıtmaklıg Brechen- || kırma …

tıvalıg mit Trennwand, mit Dekoration || bölme duvarlı, süslü
tıvalıg bakdilıg mit Trennwand2, mit Dekoration2 || bölme duvarlı2, süslü2

tidem < Chin. ᨀ唎 ti dian Direktor || müdür

tigi Geräusch, Getöse, Laut || gürültü, gümbürtü, ses
tigi čogı ün küg Geräusch2 und Klang2 || gürültü2 ve ses2

tigilä- lärmen, tönen, einen Ton von sich geben, (Wind) tosen, brausen, (Ohr) sausen ||
gürültü yapmak, patırtı yapmak, (kulak, rüzgâr) uğuldamak eylemeylem
tigiläp yeltir- (Wind) tosend wehen || (rüzgâr) uğultuyla esmek

tigilän- ertönen || sesi çıkmak, duyulmak, tınlamak eylemeylem
tigiläš- tönen, lärmen || çınlamak, tınlamak, gürültü yapmak
tigiläš- čogılaš- tönen2, lärmen2 || çınlamak2, tınlamak2, gürültü yapmak2

tigilig tönend, widerhallend || çınlayan, yankılanan
tigilig ünlüg tönend2 || çınlayan2
tigilig yaŋkulug tönend2, widerhallend2 || çınlayan2, yankılanan2

tigirt Getöse, Lärm || gürültü, patırtı; Störung || rahatsızlık rahatsızlık
tigirt sogırt → tigirt sogurt
tigirt sogurt Getöse2, Lärm2 || gürültü2, patırtı2

tigirtlig mit Lärm, mit Getöse, laut || gürültülü, patırtılı; strittig || tartışmalı; störend || rahatsız eden

tigirtsiz ohne Lärm, ohne Getöse, geräuschlos || gürültüsüz, patırtısız, sessiz
tigirtsiz täpirtsiz ohne Lärm und Bewegung || gürültüsüz ve hareketsiz adv

tigisiz ~ tig(i)siz ruhig, geräuschlos, still, lautlos || sakin, sessiz, gürültüsüz; Geräuschlosigkeit, Stille || sessizlik, sükût tigisiz aglak ruhig und ei
tigisiz aglak ruhig und einsam || sessiz ve ıssız
tigisiz aglak oronlar
tigisiz čogısız tarka ruhig2 und abgelegen || sakin2 ve sapa

tigle < Tib. thig le Tropfen, Samentropfen (im tantrischen Buddh.) || damla, döl damlası (Tantrizm’de)
tiglelig Tropfen- || damla …

tigrät- ~ tigr(ä)t- verursachen || sebep olmak; widerhallen lassen, klappern lassen || yankılandırmak, takırdatmak;|| sarsmak, titretmek eylemeylem
tigirät- täprät- klappern und zittern lassen || takırdatmak ve titretmek; erschüttern2 || sarsmak2, titretmek2

tigü Stück, Bissen || parça, lokma

1
tik- stechen, beißen, (an)stecken, nähen || sokmak, ısırmak, dişlemek, iliştirmek, dikmek, dikiş dikmek eylemeylem
tik- sanč- (Insekt) stechen2 || (böcek) sokmak2

2
tik- aufstellen, pflanzen, aufrichten, säen || kurmak, koymak, dikmek, doğrultmak, ekmek
tik- tarı- pflanzen und säen || dikmek ve ekmek
tikä turgur- aufstellen, aufrichten || kurmak, dikmek, doğrultmak

tikä (Ohren) gespitzt, aufgestellt || (kulak) dik, sivri; (Haupt) erhoben || (duruş) yüksek, dik; (Dreieck) spitz || (üçgen) sivri açılı
tikä bašın (adv.) erhobenen Hauptes || dik duruşlu
tikä közin (adv.) wachsamen Auges || gözü açık
tikä kulkakın (adv.) mit gespitzten Ohren || kulakları dikeltmek suretiyle, sivri kulaklı
tikä üčgil spitzes Dreieck || sivri açılı üçgen

1
tikän Dorn || diken

tikäši genäht, geheftet (vielleicht t(ä)ŋäši oder tegäši zu lesen) || dikişli (belki t(ä)ŋäši veya tegäši olarak okunmalı)

1
tiki << Skt. ṭīkā << Skt. ṭīkā Kategorie von dogmatischen Kommentarwerken || dogmatik tefsir eserlerinin kategorisi

1
tikig Schmerz, Krankheit, Kolik || ağrı, hastalık, sancı

2
tikig Naht || dikiş

tikiglig Kranker || hasta; mit Schmerz, mit Krankheit || sancılı, hastalıklı
tikigsiz ohne Krankheit || hastalıksız

tikilin- sich aufrecht hinstellen, aufgesetzt werden || dikilmek, doğrulmak eylemeylem

tikim aufwärtsgerichtet, aufragend, steil, aufgetürmt, hoch || yükselen, sarp, dik, küme
yapmış, yüksek; Ufer, Steilhang (Äquivalent von Skt. tīra), Anhöhe || su kenarı, kıyı, dik yamaç (Skt. tīra’nın eş değeri), yükseklik, yokuş
tikim äyig Anhöhe und Abhang || yokuş ve yamaç
tikim ediz steil2 || sarp2
tikim ediz säŋir steile2 Klippe || sarp2 uçurum
tikim tag steiler Berg || sarp dağ

tikiš- sich gegenseitig stechen, einander beißen || karşılıklı sokmak, birbirini ısırmak eylemeylem

tikit- gebissen werden, gestochen werden || ısırılmak, sokulmak eylemeylem

tikiz (Nase) aufwärts gerichtet, gerade || (burun) yukarıya çevirmiş, dik; Höhe (?) || yükseklik (?); Tiefe || derinlik
tikiz köni (Nase) aufwärts gerichtet2, gerade2 || (burun) yukarıya çevirmiş2, dik2

tikšni (br) << Skt. tīkṣṇa scharf, scharfsinnig || acı, keskin, sağgörülü, keskin zekâlı

tiktak << Skt. tiktaka bitter || acı
tiktak yag (br)bitteres Fett || acı yağ

1
tiktür- nähen lassen || dikiş diktirmek eylemeylem
2
tiktür- säen lassen || tohum ektirmek, diktirmek
3
tiktür- (Banner, Pfosten etc.) aufstellen lassen || (bayrak, direk vb.) diktirmek

tikvi hoch, erhaben, nach oben gerichtet, nach oben zeigend || yüksek, yüce; Höhe || yükseklik
tikvi köni etiglig uz (Nase) nach oben gerichtet, gerade und wohlgestaltet2 || (burun) yüksek, düz ve iyi şekil verilmiş2

tikvisinčä der Höhe nach || yüksekliğe göre

1
til Zunge (auch Äquivalent von Skt. jihvā), Sprache || konuşma organı (Skt. jihvā’nın da eş değeri), dil, lisan; Redeweise, Sprechweise ||
konuşma tarzı; Gerede || laf; Stimme || ses; Schmähung, üble Nachrede, Schimpf || hakaret, iftira, dedikodu, rezalet, yüz karası
til ärklig das Sinnesorgan Zunge || dil duyu organı
til bul- Sprache erlangen (Bäume usw.) || (ağaç vb.) konuşabilmek, dile gelmek eylemeylem
til kačıg Zungensinn, das Sinnesorgan Zunge || dil duyu organı
til lakšan Zungen-Merkmal || dil işareti

til tar Schimpf und Schande || küfür ve ayıp

til tübi (br) Zungenwurzel || dil kökü

til üzä yıgınmak Disziplin mittels der Sprache (Skt. vācā saṃvaraḥ) || dil aracılığıyla disiplin (Skt. vācā saṃvaraḥ) adv

tilin äzüg sözlämäk mit der Zunge Lügen (Begehen des vierten Karmapatha = Skt. mṛṣāvāda) || dille yalan söyleme adv
tilin sözlä- mit der Zunge sprechen || dil ile konuşmak adv

til- in Stücke schneiden, in Streifen schneiden || parça parça kesmek, dilmek, dilimlemek eylemeylem

1
tilä- ~ til(ä)- suchen, erstreben, wünschen (tilätäči auch Äquivalent von Skt. gaveṣī), nachforschen, streben (nach), verlangen
(nach), erbitten, erwarten || aramak, hedef almak, istemek, dilemek (tilätäči Skt. gaveṣī’nin
de eş değeri), araştırmak, çaba göstermek, arzu etmek, talep etmek, rica etmek, beklemek eylemeylem
tilä- istä- suchen und streben, suchen und forschen || aramak ve çabalamak, aramak ve araştırmak
tilä- k(ä)rgäklä- verlangen2 (nach) || arzu etmek2
tilä- küsä- wünschen2, erstreben2 || istemek2, hedef almak2, çabalamak2

tilägü Suche, Nachforschung || arama, arayış, araştırma

tiläk Wunsch || dilek, istek (→ tilik)
tiläk k(ä)rgäk Wunsch und Bedürfnis || dilek ve ihtiyaç

tiläkčik geringer Wunsch, kleines Begehren || küçük istek, küçük dilek

tiläklig mit Wunsch || dilekli, istekli (→ tiliklig)
tiläksiz wunschlos, ohne Wunsch|| dileksiz, isteksiz; ohne Betteln || (rahibin geçimini sağlamak için) dilenmeden; Wunschlosigkeit || isteksizlik

tilämäk Wünschen || dileme

tilär Pferdebremse, Gottesanbeterin || sığır sineği, at sineği, peygamberdevesi, peygamberçekirgesi (s./bk. Mo. tiler)

1
tilät- nachforschen lassen, suchen lassen || araştırtmak, aratmak eylemeylem
tilät- istät- nachforschen lassen2, suchen lassen2 || araştırtmak2, aratmak2

tilgän Rad, Scheibe || tekerlek, levha, çark, teker; Glied || uzuv; (Ohr) Muschel || (kulak) kepçesi; Auge auf der Pfauenfeder || tavus kuşu tüyündeki göz
tilgänlig mit Rad || tekerlekli

tilikči wünschend || dileyen

tiliklä- wünschen || dilemek eylemeylem

tilin- sich drehen, kreisen || dönmek, dolaşmak, deveran etmek eylemeylem
tilin- tägzin- sich drehen2, kreisen2 || dönmek2, dolaşmak2, deveran etmek2

tilingü erstrebenswert || özenmeye değer, elde etmeye değer

tilinmägülük unerwünscht || istenmeyen
tilinmägülük yavız tirtelar || istenmeyen ve fena sapkınlar

tilinmäk Sichdrehen, Kreisen || dönme, dolaşma

tilk(i)yä Zünglein, kleine Zunge || küçük dil

tilkü Fuchs || tilki
tilkü üčük Fuchspelz || tilki kürkü
tilkü yäk Fuchs-Dämon || tilki şeytanı

tillig Zungen-, -sprachig || dil …, … konuşan
tillig ärdini Zungen-Juwel (Metapher) || dil mücevheri (mecaz)

timä- schmücken, herrichten || süslemek, bezemek, tertip etmek, hazırlamak (s./bk. Mo. čime-) eylemeylem

tir < Sogd. tyr Merkur (einer der sieben Planeten) || Merkür (yedi gezegenden biri)
tir ž(a)mnu ~ tirž(a)mnu < Sogd. tyr jmnw Mittwoch || çarşamba

1
tirä- sich auftürmen, abstützen, (Zunge) nach oben drücken || yığılmak, desteklemek, (dil) yukarı basmak eylemeylem
tiräyü tut- abstützen, stützen || desteklemek, payandalamak, dayamak eylemeylem adv

tiräš- kämpfen, sich streiten, im Gegensatz stehen (zu) || savaşmak, kavga etmek, tartışmak eylemeylem
tiräš- karıš- sich streiten2, im Gegensatz stehen2 (zu)|| kavga etmek2, tartışmak2

tirgäk Name eines Sternbildes || bir burcun adı
tirgäk yultuz der Tirgäk-Stern || Tirgek burcu

1
tirgök Säule || direk, sütun

tirgöklüg Säulen-, mit Säulen || direk …, sütun …, direkli, sütunlu

tirgür- beleben, Leben einhauchen || diriltmek, canlandırmak, hayat vermek eylemeylem

1
tirig lebendig, lebend, vital, gesund || canlı, diri, hayat dolu, sağlam; Leben || yaşam, hayat; Lebendigsein || canlı olma
tirig ärkän bei lebendigem Leibe || canlıyken
tirig äsän lebendig2, wohlbehalten2, gesund2 || canlı2, diri2, sağlam2, salim2

tiriglig lebendig || canlı

1
tiril- sich wiederbeleben, belebt sein, am Leben bleiben || canlanmak, dirilmek, hayatta olmak eylemeylem

tiripur << Skt. tripura die drei Städte || üç şehir
tiripur balıkıg buzdačı || üç şehri yok eden

tirkäyüči ~ tirkävüči Registrator || sicil memuru, kütük memuru

tirte < TochB tīrthe ~ tirthe < Skt. tīrthika / tīrthya Häretiker, Ketzer || sapkın, zındık (s./bk. Khotansak. ttärtha, Mo. tirti, tirtaka)
tirte pašantike Häretiker2 || sapkın2

tisi < Chin. ởᆀ ti zi Treppe, Leiter, Stufe, Sprosse || merdiven, basamak, parmak; stufenweise || derece derece

tiši weibliches Wesen, Frau || dişi varlık, kadın; weiblich || dişi
tiši erkäk ärkliglär die Geschlechtsorgane von Frau und Mann || dişi ve erkeğin cinsel organları

tištanti < Skt. tiṣṭhanti(ka) (in der Welt) verblieben, lebendig, gegenwärtig || (dünyada)
kalma, sağ, diri, canlı, mevcut, şimdiki (s./bk. Khotansak. ttiṣṭhaṃda-)
tištanti tirig lebendig2 || sağ2, diri2

1
tit- aufgeben (auch Äquivalent von Skt.
saṃtyaj- und tyaj-), hergeben, hingeben, lassen,
sich lossagen, (einen Gefangenen etc.) freigeben || bırakmak, vazgeçmek (Skt. saṃtyajve tyaj-’ın da eş değeri), vermek, uzatarak
vermek, teslim etmek, bırakmak, ilişkiyi kesmek, (bir tutukluyu vb.) serbest bırakmak, tahliye etmek eylemeylem
tit- ärt- aufgeben und passieren || bırakmak ve geçip gitmek
tit- ıdala- aufgeben2 || bırakmak2, vazgeçmek2
tit- ıdala- kod- kämiš- aufgeben4 || bırakmak4, vazgeçmek4 eylemeylem
tit- tarkar- aufgeben und entfernen || bırakmak ve ortadan kaldırmak

titdür- veranlassen freizugeben, aufgeben lassen || bıraktırmak, caydırmak eylemeylem

titdürmäklig mit Aufgebenlassen || bıraktırmalı

1
titig Schlamm, Sumpf, Lehm, Lehm- || çamur, bataklık, balçık, kil, balçık …
titig k(ä)rpič Lehm-Ziegel || balçık tuğla
titig tuprak Lehm2 || balçık2, kil2

titigči Hersteller von Lehmziegeln || balçık tuğlacı

titik- ertrinken || boğulmak eylemeylem

titil- aufgegeben werden || bırakılmak, vazgeçilmek eylemeylem

titilmäz unaufgebbar, nicht aufzugeben || bırakılmaz, vazgeçilmez
titilmäz tägšilmäz unaufgebbar und unveränderlich || vazgeçilmez ve değişmez

1titimlig freigebig, großzügig || eli açık, cömert

titmäk Freigabe, Hingabe (z. B. des Körpers), Aufgeben || serbest bırakma, vazgeçme (ör. beden); Zurückweisen || reddetme
titmäk ıdalamak Aufgeben2 || vazgeçme2

titmäksizin (adv.)ohne Zurückweisen|| geri çevirmesiz, reddetmesiz
titmäksizin ıdalamaksızın (adv.) ohne Zurückweisen2 || geri çevirmesiz2, reddetmesiz2 adv

titrä- erbeben, beben, zittern || sarsılmak, titremek (s./bk. Mo. čečere-, čičire-) eylemeylem
titrä- bäz- erbeben2, zittern2 || sarsılmak2, titremek2
titrä- ırgal- beben2, zittern2 || sarsılmak2, titremek2
titrä- kamša- beben2, zittern2 || sarsılmak2, titremek2

titrämäk das Zittern, Beben, Erbeben || titreme, sarsılmak
titrämäk teritmäk das Zittern und Schwitzen || titreme ve terleme eylemeylem

titrät- zum Zittern bringen, zittern lassen || titretmek eylemeylem
titrät- kamšat- zum Zittern bringen2, zittern lassen2 || titretmek2

tittirik (br) << Skt. tittirīka Tamarinde || demirhindi, Hint hurması

1
tiz Knie (auch Äquivalent von Skt. jānu) || diz (Skt. jānu’nun da eş değeri)
tiz kučup olur- mit untergeschlagenen Beinen sitzen || bağdaş kurulmuş bacaklarla oturmak, bağdaş kurup oturmak eylemeylem
tiz tilgäni Kniescheibe || diz kapağı
tiz yokaru belkät(ä)gi vom Knie aufwärts bis zur Hüfte || dizden yukarı kalçaya kadar adv

tizčä tiriŋ knietief || diz boyu tiriŋ?????????

tizig čökit- die Knie beugen || dizleri bükmek eylemeylem

2
tiz Berg, Gebirge, erhöhter Ort || dağ, dağlar, yüksek yer

tiz- aufreihen || dizmek, sıralamak eylemeylem
tizä ur- aufgereiht aufstellen || dizili sıralamak, dizili yerleştirmek
tizip ur- aufgereiht aufstellen || dizili sıralamak, dizili yerleştirmek

tizgin aufgereiht || dizili

tizig Reihe, Abfolge, (spirituelle) Abstammungslinie || dizi, sıra, (ruhsal) silsile; Verzierung, Schmuck, Schmuckstück, Schmuckkette
|| süsleme, süs, takı, takı zinciri; Schnur || ip, sicim
tizigig biltäči Der die Abfolge kennt (Skt. Jñānakrama = Buddhaname) || sırayı bilen

tiziglig mit Schmuck, mit Verzierung || süslü

1
tizil- aufgereiht sein, sich formieren, sich ordnen || dizilmek, dizili olmak, düzenlenmek eylemeylem
tizilip uč- hintereinander aufgereiht fliegen || dizilip uçmak eylemeylem

tiziltür- sich formieren lassen, sich aufstellen
lassen (Militärpersonen, dem Rang nach) || (subayları rütbelerine göre) sıraya dizdirmek, sıraya sokturmak eylemeylem

1
to- (Wünsche) sich erfüllen || (arzular) gerçekleşmek
to- kan- (Wünsche) sich erfüllen2 || (arzular) gerçekleşmek2 eylemeylem

tobaŋčı Bed. unklar (möglicherweise: Bote,
Spion o. ä.; Äquivalent von Skt. avacaraka) || anlamı belirsiz (muhtemelen: haberci, kurye, casus vs.; Skt. avacaraka’nın eş değeri)

tod- satt sein, zufrieden sein, genug haben, überdrüssig sein || tok olmak, memnun olmak, usanmış olmak, bıkmış olmak
tod- kan- zufrieden sein2, genug haben2 || memnun olmak2, usanmış olmak2 todmıš kanmıš bol- zufrieden2 sein || memnun2 olmak eylemeylem

todgur- füttern, sättigen, satt machen, zufriedenstellen || beslemek, yem vermek, doyurmak, memnun etmek eylemeylem
todgur- kantur-

todmak Sattsein, Zufriedensein || tok olma, memnun olma, doyma

1
todun ~ tudun ein Titel, Anführer || bir unvan, kumandan

todunčsuz unersättlich || açgözlü, doyumsuz
todunčsuz kanınčsız unersättlich2 || açgözlü2, doyumsuz2
todunčsuz uvutsuz unersättlich und schamlos || doyumsuz ve utanmaz
todunčsuz uvutsuz amranmak köŋül || doyumsuz ve utanmaz şehvet
todunčsuz yäk (m) unersättlicher Dämon (scil. die Āz) || doyumsuz şeytan (yani, Āz)

toduntur- befriedigen|| memnun etmek1 eylemeylem

1
todur- zufriedenstellen, sättigen || memnun etmek, doyurmak; überdrüssig sein || bıkmak eylemeylem
todur- kantur- zufriedenstellen2, sättigen2 || memnun etmek2, doyurmak2

todurt- sättigen, satt machen, zufriedenstellen || yem vermek, doyurmak, memnun etmek eylemeylem

1
tog Banner, Standarte, Fahne, Flagge || sancak, bayrak (s./bk. Sogd. twγ, Mo. tuγ)
tog alam süŋü Banner3, Standarte3, Fahne3, Flagge3 || sancak3, bayrak3
tog pra kötür- Banner und Fahnen tragen || sancak ve bayrak taşımak eylemeylem
tog pra kušatre Banner2 und Schirm || sancak2 ve şemsiye
tog yumzug Banner2, Standarte2 || sancak2, bayrak2

1
toga Krankheit || hastalık

2
toga Schnalle || toka

1
togan ~ tog(a)n Falke || doğan, şahin
togan kuš Falke || doğan, şahin
togan kuš oglı Falkenjunges || doğan yavrusu, şahin yavrusu

togank(ı)ya kleiner Falke || doğancık, küçük doğan

togasız ohne Krankheit || hastalıksız

toglug mit Banner, mit Standarte || sancaklı, flamalı

togra- zerschneiden, in Scheiben schneiden || doğramak, kesip parçalamak, dilimlemek eylemeylem

togragu aus Pappelholz gewonnene Substanz,
die zur Herstellung von Heilmitteln verwendet wird || ilaçların hazırlanmasında kullanılan ve kavak kerestesinden elde edilen öz

togru korrekt, richtig, direkt || doğru, kusursuz
togru tumlıtu korrekt und endgültig || doğru ve nihai

togrul- aufplatzen, aufreißen (intr.) || patlamak, yırtılmak; zerschnitten sein || kesilmiş olmak; sich spalten || parçalanmak, doğranmak eylemeylem
togrul- yarıl- aufplatzen2, aufreißen2 || patlamak2, yırtılmak2

togun Gelenk, Glied || eklem, organ, uzuv; Vorrichtung, Ausstattung || düzenek, donatım
togun bogun Gelenk2 || eklem2

togunlug mit Glied, mit Gelenk || organlı, eklemli

1
togur- überqueren || aşmak (s./bk. Mo. toγuri-) eylemeylem

togurčuk Knospe || tomurcuk (s./bk. Mo. toγurčaγ, toγurčuγ) (→ tovurčuk)

togurčuklan- knospen || tomurcuklanmak eylemeylem

tohre ~ tugre geografische Bez. || coğrafi bir
ad (s./bk. Sogd. ʾtxwʾrʾk, twγryk, tγwʾrʾk, Tib. tho gar)

1
tok kahl, rasiert || saçsız, kel, tıraş olmuş
tok bašlıg kahlköpfig, mit rasiertem Kopf (= Mönch) || dazlak (= rahip)

2
tok zufrieden || hoşnut, memnun; satt, gesättigt || tok, doymuş; (Magen) voll || (karın) dolu; reichlich, ganz || bol, tam, bütün adv
tok kıl- zufriedenstellen || memnun etmek, hoşnut etmek
tok tolu ganz2, ganz voll || tamamen2, tamamen dolu

tokačlıg (br) mit Schläger, mit Schlägel (oder: mit Laib) || sopalı, madenci çekiçli (ya da: somun ekmekli)

tokı- schlagen, einschlagen || dövmek, vurmak, çakmak, kırmak; (Wind) wehen || (rüzgâr) esmek; weben || dokumak; (Flut) erfassen ||
(sel) yakalamak; (Putz, Malgrundierung) anbringen || (astar boya) sürmek, sıvalamak;
(Bau, Mauer, Stadt) errichten || (bina, duvar, şehir) yapmak, kurmak; (Trommel) rühren ||
(davul) çalmak; klopfen || vurmak; (mit Dat.) eintauchen (in) (tr.), tunken || (yönelme
hâliyle) daldırmak, batırmak, banmak; mischen, (um)rühren, verrühren (mit) || karıştırmak, çırpmak, çalkalamak (s./bk. Mo. doki-) eylemeylem

tokıgu (Trommel)schlägel || değnek, tokmak (s./bk. dokiγur)
tokıgu ıgač Trommelschlägel || değnek, tokmak

tokıgučı Schläger || değnek
tokıgučı toŋlagučı Schläger2 || değnek 2

tokıl- geschlagen werden || dövülmek eylemeylem

tokılan- verziert sein, schön sein, prangen || süslenmiş olmak, güzel olmak, parlamak eylemeylem
tokılan- körklän- schön sein2, prangen2 || güzel olmak2, parlamak2, parıldamak2

tokılandur- verzieren lassen, verschönern || dekore ettirmek, süslendirmek, güzelleştirmek eylemeylem

tokılanmak Prangen || parlama

tokılıg sittsam, gesetzmäßig, Gesetz-, dharmagemäß || iffetli, faziletli, kanuni, kanun …,
Dharma’ya göre, Dharma’ya uygun; würdevoll, geschmückt || heybetli, mehabetli, süslenmiş;
prächtig, schön, hübsch || debdebeli, görkemli, güzel, hoş, şirin (s./bk. Mo. tokiliγ)

tokın- treffen (auf) || karşı karşıya gelmek; geschlagen werden || dövülmek, vurulmak; (von
etw.) betroffen sein || (bir şeye) uğramak; sich plagen || zahmet çekmek, yorulmak; (Wasser) anbranden || ( su) kayalara çarparak kırılmak eylemeylem
tokın- tültrin- sich schlagen2, sich plagen2 || dövülmek2, eziyet çekmek2, zahmet çekmek2 eylemeylem

1
tokır Haarknoten, Haarschopf (Skt. jaṭā) || topuz (Skt. jaṭā); Krone || taç
tokır tüg- einen Haarknoten flechten || saç topuzu örmek

tokıš Streit, Kampf, Zwietracht || savaş, çarpışma, kavga, bozuşma

tokıš- einander schlagen, sich gegenseitig schlagen, kämpfen || birbirini dövmek, birbirine vurmak, karşılıklı dövüşmek, savaşmak eylemeylem

tokıšmak Kämpfen || savaşma, savaş

tokıt- geschlagen werden || dövülmek, vurulmak; (vom Wind) gepeitscht werden, angeweht werden, (von Wasser) mitgerissen
werden || (rüzgâr tarafından) kamçılanılmak, uçurulmak, (su) sürüklenilmek; (Trommel)
schlagen lassen || (davulu) çaldırmak; schlagen || vurmak; beeinträchtigt sein || zedelenmiş olmak; (Inschrift) einmeißeln lassen,
eingravieren lassen || (kitabe) keski kalemiyle oydurmak, kazıtmak eylemeylem

tokıtıl- geschlagen werden, getroffen werden
|| dövülmek, vurulmak, isabet ettirilmek,
yaralanılmak; getrieben werden || sürülmek;
(vom Wind) gepeitscht werden || (rüzgâr
tarafından) kamçılanılmak; (von einer Flut) erfasst werden || (sele) yakalanmak eylemeylem
tokıtıl- kamıl- (vom Wind) gepeitscht werden und niederfallen || (rüzgâr tarafından) kamçılanmak ve düşmek eylemeylem

tokla- kahlrasieren || saçları kökünden tıraş etmek eylemeylem

tokmak (nur in tokmak sögüt) Baumstumpf || ağaç kütüğü

toku Gesetz, Sitte || kanun, örf; Zierde, Schönheit || süs, güzellik
toku šoban Zierde2, Schönheit2 || süs2, güzellik2

tokurha Jurten-Filz || çadır keçesi (s./bk. Mo. toγurγa)
tokurha elgök ein Sieb aus Filz || keçeden elek

tokusuz unsittlich || ahlaksız

tokuz kaylıg tužit der neunstufige TuṣitaHimmel || dokuz basamaklı Tuṣita göğü

tokuz oksuz yol der neun(fache) nichtunterbrochene Weg (Skt. ānantaryamārga)
|| dokuz kesintisiz yol (Skt. ānantaryamārga)

tokuzagu alle neun, neun zusammen || dokuzu, dokuzu birlikte

tol- sich versammeln || toplanmak; sich füllen, sich erfüllen, erfüllt sein, sich realisieren, voll
sein, angefüllt sein || dolmak, gerçekleşmek, dolmuş olmak; (Zeit) ablaufen || (zaman) dolmak, bitmek eylemeylem
tol- büt- sich erfüllen2 || gerçekleşmek2 eylemeylem
tol- toš- sich füllen2, sich anfüllen2 ||dolmak2, ağzına kadar dolmak2 eylemeylem
tol- tükä- (Zeit) ablaufen2, sich erfüllen2 || (za man) dolmak2, gerçekleşmek2 eylemeylem
tolmıš [küsüšlü]g Der mit realisiertem Wunsch (Skt. Āśādatta = Buddhaname) || gerçekleşmiş istekli (kişi) (Skt. Āśādatta = bir Buda’nın adı)

tolangu Grabhügel || mezar höyüğü, kurgan (vgl./krş. Mo. dalang)

tolga- umwinden, umwickeln, drehen || sarmak, döndürmek, çevirmek eylemeylem

1
tolgak Leid, Qual || keder, eziyet, ızdırap
tolgaklıg leidend || acı çeken, ızdırap çeken
tolgaksız ohne Leid || acısız 1

1
tolgan- sich schlängeln, (mit den Hüften) kreisen || kıvrılmak, (kalçayla) daire çizerek
dönmek; sich bemühen || zahmet çekmek; leiden || acı çekmek, sıkıntı çekmek eylemeylem

tolgat- ~ tolg(a)t- quälen, peinigen || işkence etmek, eziyet etmek, incitmek eylemeylem
tolgatu tugur- unter Qualen gebären || eziyet çekerek doğurmak

tolgu rund || yuvarlak

tolgur- füllen, anfüllen, erfüllen, erschöpfen || doldurmak, ağzına kadar doldurmak, yerine getirmek, tüketmek || başarmak, becermek eylemeylem
tolgur- tošgur- füllen2, erfüllen2 || doldurmak2, yerine getirmek2

tolgurgu Erfüllen, Vollbringen || gerçekleştirme, yerine getirme

tolgurul- gefüllt sein, angefüllt sein || doldurulmuş olmak, ağzına kadar doldurulmuş olmak, doldurulmak eylemeylem

1
tolı Hagel || dolu

2
tolı rund || yuvarlak; ringsum || çevresinde adv

tolılıg mit Hagel, Hagel- || dolulu, dolu …
tolılıg bulıt Hagel-Wolke || dolu bulutu

1
tolın- sich drehen, sich winden || dolanmak, kıvranmak, dönmek eylemeylem

tolkuk ~ tolkok (br) Sack, Schlauch, Schwimmschlauch || çuval, kese, hortum, tulum (Skt. *dṛti’nin de eş değeri), yüzme hortumu
tolkuk tag(a)r Sack2, Schlauch2 || çuval2, kese2, hortum2, tulum2

tolmak Erfüllung, Sicherfüllen, Vollwerden || yerine getirme, gerçekleşme, dolu olma;
tolmak bütmäk Erfüllung und Vollendung || gerçekleşme ve kemale erme

tolmaklıg mit Sich-Füllen verbunden, Füllung- || dolu olma ile ilgili, dolu olma …, dolma …
tolmaklıg ägsümäklig mit Füllung und Abnahme verbunden || dolmalı ve eksilmeli

tolpok Riss (im Boden), Loch || (yerdeki) yarık, delik, oyuk

toltur- füllen || doldurmak eylemeylem

1
tolu voll, anfüllend, gefüllt, gänzlich, völlig, komplett, vollkommen || dolu, doldurulmuş,
bütün, tam, tamamıyla, büsbütün, tamam, komple, mükemmel, kusursuz; Angefülltsein, Fülle || bolluk, dolgunluk; Vollständigkeit || eksiksizlik adv
tolu kıl- vollständig machen || tamamlamak eylemeylem
tolu tägirmi yaruk Nimbus || ayla
tolu tükäl völlig2, gänzlich2, vollkommen2 || tamamen2, bütünüyle2, mükemmel2; Vollständigkeit2 || eksiksizlik2
tolu tükäl täginmäk das vollkommene2 Empfangen (der Weihe) || (dinî merasimle takdisi) mükemmel2 alma adv
tolu ur- voll beladen || tamamen yüklemek
tolulı käzdäli völlig und unmittelbar || bütünüyle ve direkt adv

tolulat- vollenden || tamamlamak, bitirmek eylemeylem

1
tolun Fülle || bolluk; Zeit des Vollmonds || dolunay zamanı; voll, vollständig, rund || dolu, bütün, eksiksiz, yuvarlak
tolun ay t(ä)ŋri Vollmond || dolunay
tolun bütmiš čın kertü töz || tamamen bitmiş ve gerçek2 prensip
tolun bütmiš kertü töz || tamamen bitmiş ve gerçek prensip

tolunad- sich anfüllen || ağzına kadar dolmak eylemeylem

toluntakı in der Fülle befindlich || bolluktaki

1tom rund || yuvarlak, toparlak

tomaga < Mo. tomaγa Kappe || başlık

tomurmak Bluten || kanama

1
ton Kleid, Gewand, Kleidung (auch Äquivalent von Skt. ambara) || elbise, giysi, giyim,
kıyafet, giyecek (Skt. ambara’nın da eş değeri) (s./bk. Khotansak. thauna-, TochB tono)
ton tonagu Kleidung2 || elbise2
ton tonangu Kleidung2 || elbise2
tonın körkin adukla- || kıyafetini ve görünüşünü tuhaf bulmak eylemeylem
tonın talvırt- seine Kleider flattern lassen || elbisesini dalgalandırmak, elbisesini uçuşturmak eylemeylem

tona- Kleidung tragen || elbise giymek eylemeylem

tonagu Kleidung || giyim, kıyafet, elbise

tonan- sich kleiden, anziehen || giymek, giyinmek
tonandur- bekleiden, einkleiden || giydirmek
tonandur- et- yarat- einkleiden und schmücken2 || giydirmek ve süslemek2
tonangu Kleidung || giyim, kıyafet, elbise
tonat- bekleiden || giydirmek, donatmak

tonču Erdhöhle || yer mağarası

tonlug ~ ton(lug) mit Kleid, mit Gewand, Gewand-, mit Fell || elbiseli, elbise …, derili

tonluk für ein Kleid bestimmt, für Kleidung vorgesehen || bir elbise için belirli, elbiselik

tonsuz ohne Kleidung, ohne Gewand, nackt || elbisesiz, kıyafetsiz, çıplak
tonsuz čopa yalıŋ splitternackt2 || çırılçıplak2 tonsuz yalıŋ nackt2 || çıplak2

tonumlug Bedrängnis, Beklemmung || sıkıntı, üzüntü, bunaltı

1
tonur < Neupers. tanur Ofen, Brennofen || fırın
tonurčı Bäcker || fırıncı

1
toŋ gediegen, fest, rein || saf, safi, katı, sert, temiz, sağlam; eisig, gefroren|| buzlu, buz tutmuş, don; wohlauf || sıhhati yerinde
toŋ šir fest2, fest und kompakt || sert2, sert ve kompakt
toŋ y(a)rp igsiz kämsiz agrıgsız tikigsiz || sıhhati yerinde2, hastalıksız2 ve ağrısız2 adv

1
toŋa (tapferer) Mann, Held, Recke || (cesur, korkusuz) insan, kahraman, yiğit; (m) Gigant || dev; Macht || kuvvet, güç; Angehöriger des
Malla-Clans (ein Stamm in Indien) || Malla klanının üyesi (Hindistan’da bir soy adı); Leopard || leopar
toŋa küči Heldenkraft || kahraman gücü
toŋa yaŋa Held2, Recke2 || kahraman2, yiğit2

2
toŋa Freude || sevinç, neşe

toŋačı Bed. unklar || manası belirsiz

1
toŋalıg machtvoll, heldenhaft || kuvvetli, kahramanca

2
toŋalıg freudig, froh || sevinçli, neşeli

toŋıt- sich verbeugen, sich verneigen || (önünde) eğilmek, reverans yapmak eylemeylem

toŋkı zusammengewachsen, gerunzelt || yapışık, çatık; festgezurrt || aganta edilmiş
tonkı kašlıg mit zusammengewachsenen Augenbrauen, mit gerunzelten Brauen || yapışık kaşlı, çatık kaşlı
toŋkı tügünlüg mit festgezurrten Fesseln || aganta edilmiş kelepçeli

toŋla- schlagen, auspeitschen || dövmek, vurmak, kamçılamak eylemeylem

toŋlagučı Schläger || değnek
toŋlamak Schläge, Schlagen || dayak, vuruş, dövme, vurma

toŋmak Kälte, Erstarren (vor Kälte) || soğukluk, (soğuktan) donma

toŋmaklıg ~ toŋmakl(ı)g Erstarren- (vor Kälte), Frieren- || (soğuktan) donma …, üşüme …

toŋtal- herumgewirbelt werden || çevresi/ekseni etrafında döndürülmek eylemeylem

toŋtar- umdrehen, herumwirbeln || çevirmek,
döndürmek, etrafında dönmek; herunterdrücken || aşağı basmak; sich abwenden || arka çevirmek eylemeylem

toŋtarıl- herumgewirbelt werden || etrafında dönülmek eylemeylem

toŋur- frieren lassen, der Kälte aussetzen || üşütmek, soğuğa maruz bırakmak eylemeylem

1
toŋuz Schwein || domuz; Name eines zyklischen Jahres || dönemsel bir yıl adı; Name eines zyklischen Tages || dönemsel bir günün adı
toŋuz čočuk Schwein2 || domuz2
toŋuz mayakı Schweinekot || domuz dışkısı
toŋuz ölürgüči Schweineschlachter || domuz kasabı

1
top Reduplikationssilbe || pekiştirme hecesi
top tolgu ganz rund || yusyuvarlak
top tolu völlig || büsbütün
top tolun ganz rund || yusyuvarlak

topča gesamt, alle || tüm, bütün, herkes; völlig || tamamen, büsbütün adv
topča kalısız völlig und restlos || büsbütün ve tamamen
topča kamag alle2, alle möglichen || bütün2, her türlü

1
topık Ball, Knäuel || top, yumak; Knöchel || ayak bileği (s./bk. Mo. tobuγ)

topkr < Neupers. do-paykar Name eines Sternbildes (Zwillinge) || bir burç adı (İkizler)

topol- durchdringen, (einer Sache) auf den
Grund gehen, analysieren || (bir şeyi) derinleştirmek, tamamıyla anlamak, tahlil etmek,
analizlemek; angreifen || saldırmak, hücum
etmek; aufspringen || fırlayıp ayağa kalkmak;
hindurchgehen || bir yerden geçip gitmek; durchbohren || delmek eylemeylem

topolu bilmäk durchdringendes Erkennen || analiz eden bilgi, tamamıyla anlayan bilgi

topolmak das Durchdringen (eines Problems),
Analyse, Analysieren || (bir problemi) aşma, çözme, analiz, analizleme

topolmaklıg Analyse- || analiz …; mit Analyse || çözümlemeli, analizli

topolur durchdringend || analiz eden, tamamıyla anlayan

1
topulgak knolliges Zypergras, Nussgras
(Cyperus rotundus L., Cyperus longus) (auch Äquivalent von Skt. abda) || topalak

1
tor Netz || ağ; Reuse || balık tutma sepeti; Name eines Sternbilds || bir burcun adı (tahminen Skt. rohiṇī); Bindung || bağ (vgl./krş. Mo. toor)
tor tuzak kapgan Netz, Falle und Schlinge || ağ, tuzak ve ilmik

1
toran << Skt. toraṇa Torbogen || kapı kemeri, kemerli geçit

2
toran Netz || ağ

torčı Jäger, der mit Netzen jagt || ağ ile avlayan avcı, torcu

torgay Lerche || tarla kuşu, çayır kuşu, toygar

1
torku Seide, Seidenballen || ipek (s./bk. Mo. torγa(n))
torku ešgirti Seide und Brokat || ipek ve brokar
torku yol Seidenbahn || ipek panosu 2

1
torkulug seiden, aus Seide || ipekli, ipek …

torla- mit Netzen behängen || ağ ile asmak (s./bk. Mo. toorla-) eylemeylem

torlug mit Netzen, (Finger) mit Schwimmhäuten || ağlı, (parmak) perde ayak zarlı
torlug ärŋäk Finger mit Schwimmhäuten || perde ayak zarlı parmak

torma < Tib. gtor ma Opfer || kurban (s./bk. Mo. durm-a)
dorma siši < Tib. gtor ma + Chin. ⾝⽰ ji si Opfer2 || kurban2

torpı zweijähriges Kalb || iki yaşındaki dana

toru- abgemagert sein || zayıflamış olmak, bir deri bir kemik kalmış olmak (s./bk. Mo. tura-, MMo. turu-) eylemeylem
toru- küčsirä- alaŋur- abgemagert und geschwächt2 sein || zayıflamış ve güçsüz2 olmak
toru- yavrı- sın- || zayıflamış, güçsüz ve bedensel olarak sonda olmak

1
torug kastanienbraun (Farbe des Fells) || kestane rengi (deri rengi)

1
toruk hungrig || aç; mager, ausgezehrt || çelimsiz, zayıf, bitkin; schwach || güçsüz;
Magerkeit, Auszehrung || çelimsizlik, zayıflık, bitkinlik (s./bk. Mo. turuqan)
toruk (a)t (r) mageres Pferd || çelimsiz at
toruk ig Auszehrung || hastalıktan zayıf düşme

toru-p-a < Tib. Bed. unbekannt || anlamı bilinmiyor

tosın wild, ungestüm, unbändig, ungezähmt, undiszipliniert, störrisch || yaban, vahşi,
tezcanlı, ele avuca sığmaz, evçilleşmemiş, disiplinsiz, harın, sert başlı; Undiszipliniertheit || disiplinsizlik
tosun y(a)vlak muyga ungezähmt, böse und wild || evcilleşmemiş, fena ve vahşi

tosınlanmak Undiszipliniertsein || disiplinsiz olma eylemeylem

1
toš Gewässer || akarsu, su
toš agızı Mündung eines Gewässers || akarsu ağzı
toš bašı ~ tošbašı Teich, Tümpel || havuz, göl

toš- sich erfüllen, sich füllen, erfüllt werden || dolmak, doluşmak, doldurulmak eylemeylem

tošgan gefüllt || dolmuş, doldurulmuş 1

1
tošgur- anfüllen, erfüllen, vollenden, vervollkommnen || doldurmak, yerine getirmek, bitirmek, tamamlamak, bütünlemek eylemeylem
tošgur- tükät- erfüllen2, vollenden2 || yerine getirmek2, bitirmek2

tošgurt- veranlassen zu erfüllen, vollenden lassen || yerine getirtmek, bitirtmek eylemeylem

1
tošist < Parth. dōšist (m) höchst geliebt || en sevilmiş

tošok angefüllt, voll (mit) || ağzına kadar dolmuş, (… -la) dolu

toti < Sogd. twty Papagei || papağan (s./bk. Mo. toti)

1
toy Fest, Feier || şenlik, bayram, eğlence; Gastmahl, Hochzeitsmahl || ziyafet, şölen; Menge, Gruppe, Schar, Korporation (auch Äquivalent von Skt. pūga)
|| kalabalık, topluluk, grup, sürü, birlik, kurum (Skt. pūga’nın da eş değeri); Volk, Bevölkerung || halk, nüfus; Familie || aile; königliches Lager
|| krala ait kamp, ordugâh; alles || her şey (s./bk. Mo. toi)
toyın toyın (adv.) in Gruppen2, in Scharen2 || bölük bölük2, sürü sürü2

toyagu Tonscherbe, Kies, Kiesel(stein) || çömlek kırığı, çakıl (taşı)
toyagulug von Tonscherben bedeckt, mit Kieseln || çömlek kırıklı, çakıl taşlı

1
toyın ~ toyin < Chin. 䚃Ӫ dao ren (Spätmittelchin. tɦaw rin) buddh. Mönch (Skt. bhikṣu) (auch Äquivalent von Skt. śramaṇa)
|| Budist rahip (Skt. bhikṣu) (Skt. śramaṇa’nın da eş değeri); Mönchsgemeinde || rahip topluluğu (s./bk. Mo. toyin)
tooyun tarsak (m) (buddh.) Mönch und Christ || (Budist) rahip ve Hristiyan
toyın arkası Mönchsgemeinde || rahip topluluğu
toyın egil Mönche und Laien || rahipler ve rahip olmayanlar
toyın kıl- zum Mönch ordinieren || rahip olarak atamak eylemeylem
toyın kigür- zum Mönch ordinieren || rahip olarak atamak eylemeylem
toyın kirmäklig yaŋı kün Festtag zur Ordination von Mönchen || rahiplerin atanma bayramı
toyın sanvarı Mönchsdisziplin (Skt. bhikṣusaṃvara) || rahip disiplini

toyınlıg ~ toyın(lıg) Mönchs- || rahip …
toyın tetselıg kuvrag Mönchs- und Schülerschar || rahip ve öğrenci yığını, rahip ve öğrenci topluluğu

toyla- sich sammeln, sich versammeln || toplanmak, bir araya gelmek eylemeylem

toylaš- sich versammeln || toplanmak, toplaşmak, bir araya gelmek; gemeinsam jubilieren
|| beraber şenlik yapmak; an einem Fest teilnehmen || bir bayrama katılmak eylemeylem

toylaš- ičiš- an einem Fest teilnehmen und
gemeinsam trinken || bir bayrama katılmak ve beraber içmek eylemeylem

toylaštur- ein Fest veranstalten || bayram düzenlemek eylemeylem

toylug mit Schar, mit Gemeinde || topluluklu, cemaatli

1
toz Staub || toz, toprak (s./bk. TochA tor, TochB taur, Mo. toru)

2
toz Birkenrinde (als Beschreibstoff) || kayın ağacı kabuğu (yazı malzemesi olarak) (s./bk. Mo. toos)

toz- staubig sein || tozlu olmak; (Staub) aufwirbeln || (toz) tozutmak; sich erheben, (Duft, Gestank) emporsteigen || (güzel koku, koku) yükselmek, çıkarmak
toz- ün- sich erheben2, (Duft) emporsteigen2 || (güzel koku) yükselmek2, çıkarmak2 eylemeylem

tozgak Pollen, Staub || polen, çiçek tozu, toz, toprak

tozgur- zertreten || çiğnemek, ayağıyla ezmek eylemeylem

tögi Hirse, enthülster Reis || darı, kabuğu çıkarılmış pirinç
tögi ötmäk Hirse-Brot || darı ekmeği

tögnä- kauterisieren, ausbrennen || koterize etmek, dağlamak (s./bk. Mo. tögene-) eylemeylem

tögtöm (br)Hammer, Schlägel (Äquivalent von Skt. kūṭa) || çekiç, tokmak (Skt. kūṭa’nın eş değeri)

1
tögün Summe || miktar, tutar
tögün san Summe2 || miktar2, tutar2

1
tök- ausstreuen, ausgießen, verschütten || püskürtmek, saçmak, dökmek, dökerek boşaltmak (s./bk. Mo. tüge-) eylemeylem
tök- sač- verschütten und verstreuen || dökmek ve saçmak

töklün- ausgeschieden werden || kesip çıkarılmak eylemeylem

tököt (br) Ausgießen || dökme

töküg Libation || içki dağıtımı, libasyon
töküglüg aus Gusseisen || dökme demirli

tökül- ausgestreut werden, ausgegossen werden, ausfließen, ausströmen, herauslaufen
(Blut usw.) || saçılmak, dökülmek, akmak, fışkırmak, (kan vs.) boşalmak eylemeylem

tökülgü Ausströmen, Ausgegossenwerden || akma, fışkırma, dökülme

töküntür- etwas ausgießen lassen || bir şeyi döktürmek eylemeylem

töl Nachkommenschaft || füru, evlatlar, zürriyet, torunlar (s./bk. Mo. töl)

1
tölä- bezahlen, rekompensieren || ödemek, tazmin etmek (s./bk. Mo. töle- ~ tölü-) eylemeylem

2
tölä- Junge werfen || yavrulamak eylemeylem

töläč ganz und gar, völlig || tamamen, bütünüyle; frei, gratis || boş, bedava; Rekompens, Ausgleichszahlung || tazminat, ödenek adv

1
töläk Ruhe || rahat, huzur

töläklänmäk Gelassenheit || sakinlik

1
tölät- Zahlung veranlassen || ödeme talimatı vermek eylemeylem

2
töl(ä)t- trösten || avutmak, teselli etmek eylemeylem

tölt Kissen, Bettzeug (auch Äquivalent von Skt. śayana) || yastık, minder, yatak takımı (Skt. śayana’nın da eş değeri)
tölt oron Bettzeug, Bettzeug und –gestell || yatak takımı, yatak takımı ve yataklık
tölt oron äšük töšäk ton ätük || yatak takımı, yataklık, yorgan, minder, kıyafet ve ayakkabı

töltä- ausbreiten, auslegen || yaymak, sermek, döşemek eylemeylem
töltä- töšä- ausbreiten2, auslegen2 || yaymak2, sermek2, döşemek2

töltäg Matratze, Polster, Kissen || şilte, döşek, yastık, döşeme, minder

töltäglig mit Matratzen, mit Polstern, mit Kissen, gepolstert, ausgebreitet, Kissen- || şilteli, döşekli, yastıklı, serilmiş, kıtıklı, yayılmış, yastık …

töltäglik Polsterung || kıtıkla doldurma, kıtık, yastıklık
töltäglik aŋızı Polsterungs-Stroh || yastık samanı, yastıklık saman

töltäl- bedeckt sein, gepolstert sein || örtülü olmak, kıtıklı olmak eylemeylem

tön- zurückkehren, sich umwenden || dönmek, arkasını dönmek eylemeylem

töni … hindurch (zeitl.) || (zaman için) … boyunca adv

tönin … hindurch (zeitl.) || (zaman için) … boyunca

töŋitdür- verbeugen lassen, sich neigen lassen || eğdirmek eylemeylem

töŋitmäk Sichverbeugen, Sichverneigen || eğilme

töŋürgä (hölzerner) Strafblock || (tahtadan) ceza bloğu; Baumstumpf || ağaç kütüğü, omaca
töŋörkä ügün || odun yığını

töpö Scheitel (auch als Element der Nirvedhabhāgīyas = Skt. mūrdhan, mūrdhāna), Kopf
|| tepe, başın üst kısmı (Nirvedhabhāgīyaların bir ögesi olarak da kullanılır = Skt. mūrdhan, mūrdhāna), baş; Gipfel || zirve
töpö baš Kopf2 || baş2
töpö tartıg Scheitel-Reif || tepe olgunluğu
töpö titimı Scheitel-Diadem || tepe alın çemberi
töpödä abišık k(ı)lılmıš (br)
töpödä tut- || (mecazi olarak) baş üstünde tutmak eylemeylem
töpön tüš- kopfüber fallen || tepe üstü düşmek adv eylemeylem
töpön tüšür- sich mit dem Scheitel verbeugen || tepeyle eğilmek
töpön yinčürü yükün- sich mit dem Scheitel verbeugen2 || tepeyle eğilmek2

töpörä (erst.) vollständig, zahlreich || (kalıplaşmış) eksiksiz, noksansız, pek çok adv
töpörä tüülüg zahlreich2 || pek çok2

tör Ehrenplatz (z. B. in der Jurte), Ehrenthron, Ehrensitz || şeref mevkii (örneğin yurtta), üst köşe, baş köşe; prominenter Platz am Kopfende einer Straße || bir sokağın başucundaki güzide yer
tör oronı Ehrenplatz || üst köşe, baş köşe

törči- (Krankheit) ausbrechen (auch Äquivalent von Skt. utpad-), (Leid, Missgeschick)
auftreten || (hastalık) baş göstermek, meydana gelmek (Skt. utpad-’ın da eş değeri), (acı, talihsizlik) ortaya çıkmak eylemeylem
törčigülük üd Zeit, in der (die Krankheit) ausbrechen wird, Inkubationszeit || kuluçka süresi

törčigü Ausbrechen (einer Krankheit) || (bir hastalığın) baş gösterme(si)
törčigü täprägü üd Zeit des Ausbrechens2 (einer Krankheit) || (bir hastalığın) baş göstermesinin2 zamanı

törčimäksiz ohne Entstehung, ohne Ausbrechen (einer Krankheit) || oluşumsuz, (hastalık) baş göstermesiz

törčit- (Krankheit) ausbrechen lassen, hervorrufen || (hastalık) meydana getirtmek eylemeylem

1
törlüg -fach, -mal || türlü, çeşitli; Art || tür
törlüg samaz grammatische Verbindung (mittels) törlüg || törlüg (aracılığıyla) gramatik bağlantı

1
törö (möglicherweise zu TochA/B tiri ~ teri) Sitte, Brauch, Moral, Usus || töre, örf, teamül, ahlak; Gesetz, Gewohnheitsrecht || yasa, kanun, kaide, örf âdet hukuku; Regierungsgewalt || iktidar; Anordnung, Befehl, Vorschrift (auch Äquivalent von Skt. sāmīci und dharma), Anweisung, Instruktion, Gebot (auch Äquivalent von Skt. nīti), Maxime || talimat, emir, kaide (Skt. sāmīci ve dharma’nın da eş değeri), genelge, kumanda (Skt. nīti’nin de eş değeri), düstur; Dharma || Dharma; Lehre || öğreti; (häretische) Lehre || (yanlış) öğreti; Möglichkeit || ihtimal, olasılık, imkân; (Pl.) Manieren, Etikette || (çoğul) görgü, görgü kuralları; Gewohnheit, Angewohnheit, Gepflogenheit, Tradition, Verhalten, Verhaltensweise, Disposition (auch Äquivalent von Skt. dharma) || alışkanlık, gelenek, davranış, yatkınlık (Skt. dharma’nın da eş değeri); Gebrauch || kullanılış; Regel (auch Äquivalent von Skt. vidhi) || kural (Skt. vidhi’nin de eş değeri); Gelübde (Skt. vrata) || adak (Skt. vrata); Feier, Feierlichkeit, Totenfeier || kutlama, tören, merasim, cenaze töreni; Zeremonie, Ritus, Pomp || tören, ayin, ritüel, ihtişam; Reich || krallık; Eigenschaft || özellik, nitelik; Daseinsgegebenheit (Skt. dharma), Sache, Ding, Tatsache, Erscheinung, Phänomen || varlık olgusu (Skt. dharma), şey, gerçek, görüngü, fenomen; Methode || usûl; Genus (auch Äquivalent von Skt. prakṛti) || cins (Skt. prakṛti’nin de eş değeri); Zeichen || işaret; (Wortbildung) Abstraktbildner || (kelime türetme) soyut biçim veren (s./bk. Mo. törö)

töröčä gemäß der Sitte || geleneğe göre adv

töröči religiöser Spezialist || dinî uzman; Berater || danışman

törölüg dharmagemäß || Dharma’ya uygun; sittsam, moralisch || terbiyeli, edepli, ahlaki,
törel; mit Gesetz, gesetzmäßig, dem Gesetz des … unterworfen || kanunlu, kanuna
uygun, … kanunlu; mit Zeremonie, mit Dharma, mit Verhaltensweise, mit Möglichkeit ||
törenli, Dharma’lı, davranışlı, imkânlı; von Natur || tabiatlı, doğalı; mit Prinzip || prensipli

törösüzin ~ törösüzün (adv.) gesetzeswidrig, widerrechtlich || kanuna aykırı, yasalara aykırı

törpit- abhobeln lassen || yontturmak, törpiletmek eylemeylem

1
törtgil quadratisch, viereckig || kare şeklinde, dört köşeli, dikdörtgen şeklinde; Quadrat, Viereck || kare
törtgil huatu yaŋlıg bädiz || kare şeklindeki bir diyagrama benzeyen resim
törtgil yürüŋ tüzdäm || (dişler) dört köşeli, beyaz ve düz

törtgün zu viert || dördü, dört kişi olarak, dörtlü adv

törtünč ärsär viertens || dördüncü olarak adv

törü- geboren werden, entstehen, werden, erscheinen, hervortreten, wachsen, sprießen
|| doğmak, türemek, oluşmak, olmak, meydana çıkmak, belirmek, büyümek, boy almak, yetişmek, filiz sürmek; (mit Abl.) abstammen (von) || (ayrılma hâliyle) soyundan gelmek (s./bk. Mo. törü-) eylemeylem
törüyü bar- wachsen || büyümek 2

törügü Erscheinen || meydana çıkma, türeme

törümä etwas Geschaffenes, Geschöpf, Wesen || mahluk, yaratık, varlık; geschaffen || yaratılmış ekekekek adv ?????

törüt- errichten, einrichten || kurmak, inşa etmek, tesis etmek, teçhiz etmek; schaffen, erschaffen, (meditativ) hervorbringen || meydana getirmek, yaratmak, (meditasyon) meydana getirmek, türetmek

töš Brust || göğüs, döş; Geist, Geistesfähigkeit || zihin, ruh
töš bögsäk Brust2 || göğüs2, döş

töšä- auslegen, ausbreiten, hinbreiten || yaymak, sermek, döşemek eylemeylem

1
töšäk Matratze, Sitzkissen, Bettzeug, Decke || döşek, minder, yatak takımı, örtü, yorgan

töšän- ausgebreitet werden, für sich ausbreiten, sich ausbreiten || örtülmek, açılmak, yayılmak, serilmek, döşenmek eylemeylem

töšči (unsichere Lesung) || (belirsiz okuma)

töšnäk Ruhebett || huzur yatağı, döşek, yatak; Ort, an dem sich Tiere niederlassen || hayvanların oturduğu yer
töšnäki inčgä ordo || huzur yatağı güzel olan saray, ince huzur döşeğinin sarayı

töšnäkči für sexuelle Dienste bestimmte Person || cinsel hizmet için belirlenen kişi
töšnäkči oglan Buhlknabe, Strichjunge || puşt, mebun

töšnäklä- sich sexuell vergnügen || cinsel eğlenmek eylemeylem

töt- erbeben || titremek eylemeylem
töt- titrä- erbeben2 || titremek2

tötüš Streit, Kampf, Zwietracht || savaş, kavga, anlaşmazlık
tötüš käriš Streit2, Kampf2, Zwietracht2 || savaş2, kavga2, anlaşmazlık2
tötüš käriš karıšmak Zwietracht2 und Streit || anlaşmazlık2 ve kavga
tötüš tokıš Streit2, Kampf2, Zwietracht2 || savaş2, kavga2, anlaşmazlık2

tötüš- sich streiten, verfeindet sein || tartışmak, kavga etmek, kavgalı olmak eylemeylem
tötüšgüči kärišgüči bol- zank- und streitsüchtig sein, streitsüchtig2 sein || geçimsiz ve kavgacı olmak, kavgacı2 olmak

tötüšči streitsüchtig (auch Äquivalent von Skt. adhikaraṇika) || kavgacı

tötüšlüg streitend, kämpfend, Streit-, strittig,
gegensätzlich, feindlich, konfrontativ || kavga eden, dövüşen, kavga …, iddialı, kavgalı, zıt, aksi, düşmanca
tötüšlüg kärišlig streitend2, kämpfend2 || kavga eden2, dövüşen2
tötüšlüg kärišlig köŋül Streitbar2keit || kavgacı2lık
tötüšlüg kärišmäk konfrontativer Streit || yüzleştirici kavga
tötüšlüg süŋü Lanze des Streits (mit Worten) (Metapher) || (sözlerle) savaşın mızrağı (mecaz)

tötüšmäk Streit, Zank || kavga, çekişme, dalaşma
tötüšmäk karıšmak Streit2, Zank2 || kavga2, çekişme2, dalaşma2

tötüštür- streiten lassen, zum Streit veranlassen || kavga ettirmek, dalaştırmak, dövüştürmek eylemeylem

1 töz Wurzel, Ursprung, Grund, Basis, Fundament, Grundlage || kök, köken, asıl, zemin,
kaide, temel, esas; Prinzip, Wesen, Wesenheit,
Natur, Essenz, Kategorie (gemäß der Vaiśeṣika-Lehre = Skt. padārtha), Qualität (gemäß
der Sāṃkhya-Lehre = Skt. guṇa) || varlık, öz,
esas, cevher, tabiat, kategori (Vaiśeṣika
öğretisine göre = Skt. padārtha), nitelik, kalite
(Sāṃkhya öğretisine göre = Skt. guṇa); Herkunft, Abstammung, Abstammungslinie || asıl,
soy, menşe, nesep; Geschlecht || cins, cinsiyet;
Substanz || cevher; Schreibstil || yazı tarzı;
grundlegend, wesenhaft, Original-, Grund-,
Basis- || esaslı, asıl, tözel, cevherî, orijinal …,
zemin …, temel …, esas …; dauernd || devamlı, sürekli (s./bk. Mo. tös)

töz bašlag Wurzel und Basis || kök ve esas

töz k(ä)rgäklig fundamental notwendig || asıl gereken, asıl gerekli (olan)
töz kertü || ana madde
töz kök Wurzel2 || kök2
töz körkdäš Wesenheit und Abbild || cevher ve suret
töz mul Wurzel2 || kök2
töz tüp || kök ve neden, temel2

töz üzäki yazok auf der Natur beruhendes Vergehen (Skt. prakṛtisāvadya) || tabiata dayanan günah adv
töz yıltız Wurzel2, Ursprung2, Wesen2 || kök2, asıl2, köken2, öz2, cevher2

tözinčä wahrheitsgemäß, gemäß seinem Wahrheitsgehalt || gerçeğe uygun, gerçek niceliğine göre adv

tözintä bärü von Grund auf || kökten, temelden

tözli körkdäšli Wesenheit und Abbild || cevher ve suret

töztä (adv.) ursprünglich || esas olarak adv

tözki ursprünglich, wesentlich, wesenhaft, korrekt || asıl, esaslı, cevherli, doğru; Wurzel- || kök …

tözlüg ~ töz(lüg) mit Wurzel, zur Grundlage
habend, beruhend (auf), zum Wesen habend,
bestehend (aus) || köklü, cevherli, (… -ya) dayanan, özlü, (…-dan) ibaret olan; Basis- ||
temel …; von guter Abstammung, von hoher Geburt || iyi soylu, iyi soydan, yüksek
doğumdan; aus dem Geschlecht … stammend, zum Stamm von … gehörend, zur Klasse …
gehörend, dem … Stand zugehörig || … soylu, … soya mensup, … sınıfa mensup, …
zümresine ait olan; Angehöriger eines Standes (Skt. varṇa) || bir sınıfın (Skt. varṇa) üyesi

tözsüz wesenlos, ohne Grundlage || cevhersiz, özsüz, temelsiz; ohne Wurzel || köksüz, özsüz, temelsiz; Ohne-Grundlage-Sein || temel olmama
tözsüz kurug wesenlose Leerheit || cevhersiz boşluk

1
tözün edel || asil, soylu; Edler (Skt. ārya) || asil kişi, soylu kişi (Skt. ārya); Vornehmheit || zarafet
tözün ıdok edel und charismatisch || asil ve karizmatik
tözün kolulayur Der edle Erwägende (Bodhisattvaname) || asil muhakeme eden (bir Bodhisattva’nın adı)
tözün kölgän edles Fahrzeug || asil araç
tözün t(ä)rk(ä)n edle Damen || soylu hanımlar
tözün tetselarnıŋ öŋrä ažunlardakı savların ukıtu y(a)rlıkamıš bölök || asil öğrencilerin önceki varlıklarındaki işlerini açıklayarak vaaz vermiş bölüm

trikatun << Skt. trikaṭu drei scharfe Substanzen (scil. Ingwer und zwei Pfefferarten) || üç
acı madde (yani, zencefil ve iki biber türü) (s./bk. TochB träkaṭuka)

triman << Skt. trāyamāṇa indischer Enzian
(Gentiana kurroo) (Äquivalent von Skt. trāyantī) || Hint centiyanı (Gentiana kurroo) (Skt. trāyantī’nin eş değeri)

tripitake << Skt. tripiṭaka die drei ,Körbe‘ (scil.
Sūtra, Vinaya, Abhidharma) || üç ,sepet‘ (yani, Sūtra, Vinaya, Abhidharma)

trižul < TochA triśul < Skt. triśūla Dreizack || üç dişli mızrak (s./bk. Khotansak. ttṛśśūla-) trident

tsaŋ < Chin. 㯿 cang (Spätmittelchin. tsɦaŋˋ) / < ع cang (Spätmittelchin. tsh aŋ) Schatzkammer, Schatz
|| hazine, define; Speicher, Vorratsraum || depo, ambar; Abgabe, Tribut || vergi, teslim, haraç (s./bk. Mo. sang, cang)
s(a)ŋ oru Speicher und Vorratsgrube || depo ve yedek malzeme çukuru
tsaŋ agılık Schatzkammer2, Schatzhaus2 || hazine2

tsaŋčı Steuereinnehmer, Steuereintreiber ||
vergi toplayan görevli, tahsildar, vergi tahsil eden; Aufseher über einen Speicher || ambarın gözcüsü
tsaŋčı agıčı Steuereinnehmer2 || vergi toplayan görevli2, tahsildar2

tsap (vermutlich < Chin.) eine Art Strauch
(Äquivalent von Skt. cakaṭi ~ cakaṭī) || bir çalı
türü (Skt. cakaṭi ~ cakaṭī’nin eş değeri)

tsaubunčı (tsaubun < Chin. 㥹ᵜ cao ben; Spätmittelchin. tsh
aw´ punˊ) Hersteller der Rohfassung eines Textes || bir metnin müsveddesini hazırlayan savıncı sabıncı alal

tseŋ < Chin. ኔ ceng (Spätmittelchin. tsɦəə̆ŋ)
Etage, Stockwerk || kat; Stufe (einer Pagode) ||
(bir Budist tapınağının) basamakları; Stellung || statü; Audienz || huzura kabul (→ seŋ)
tseŋ kat Stufe2 || basamak2; Stockwerk2 || kat2
tseŋ sayu in jedem Stockwerk || her katta

tsı < Chin. ု zi (Spätmittelchin. tsẓ) angemessenes Verhalten, Haltung, Körperhaltung
(Skt. īryāpatha) || uygun davranış, tutum, vücut duruşu (Skt. īryāpatha) sısız alal
sı iryapad törö angemessenes Verhalten3 || uygun davranış3
tsı iryapat angemessenes Verhalten2 (Skt. īryāpatha), Haltung2, Körperhaltung2 || uygun davranış2 (Skt. īryāpatha), tutum2, vücut duruşu2
tsı törö angemessenes Verhalten2 || uygun davranış2

3
tsi < Chin. ῡ cui (Spätmittelchin. ʂuj) Dachsparren || çatı makası

tsip Name eines Baumes (eine Art Eiche) || bir ağacın adı (bir çeşit meşe) tsip sögüt Eiche || meşe

1
tso < Chin. ᓗ zuo (Spätmittelchin. tsɔˋ) sitzend || oturan
tso so < Chin. ᓗۿ zuo xiang (Spätmittelchin. tsɔˋ sjaŋˋ) sitzende Buddhafigur || oturan Buda heykeli

tsobın ~ tsopın < Chin. 㥹ᵜ cao ben (Spätmittelchin. tsh
aw´ punˊ) Rohfassung eines Textes || bir metnin müsveddesi sobun sabın savın alal

tsu << MP tasūg ein Viertel || bir çeyrek (→ t(a)sug)

1
tsui < Chin. 㖚 zui (Spätmittelchin. tsɦuajˋ) Sünde, Vergehen, Missetat || günah, suç, kabahat
sui yazok Sünde2, Vergehen2, Missetat2 || günah2, suç2, kabahat2
sui yazok kıl- Sünde2 begehen || günah2 işlemek eylemeylem
suida yazokda bošun- von Sünden2 frei werden || günahlardan2 kurtulmak
suin yorı- in Übeltat wandeln, übel sein (Feinde des chin. Kaisers) || kötülük içinde bulunmak, kötü olmak (Çin hükümdarının düşmanı) eylemeylem
tsui ayıg kılınč Vergehen2 || günah2
tsui erinčü Vergehen2 || günah2
tsui erinčü ayıg kılınč Vergehen3 || günah3

2
tsui < Chin. 䀌 zui (Spätmittelchin. tsyjˊ) Sterne im Kopf des Orion || Avcı (Orion) takımyıldızı’ndaki yıldızlar

tsuilug mit Vergehen, sündig, mit Missetat || günahlı, günahkâr, suçlu, kabahatli
suilug ätöz der sündige Körper || günahlı beden, günahkâr vücut
tsuilug üzüt sündige Seele || günahkâr ruh

tsuitse < Chin. ౤ᆀ zui zi (Spätmittelchin. tsyjˊ tsẓˊ) Mundstück || ağızlık
tsuitse üti Loch eines Mundstücks || ağızlığın deliği

1
tsun < Chin. ረ cun Zoll || inç

2
tsun < Chin. ᶁ cun || köy

tsunk(ı)ya nur ein Zoll || sadece bir inç

tsuyurka- sich erbarmen, Mitleid zeigen ||
acımak, merhamet göstermek; bemitleidenswert sein || acınacak olmak (s./bk. Mo. soyurqa-) eylemeylem

tsuyurkamak Sich-Erbarmen, Erbarmen || acıma, merhamet etme

tsuyurkančıg bemitleidenswert, erbarmungswürdig || acınacak, zavallı ekekekekekek

tsuyurkat- bereuen || pişman olmak eylemeylem

3
tu < Chin. ൏ tu Erde = eines der vier Elemente || toprak = dört elementten biri
tu bečin yıl das Jahr Erd-Affe (Datierung) || toprak maymun yılı (tarihlendirme)

4
tu < Chin. ᓖ du (Spätmittelchin. tɦuə̆ˋ) Grad (Astronomie) || derece (astronomi)

tu- verschließen, versperren, (Mund) verbieten, sich (die Ohren) zuhalten,|| kilitlemek, kapatmak, (konuşmayı) yasaklamak, (kulaklarını) tıkamak, engellemek
tuyu tut- verschließen, versperren || kilitlemek, kapatmak eylemeylem

tuč Bronze, Messing, Kupfer || bronz, tunç, pirinç, bakır
tuč burgu Messing-Trompete || bakır trompet
tuč ornuglug tamu Hölle des Bronzebettes || tunç yatak cehennemi

tuda Gefahr, Hindernis, Schwierigkeit || tehlike, engel, zorluk
tudalıg gefahrvoll, gefährlich || tehlikeli

tudasız gefahrlos, ohne Gefahr, hindernislos || tehlikesiz, engelsiz

1
tug- geboren werden || doğmak; entstehen || dünyaya gelmek; wiedergeboren werden ||
yeniden doğmak; sich zeigen, auftreten || görünmek, gözükmek, vuku bulmak; (Sonne,
Mond) aufgehen || (Güneş, Ay) doğmak, yükselmek; keimen || filizlenmek eylemeylem
tug- bat- (Sonne) aufgehen und untergehen || (Güneş) doğmak ve batmak
tug- kılın- (m, c)geboren und geschaffen werden|| doğmak ve yaratılmak
tug- kulŋa- ulgad- ädäd- keimen, sprießen und wachsen2 || filizlenmek, topraktan çıkmak ve büyümek2 eylemeylem
tug- törü- geboren werden2 || doğmak2
tuga täglök von Geburt an blind || doğuştan kör (vgl./krş. Skt. jātyandha) ekekekekek ???????

tugan Sperre, Barriere, Wehr || engel, barikat, bariyer, savak

tugar Sonnenaufgang || gün doğması, güneşin doğuşu ekekekekek

tugčik < Chin. 㓋㒄 du zhi (Spätmittelchin.
tɦəwk tʂiăk)Name einer Stoffart, Seidenstoff || bir kumaş çeşidinin adı, ipek kumaş (s./bk. Tib. dog chig)

tuggu Geburt- || doğum …, doğuş …
tuggu kün Geburtstag || doğum günü
tuggusuz ohne Geburt || doğumsuz

1
tugma Entstehung || ortaya çıkma, oluşma,
teşekkül; (wohl auch Lapsus für → tugmak) || (→ tugmak için bir hata da)

tugmak Geburt, Geborenwerden, Entstehung
(Skt. jāti) || doğum, doğma, ortaya çıkma, oluşma, teşekkül (Skt. jāti)

tugmak ölmäk sansar Geborenwerden und Sterben, (also) der Saṃsāra, Saṃsāra2 || doğma ve ölme, (yani

tugmak ölmäk taŋıg die Schmerzen von Geburt und Tod || doğum ve ölüm ağrısı

tugmak tüšmäk Wiedergeborenwerden und
Herabfallen (aus einer besseren Existenz) || yeniden doğma ve (daha iyi bir varlık şeklinden) düşme

tugmaklıg ~ tugmak(lıg) mit dem Entstehen
von … verbunden || … doğumlu; Geburt- || doğum …, doğuş …

tugmaksız ohne Geburt, ohne Entstehen,
Nichtgeborenwerden, Nicht-Entstehung, ohne Entstehung, ohne Wiedergeburt || doğmama,
doğmasız, teşekkülsüz, doğumsuz; ungeboren (Skt. anutpanna) || doğmamış (Skt. anutpanna)
tugmaksız ıdok nom taplag || teşekkülsüz, kutsal Dharma rızası

tugmamaklıg Nichtentstehen- || doğmama … 1

1
tugmıš Sohn, Kind || erkek evlat, oğul, çocuk;
Familienangehöriger, Verwandter || akraba;
Leben || hayat; (bei Verwandten) leiblich || (akrabalarda) öz (s./bk. → tug-)
tugmıš ana leibliche Mutter || öz anne
tugmıš ata leiblicher Vater || öz baba
tugmıš kadaš Verwandter2, Familienangehöriger2 || akraba2, aile üyesi2
tugmıšıg kundačı Lebensräuber (eine Dämonenklasse) || hayatı çalan (bir şeytan sınıfı)

tugmıšımdınbärü von meiner Geburt an || doğumumdan beri

tugrušmak gegenseitige Hervorbringung || karşılıklı yaratma

tugučk(ı)ya Tierjunges, (Reh)Kitz || yavru, geyik yavrusu

tugum Geburt, Existenz(form), Daseinsform
(Skt. gati) || doğum, varlık (şekli), varlık biçimi (Skt. gati)

tugumlug ~ tugum(lug) zur Geburtsart gehörig, Geburts-, Existenz- || doğuma ait, doğumlu, doğum …, varlık …

tugun Habicht (vermutlich für tuygun) || atmaca (tahminen tuygun için)

tugur Ursprungs- || kaynak …, köken …
tugur yer Ursprungsort || kaynak yeri

tugur- gebären, hervorbringen, entstehen lassen || doğurmak, vücuda getirmek, ortaya koymak eylemeylem
tugur- bädüt- hervorbingen und vergrößern || vücuda getirmek ve büyütmek

tugurmak Gebären, Hervorbringen || doğurma, meydana getirme
tugurmak b(ä)lgürmäk Hervorbringen2 || meydana getirme2

tugurt- gebären lassen, hervorbringen lassen || doğurtmak, meydana getirtmek eylemeylem
tugurul- hervorgebracht werden, erzeugt werden || doğurulmak, meydana getirilmek
tugušlug eine Geburt habend, mit Geburt || doğumlu
tugušsuz ohne Geburt || doğumsuz

tugut (c) Auferstehung || diriliş, yeniden doğma ekekek ????

tuidse < Chin. െᆀ tu zi (Spätmittelchin. tɦuə̆
tsẓˊ) Karte, Diagramm (als Ritualobjekt) || harita, diyagram (ritüel objesi olarak)

tuklu < Chin. 儁僿 du lou (Spätmittelchin.
tɦəwk ləw) Totenschädel, Schädel, Schädelschale || kafatası, kurukafa, kafa tası kâsesi tuklı baš Schädel || kafatası, kurukafa

1
tul Witwe || dul
tul kiši Witwe || dul
tul kunčuy Witwe || dul

tul- (Flammen) herausschlagen || (alevler) dışarı vurmak eylemeylem

tulılag (=*tulvılıg) verächtlich, niedrig || hakir, aşağılayıcı, düşük

tulın wirr, irr (?) || şaşkın, deli (?)

tulp gesamt, insgesamt, ganz, alle, vollkommen || bütün, tamamen, hepsi, hep
tulp kamag alle2 || tamamen2, hepsi2
tulpı tözün Alledler (Skt. samantabhadra) (Bodhisattvaname) || herkesten asil

tultun Grab, Grabhöhle || mezar, kabir, mezar mağarası
tultun in Grabhöhle2 || mezar mağarası2

tuluk Dreschwalze, Steinroller || harman dövme silindiri, taş silindir
tuluk len Dreschwalze2, Steinroller2 || harman dövme silindiri2, taş silindir2

tuluklayu wie mit einem Steinroller, wie ein Steinroller || taş silindir gibi

tulum Begegnung, Zusammentreffen || karşılaşma, rastlantı, çakışma

tuluŋ Schläfe (auch Äquivalent von Skt. śaṅkha) || şakak (Skt. śaṅkha’nın da eş değeri)

tulvı verächtlich, niedrig || hakir, aşağılayıcı,
düşük; schlecht || kötü; erniedrigend || küçük düşürücü; Wertlosigkeit, Schlechtigkeit || hakirlik, kötülük

tulya < Skt. tulā Name eines Sternbildes (Waage) || bir burç adı (Terazi)

tum Ausrüstung || donatım, teçhizat tum yarık Ausrüstung und Panzer || donatım ve zırh

tumagu Schnupfen || nezle (s./bk. MMo. tuma.u)

1
tuman ~ tum(a)n Nebel || duman, sis
tuman örlämiš täg bol- als würde Nebel aufsteigen || duman yükselmiş gibi olmak eylemeylem

tumanlıg neblig, Staub-, Nebel- || dumanlı, sisli, toz …, duman …; (m) nebelhafte Wesenheit || dumanlı öz

tumansaz ohne Nebel || dumansız, sissiz ekekekekek

tumıl- kalt werden, erkalten || soğumak, sönmek eylemeylem

tumlı- kalt werden, erkalten, kalt sein, abkühlen || soğumak, sönmek, soğuk olmak, soğutmak eylemeylem
tumlıyu bar- fortschreitend kalt werden || artarak soğumak adv

tumlıg kalt (auch Äquivalent von Skt. śītala),
eiskalt || soğuk (Skt. śītala’nın da eş değeri), buz gibi; kalt bleibend || devamlı soğuk, soğuk kalan; Kälte || soğukluk
tumlıg isig Kälte und Hitze || soğukluk ve sıcaklık
tumlıg kuyaš Kälte und Hitze || soğukluk ve sıcaklık

tumlıt- kühlen || soğutmak eylemeylem

tumlıtu endgültig || kesin, nihai; kalt bleibend || soğuk kalan; bedacht || düşünceli, dikkatli adv

tumšuk Schnabel, Maul, Rüssel || gaga, hayvan ağzı, hortum
tumšuklug mit Mäulern, mit Schnäbeln || hayvan ağızlı, gagalı

1
tun erstgeboren || ilk doğan
tun ogul erstgeborener Sohn || ilk doğan oğul

tun- verschlossen werden, versperrt werden,
sich schließen || kapanmış olmak, kilitlenmek,
kapanmak, tıkanmak; blockiert sein, blockiert
werden, geschlossen sein, verschlossen sein ||
engellenmiş olmak, kapanmak; (Ohr) verstopft sein || (kulak) tıkalı olmak; (Schiff) aufgetakelt sein || (gemi) yelkenli olmak eylemeylem
tun- bäklän- verschlossen werden2, sich schließen2 || kapanmış olmak2, kapanmak2

tunmak Verschlossensein, Bedecktsein, Verschlossenheit || kapanma, kapalı olma, kapalılık

tunya < Neupers. dunyā Welt || dünya

1
tuŋ < Chin. Ἇ dong (Spätmittelchin. təwŋˋ) Balken, Kantholz || direk, kadron, kiriş

tuŋak Nachrichten, Neuigkeiten || haberler, yenilikler

tuŋči < Chin. ߜ㠣 dong zhi (Spätmittelchin. tǝwŋ tʂṛˋ) Winter-Solstitium || kıştaki gün dönümü

tuŋpun < Chin. ਼ࡔ tong pan Generalinspekteur || genel müfettiş

tuŋpunluk als Generalinspekteur || genel müfettiş olarak adv ????

tuŋsü ~ tuŋ-sü < Chin. ਼ਆ tong qu Mitschuldner || müşterek borçlu

tuŋši < Chin. 䢵ᑛ tong shi (Spätmittelchin. tɦəwŋ ʂṛ) Kupferschmied || bakırcı

tuŋur (*tuŋkur) < Chin. ⍎ハ dong ku Höhle, Grotte || mağara, oyuk

tuŋze < Chin. ㄕᆀ tong zi (Spätmittelchin. tɦəwŋ tsẓˊ) junger Mann, Junge || genç adam, delikanlı
tuŋze urı junger Mann2 || genç adam2

tup Reduplikationssilbe || pekiştirme hecesi
tup tutčı immer und ewig || ilelebet

tuprak Erde (auch als eines der fünf Elemente), Boden, Staub, Erdboden || yer, toprak (beş
elementten biri olarak da kullanılır), toz, yeryüzü (s./bk. Mo. tobaraγ, tobraγ ~ tobroγ)

tupraklıg Staub-, Erd-, staubig || toprak …, yer …, tozlu; einer, der staubig ist || tozlu kişi

tupulgak (br) Kolik (oder Var. von → 1
topulgak) || kolik sancı (veya → 1 topulgak’ın bir varyantı)

1
tur- stehen, sich aufhalten, verweilen, innehalten, bleiben, wohnen || durmak, bulunmak,
ara vermek, kalmak, oturmak, ikâmet etmek;
(mit Abl.) sich erheben || (ayrılma hâliyle)
kalkmak, çıkmak; bestehen || var olmak; einstehen (für j-n) || (birisi için) kefil olmak; (mit
Abl.) entstehen aus || (bir şeyden) meydana
gelmek; ausstehen || eksik olmak; Hilfsverb:
ständig tun, dabei sein, etwas zu tun || yardımcı fiil: sürekli yapmak, orada bulunmaya devam etmek eylemeylem
tur- ornan- sich aufhalten2, verweilen2 || durmak2
tur- säril- verweilen2, innehalten2 || durmak2, ara vermek2 eylemeylem
turguluk oron Aufenthaltsort || ikametgâh

1
tura Leben, Atem, Ausatmung || hayat, yaşam, nefes, soluk, soluk verme ?????????? ekekekekek

2
tura Schild, Befestigung || kalkan, tahkimat, hisar (s./bk. Mo. tura)

3
tura Dorf, Ortschaft || köy, kasaba (s./bk. Mo. tur-a)
tura sozak Dorf2 || köy2

turala- (br) befestigen || takmak, bağlamak eylemeylem
turalan- befestigen || takmak, bağlamak

turalıg Lebewesen || canlı varlık

turalim ~ tur(a)lim << Skt. durālabhā Alhagistrauch (Alhagi sp.) (auch Äquivalent von Skt.
yāsaka und durālabhā) || Aguldikeni (Alhagi sp.) (Skt. yāsaka ve durālabhā’nın da eş değeri)

turanč Frieden, Ruhe || barış, huzur, sükûnet
turančsız ruhelos || huzursuz, rahatsız
turančsızın (adv.) ruhelos || huzursuz, rahatsız

turaŋgama << Skt. dūraṃgamā die weit Schreitende (Bez. der siebten Bhūmi) || uzağa adım atan (yedinci Bhūmi’nin adı)

turasız leblos || cansız, ruhsuz

1 turgak amTagediensttuender Aufseher, Wächter || gündüz görevli gözetmen, bekçi (s./bk. MMo. im Pl. turqa’ut)

turgınča unmittelbar, sogleich || hemen, derhâl

turgınča ara unmittelbar, sogleich || hemen, derhâl (→ turgınčara) adv

turgınčara unmittelbar, sogleich || hemen, derhâl (→ turgınča ara) adv

turgok (tib) Bed. unklar || manası belirsiz

1
turgur- hervorrufen, entstehen lassen, erwecken, richten (auf), erregen || neden olmak,
doğurmak, oluşturmak, yaratmak, yöneltmek; errichten, aufstellen, erbauen || koymak, yer-
leştirmek, inşa etmek; (Gesetz) erlassen || hüküm vermek; festlegen, etablieren || saptamak, yerleştirmek; (Wunder) vollbringen ||
(harikalar) yaratmak; (ein Opfer) darbringen || (kurban) etmek; züchten || yetiştirmek; beruhigen, bezähmen || yatıştırmak, terbiye
etmek, egemen olmak; sich setzen lassen || yerleştirmek; anhängen || asmak eylemeylem
turgur- ornat-
turgur- ögrät- züchten und dressieren || yetiştirmek ve terbiye etmek

turgurdačı Züchter, Dompteur || yetiştirici, hayvan terbiyecisi

turgurdačı ögrätdäči Dompteur2, Züchter2 || hayvan terbiyecisi2, yetiştirici2

turgurgu Errichten, Einrichtung || dikme, kurma, tesis etme

turgurmak Etablierung, Aufstellung, Hervorbringung, Erzeugung || yerleştirme, meydana çıkarma, yaratma, üretim, teşekkül

1
turı schlecht, abstoßend || kötü, iğrenç; bitter || acı; Feind || düşman; Streit || kavga
turı turkı kılınčlıg || kötü2 işli, iğrenç2 işli
tuurı turuš Streit2 || kavga2

turıt- schüchtern sein || çekinmek eylemeylem
turıt- turkıglan- schüchtern sein2 || çekinmek2

turıtmak yanmak Schüchternheit2 || çekinme2

turıtmaksız köŋül Selbstvertrauen || itimadı nefis, kendine güvenme

turıtmaksız köŋüllüg ungehemmt || serbest, çekinmeden, rahatça adv

turıtmaksız turkıglanmaksız köŋül nicht gehemmte und nicht schüchterne Gesinnung || serbest ve çekingen olmayan zihniyet

turk Länge, Breite, Ausdehnung || uzunluk,
genişlik, genişleme; Entfernung || uzaklık; entfernt || uzak (s./bk. Mo. turuγ)

turkaru stets, ständig, immer, andauernd
(auch Äquivalent von Skt. nitya°) || her zaman, daima, sürekli, devamlı (Skt. nitya°’nın da eş değeri) (s./bk. Mo. turqaru) adv

turkaru kolulayur čıngarur körür bilig || sürekli muhakeme eden2 ve inceleyen bilgi

turkaru nom tilgänin ävirgükä köŋül öritmiš || sürekli öğretinin tekerleğini çevirme düşüncesini uyandırmış

turkaru tägzinü tur- sich ständig drehen || sürekli dönüp durmak eylemeylem

turkarukı ständig befindlich || sürekli olan, daim olan
turkarukı čog ständiger Glanz || sürekli parlaklık

turkıg Furcht, Furchtsamkeit || korku, korkaklık

turkıglan- schüchtern sein || çekinmek eylemeylem

turkıglanmaksız ohne Schüchternheit || çekinmesiz, çekingenliksiz, utanmasız, korkusuz

turkınč Scheu, Schüchternheit || korku, çekingenlik

turkınča (adv.) in der Höhe von … || (… -nın) boyunda

turkun still, stehend (auch Äquivalent von Skt.
stimita) || durgun, sakin (Skt. stimita’nın da eş değeri)

turkuk Längsbalken|| uzunlamasına kiriş

turkuru längs || uzunlamasına 1 adv

1
turma Rettich, Rübe || turp, Japon turpu, beyaz turp, şalgam (s./bk. Mo. turma)
turma kalva Rüben und Gemüse || turp ve sebze

turmak Entstehung, Sicherheben || teşekkül,
ortaya çıkma, oluşma, oluşum; Verweilen,
Leben, Stehen || durma, kalma, yaşama, ayakta durma; Bestehen, Beharren (Skt. sthiti) || var
olma, direnme (Skt. sthiti); Äquivalent des ersten Jian chu man ᔪ jian || birinci Jian chu man ᔪ jian’ın eş değeri
turmak käväk ärtmäk Bestehen, Schwächung und Vergehen || var olma, zayıf düşme ve kaybolma

1
turmaklıg mit Verweilen || durmalı

turmaksız ohne Entstehung, Nichtentstehen-
|| var olmasız, oluşmasız, teşekkülsüz, var o lmama …; ruhelos, nicht ruhend || huzursuz
turmaksız törölüg šlok || var olmama kanunu mısrası, teşekkülsüz kanunun dizesi

turmaz Nichtverweilen, Nichtinnehalten || durmama
turmaz särilmäz Nichtverweilen2, Nicht-innehalten2 || durmama2

turmık Name einer Pflanze || bir bitkinin adı 1

turmıš stehend, unbeweglich (auch Äquivalent von Skt. sthira) || duran, durmuş, hareketsiz (Skt. sthira’nın da eş değeri)

turu ständig, immer || daima, sürekli, her zaman adv
turu turu täglich, immer mehr || günlük, gündelik, gittikçe fazla

1
turug rein, klar || temiz, arı, duru; ruhig, abgeklärt || sakin, berraklaşmış
turug örüg amıl ruhig2 und friedlich, ruhig3 || sakin2 ve huzurlu, sakin3 yeri, durak; Heimstatt|| mesken, konut

2
turug lebendig || canlı, diri; Verhalten, Manieren || davranış, görgü, adabımuaşeret;
Zustand || hal, durum; Verweilort || durma
yeri, durak; Heimstatt|| mesken, konut

turuglug zum Verweilort gehörig || durma yerine ait, duraklı

turugsa- sich (auf einem Berg, d. h. in der
Einsamkeit) aufhalten wollen (wie ein buddh.
Mönch), verweilen wollen || (bir Budist rahip gibi dağda, yani, inzivada) kalmak istemek, durmak istemek eylemeylem

1
turuk- anhalten, zum Stillstand kommen || durmak, ara vermek, duraklamak, mola vermek eylemeylem

turul- beruhigt sein, abgeklärt sein || sakin olmak, sakinleşmiş olmak, durgun olmak, durulmak, berraklaşmak eylemeylem
turul- amrıl-
turul- yaval-

turulma Entstehung || teşekkül, meydana gelme, oluşma
turulmak Abgeklärtheit || soğukkanlılık, durgun olma, sakinleşme; Beharren || direnme, tutturma

turultur- beruhigen, bezähmen, zähmen, disziplinieren || sakinleştirmek, rahatlatmak,
zaptetmek, uysallaştırmak, disipline etmek; zur Ruhe bringen, zum Halten bringen ||
rahatlatmak, durdurmak; sich klären lassen, klären || berraklaştırmak, temizlemek; niederdrücken || bastırmak eylemeylem

turum Zustand (?) || durum (?)

turum ara sogleich, sofort || hemen, derhâl

turumtay eine Falkenart (Zwergfalke o. ä.) || bir doğan türü (bozdoğan vb.)

turunčsuz fortwährend, unaufhörlich || aralıksız

turur Stehen || durma

1
turuš Kampf, Konfrontation, Streit || savaş, muharebe, mücadele, yüzleşme, kavga
turuš tötüš Kampf2, Konfrontation2, Streit2 || savaş2, muharebe2, mücadele2, yüzleşme2, kavga2

2
turuš Stellung, Wuchs || durum, duruş, boy; Haltung, Einstellung || davranış, tutum, düşünüş; Leben || yaşam, hayat

1
turuš- sich widersetzen, konfrontiert sein ||
direnmek, karşılaşmış olmak, karşı karşıya gelmiş olmak eylemeylem

2
turuš- leben || yaşamak eylemeylem

turuščı Ankläger, Gegner || davacı, karşıt

turušugsuz ohne Widerstand, ohne Konfrontation || direnmesiz, direnişsiz, yüzleştirmesiz eylemeylem

1
turya Kranich || turna (→ turña)
turña kuš (r) Kranich || turna

2
turya < Skt. tūrya Musik || müzik

tusalaš- einander nützen || birbirinden yararlanmak eylemeylem

tusu Nutzen, Vorteil, Gewinn || fayda, yarar, kâr, kazanç (s./bk. Mo. tusa)

tusul- nützen, nützlich sein || yaramak, yararlı olmak
tusul- kutad- nützlich sein und Glück bringen || yaramak ve şans getirmek eylemeylem

tusula- nützlich sein || yaramak, yararlı olmak (s./bk. Mo. tusala-)
tusula- k(ä)rgäklä- nützlich und notwendig sein || yararlı ve gerekli olmak eylemeylem

tusulug mit Nutzen, nützlich || faydalı, yararlı
tusulug mäŋilig mit Nutzen und Freude || faydalı ve sevinçli

tusuluk (m)Ort des Nutzens, Heilstätte, Nützlichkeit || faydanın yeri, şifa yurdu, faydalılık, yararlılık

tususuz nutzlos, ohne Nutzen || faydasız, yararsız

1 tuš ebenbürtig, gleichkommend || eşit, denk,
eşit olan; Gegenüber, Gefährte, Genosse || eş, arkadaş; Äquivalent, Gleichwertigkeit || eş
değer, muadelet; Zusammentreffen, Stelle des Zusammentreffens || karşılaşma, buluşma; Rang || rütbe, paye

tuš bol- zusammentreffen || karşılaşmak, buluşmak eylemeylem
tuš käl- übereinstimmen || uymak, uygun düşmek
tuš käzig Rangordnung || koram, sıralama düzeni
tuš kıl- zusammenführen || kavuşturmak
tuš täŋ Äquivalent2 || eş değer2
tuš tulum bol- begegnen2 || rastlamak2, başına gelmek2

2
tuš Zeit, Moment, Gelegenheit, Zustand, Stadium || zaman, an, fırsat, durum, safha, devre (→ 1 tuuš)
tuš tuš sayu bei jeder Gelegenheit || her vesile ile
tušında ärkän wenn man … ist || … -da iken 3

tuš- begegnen, treffen (auf), zusammentreffen
(mit), (von etwas) betroffen sein || rastlamak, buluşmak, karşılaşmak, (bir şeye) uğramak (s./bk. Mo. tus-) eylemeylem
tuš- sokuš- begegnen2, zusammentreffen2 (mit) || rastlamak2, buluşmak2, karşılaşmak2
tuš- tapıš- begegnen2, zusammentreffen2 (mit) || rastlamak2, buluşmak2, karşılaşmak2

tuša käl- zufällig kommen, gerade treffen || tesadüfen gelmek, tesadüfen karşılaşmak adv

tušab < Neupers. dūšāb ein aus Weintrauben
oder anderem Obst hergestellter Sirup || üzüm veya başka meyveden yapılmış şurup

tušdakı bei Gelegenheit || fırsattaki; im Prozess || süreçteki

tušgar- veranlassen zu treffen, treffen lassen || buluşturmak, karşılaştırmak eylemeylem
tušgarmak Treffenlassen || buluşturma

1
tušgur- veranlassen zu treffen, zielen || buluşturmak, isabet ettirmek, nişan almak eylemeylem
tušguru tart- zielen, (auf j-n) anlegen || nişan almak
tušguru tokı- treffen || isabet etmek

tušık- involviert sein || ilgili olmak, istemeden bulaşmış olmak; eitel sein || kibirli olmak eylemeylem

tušıkmak Eitelkeit || kibir, kibirlilik

tušlı (Postp.) gegenüber || (sontakı) karşıda,
karşı; gegenüberstehend, gegenüberliegend || karşıda duran, karşılıklı
tušlı körši gegenüber2 || karşıda2, karşı2 adv

tušlug den Verhältnissen entsprechend, mit
Gelegenheit (Skt. āvasthika) || durumlara göre, fırsatlı (Skt. āvasthika)

tušmak Begegnung, Zusammentreffen || karşılaşma, çakışma

tušsuz ohne Äquivalent, unvergleichlich || eş değersiz, eşsiz

tušuglı begegnend, entgegenkommend || karşılaşan, karşıdan gelen

1
tušul- zusammentreffen (mit) || (… -la) buluşmak eylemeylem

tušuš- treffen (auf), zusammentreffen (mit), antreffen || buluşmak, karşılaşmak, rastlaşmak; denken || düşünmek eylemeylem
tušuš- körüš- zusammentreffen2 (mit) || buluşmak2

tušušınta (Postp.) gegenüber von …, vor …, direkt … hinein || (sontakı) … karşısında, … önünde, direk … içerisine adv

tušušıntın (Postp.) gegenüber von …, vor … || (sontakı) … karşısında, … önünde

tušušmak Denken, Einfall || düşünme, düşünce,
fikir; Zusammentreffen (auch Bez. eines
Hexagramms) || buluşma, karşılaşma (bir heksagram adı olarak da)

tut verächtlich, verachtenswert, abstoßend,
erniedrigend || hor, alçak, aşağılık, iğrenç,
tiksindirici, küçük düşürücü; Niedriges, Gemeines, Verächtlichkeit || alçak bir şey, aşağılayıcılık
tut ayag (tib) verächtlich und schlecht || hor ve kötü
tut tulvı verächtlich2, verachtenswert2, schlecht2 || hor2, alçak2, fena2, kötü2
tut tulvı kudıkı verächtlich2 und niedrig || hor2 ve alçak

1
tut- halten, fangen, packen, ergreifen, auffassen, im Griff haben || tutmak, kapmak,
yakalamak, almak, algılamak, kavramak, püf
noktasını bilmek; sich aufhalten || oturmak,
ikamet etmek; nehmen, hüten, bewahren ||
almak, saklamak, muhafaza etmek; annehmen,
akzeptieren || kabul etmek, onaylamak; bei
sich tragen || üstünde taşımak; aufrecht halten, zusammenhalten || korumak, kollamak,
birbirine bağlı olmak; halten für || zannetmek, saymak; anrechnen || hesaba geçirmek;
(Miene) aufsetzen || (eda, tavır) takınmak; (Text) im Kopf behalten, überliefern || (metni)
aklında tutmak, başında tutmak, aktarmak; (Weg) einschlagen || (yol) tutmak; (Steuern
usw.) abliefern || (vergi vs.) vermek; (Gestalt) annehmen || (şekil) almak; (Rat) befolgen ||
(sözü) tutmak, dinlemek; (Freunde) finden || (arkadaş) bulmak; (mit Reflexivpronomen)
sich zusammenreißen || (dönüşlük zamiri ile birlikte) kendini toparlamak; (ins Auge) fassen, wahrnehmen, erfassen || (göze) almak, (göz) önüne almak, idrak etmek, algılamak; überprüfen, untersuchen || muayene etmek, araştırmak, incelemek; sich annehmen || sıyanet etmek, korumak; (Saat) ausbringen || (ekin) ekmek; (mit nom) glauben an (die … Lehre) || (nom ile birlikte) (öğretiye) inanmak; Postverb für die durative Aktionsart || sürerlik eylemi eylemeylem

tuta in Bezug (auf), im Hinblick (auf), was … angeht, gemäß … || dair, (ile) ilgili olarak, … gelince, … göre adv

1
tuta- verächtlich machen, schmähen,
beschimpfen, erniedrigen || horlamak, hakaret etmek, sövmek, alçaltmak, aşağılatmak; kritisieren, tadeln || eleştirmek, kınamak eylemeylem

1
tuta- verächtlich machen, schmähen,
beschimpfen, erniedrigen || horlamak, hakaret etmek, sövmek, alçaltmak, aşağılatmak; kritisieren, tadeln || eleştirmek, kınamak eylemeylem
tuta- sök- schmähen2, beschimpfen2 || küfretmek2, hakaret etmek2, sövmek2
tuta- sök- er- kına- schmähen4 || hakaret etmek4; kritisieren4, tadeln4 || eleştirmek4, kınamak4

tutagan verächtlich machend || horlayan

tutamak Verächtlichmachen, Erniedrigen || horlama, alçaltma, aşağılatma
tutamak kınamak Verächtlichmachen und Bestrafen || horlama ve cezalandırma
tutamak sikämäk Erniedrigen und Urinieren || alçaltma ve işeme zeynep

tutat- verachtet werden || hor görülmek, küçümsenmek, aşağılanmak eylemeylem

tutča << Skt. tvaca Zimtrinde (Cinnamomum
cassia BLUME) || Çin tarçını (Cinnamomum cassia BLUME)

tutčı stets, ohne Unterlass, ständig, ununterbrochen || daima, aralıksız, sürekli, durmadan adv
tutčı yisdim ununterbrochen2 || durmadan2 adv
tutšı üzüksüz stets2, ohne Unterlass2, stets und ohne Unterbrechung || daima2, aralıksız2, sürekli2, sürekli ve aralıksız adv

tutdačı Besessenheitsdämon || tutku şeytanı;
wahrnehmendes Subjekt (Skt. grāhaka) || algılayan özne (Skt. grāhaka)

tutdara << Skt. tuttāre heilige Silben || kutsal heceler

tutdur- zusammenstellen lassen, kompilieren
lassen || bir araya koydurmak, tutturmak,
derlettirmek; behalten || tutmak; erfassen
lassen || tutturmak; veranlassen (eine Lehre) anzunehmen || (bir öğretiyi) kabul ettirmek eylemeylem

tutgan Packer (dämonisches Wesen) || yakalayan (şeytani varlık); Greifvogel || yırtıcı kuş

tutgun Gefangener || tutuklu, esir

tutınčlıg erfassbar (?) || idrak edilebilir (?)

tutka Griff, Gegenstand || sap, nesne 1

tutmač Nudeln, Nudelgericht || makarna, makarna yemeği, tutmaç

tutmak Ergreifen, Umfassen, Einhalten (von
Geboten), Erhalten, Bewahren || kapma, tutma,
kuşatma, ihtiva etme, muhafaza etme, saklama; Sichannehmen || sıyanet etme, koruma;
Besessenheit (Skt. graha) || tutku, düşkünlük
(Skt. graha); Verabreichen || teslim etme;
Äquivalent des sechsten Jian chu man ว zhi ||
altıncı Jian chu man ว zhi’nin eş değeri; (als
Hilfsverbalnomen) ständiges Tun || (yardımcı isim fiil olarak) devamlı yapma

tutmaklıg Haltens-, durch Festhalten gekennzeichnet || tutma …, tutmalı
tutmamak Nichtergreifen, Nichthalten || tutmama, kapmama

tutrok was man im Gedächtnis behält, Lehre,
Disziplin || akılda tutulan şey, öğreti, disiplin;
Stütze || destek, dayanak; Dhāraṇī, Zauberformel || Dhāraṇī, sihirli formül, büyü formülü;
Halter || destek, tutacak; Vorsteher || müdür, direktör, reis ekekekekek ??????

tutsuk- gefasst werden, ergriffen werden, gepackt werden, festgesetzt werden || tutulmak, yakalanmak, hapsedilmek eylemeylem

1
tutug haftend, gehemmt || tutuk; Hindernis ||
engel, zorluk; Zurückhaltung, Hemmung ||
çekingenlik, tutma, tutukluk; Bindung, Anhaftung || yapışma, bağ; Familie || aile; Pfand || rehin, depozit (s./bk. Mo. tutuγ)

2
tutug Tadel, Kritik, Beschimpfung || azar,
kınama, eleştiri, tenkit, hakaret
tutug söküš Tadel2, Kritik2, Beschimpfung2 || azar2, kınama2, eleştiri2, tenkit2, hakaret2

tutuglan- behindert werden, verhüllt werden || engellenmek, durdurulmak, örtülmek, tutuklanmak eylemeylem

1
tutuglug mit Hemmnissen, haftend, mit Haftung || engelli, tutuklu

2
tutuglug … haltend || … tutan

tutugma Anhänger (einer Religion oder Lehre) || (dinin veya öğretinin) müridi

tutugsuzın (adv.) ungehindert, ungehemmt || engelsiz, rahat, serbest

tutukmak Anhängen, Befürworten || taraftar olma

tutul- gehalten werden, zurückgehalten werden, festgehalten werden || tutulmak; erfasst
werden, ergriffen werden, verstrickt sein || kavranmak, yakalanmak, karıştırmış olmak; enthalten sein, einbegriffen sein || içermek,
içinde olmak; zählen (als …) || (… olarak) saymak adv eylemeylem
tutul- san- zählen2 (als …) || (… olarak) saymak2

tutuldačı was festgehalten wird = Objekt (Skt. grāhya) || sıkı tutulan şey = obje (Skt. grāhya

tutuldur- enthalten sein lassen, veranlassen
zurückgehalten zu werden || bir şeye dâhil etmek, kaçındırmak, tutturmak

tutulušmak Miteinanderverstricktsein, Inbegriffensein || birbirine bulaşmış olma, dâhil
olma; das gegenseitige Behindertwerden || karşılıklı engellenme

tutum eine Handvoll || avuç dolusu; Teil || parça, kısım

tutumlug mit Teilen, aus … Teilen bestehend || parçalı, … parçalardan oluşan

tutumsuz haltlos, schwer zu fassen || tutulmaz, sebatsız, tutulması zor

tutumsuzın (adv.) unablässig, unaufhörlich || durmadan, durmaksızın, sürekli, aralıksız

tutun- sich nehmen || tutunmak; sich halten
(an) || itaat etmek; belegt sein, blockiert sein ||
tutulmuş olmak, bloke olmak; behindert werden || engellenmek, alıkonulmak; (Stern, Himmelskörper) sich verfinstern || (yıldız, gök
cismi) kararmak; (Aufenthalt) nehmen || oturmak eylemeylem

tutunčsuz unfasslich, nicht zu erfassen, unerreichbar, ohne Ergreifen || anlaşılmaz, erişilmez, ulaşılmaz, tutulmaz; nicht verfinstert ||
kararmaz; das Unerreichbare || ulaşılmaz şey

tutur- begreifen lassen || idrak ettirmek, tutturmak; bewachen lassen || bekçilik ettirmek eylemeylem

tuturkan Reis (auch Äquivalent von Skt. śāli) ||
pirinç (Skt. śāli’nin de eş değeri) (s./bk. Mo. tuturγa(n))

tuturkan- für wertlos erachten || değersiz bulmak eylemeylem

tuturkančıg verachtenswert || aşağılık, alçak ekekekekek ???????

tutuš Haften || yapışma, tutuşma; Streit || kavga
tutuš k(ä)riš Streit2 || kavga2

tutuš- einander fassen, sich fassen || birbirini
tutmak, tutuşmak; (Freunde) gewinnen || (arkadaş) kazanmak; sich vereinigen || birleşmek,
uzlaşmak; (Haare) verfilzt sein || (saç) keçeleşmiş olmak; an Krämpfen leiden (?) || kramp acısı çekmek (?) eylemeylem

tutušlug gehalten (durch die Fürsorge des
Kaisers), mit Halten || (hükümdarın hizmeti
aracılığıyla) birbirine tutunmuş olan, tutuşmuş olan, tutuşmalı

tutuštur- verbinden lassen || bağlatmak, tutuşturmak eylemeylem

tutuz- || teslim etmek, bırakmak, tahsis etmek, emretmek, emanet bırakmak, emanet etmek, tembih etmek eylemeylem
tutuzu ber- vertrauensvoll übergeben, anvertrauen || güvenerek vermek, emanet etmek

tutuzug Überantwortung, Instruktion || teslim, talimat
tutuzug bitig Instruktionsschreiben || talimat yazısı ekekekekek

tutuzuš- einander anvertrauen || birbirine emanet etmek, birbirine güvenmek eylemeylem

tutyak Anhaften, Sichanklammern (Skt. upādāna) || yapışma, sarılma, iyice yapışma (Skt. upādāna) ekekekekek ??????

tutyaklan- haften, anhaften || yapışmak, yapışık kalmak eylemeylem
tutyaklan- yapšın- haften2 || yapışmak2

tutyaklıg mit Anhaften, anhaftend, Anhaften- || yapışmalı, yapışan, yapışma …
tutñaklıg kulŋa Zweig des Anhaftens (Metapher) || yapışma dalı (mecaz)
tutyaklıg tutyaksız mit und ohne Anhaften || yapışmalı ve yapışmasız

tuu-šıŋ < Chin. 䜭ⴱ du sheng (Yuan: tu ʂəŋ˘)
zentrale Abteilung für Staatsangelegenheiten || devletle ilgili hususlar için ana bölüm

tuvır- fest werden (Eis) || (buz) katılaşmak, sertleşmek eylemeylem

tuvuš Zischen || tıslama, cızırdama
tuvuš ün zischendes Geräusch || tıslama sesi

tuy- bemerken, erkennen, verstehen, wahrnehmen, realisieren, spüren, perzipieren ||
farkına varmak, fark etmek, anlamak, tanımak, idrak etmek, algılamak, duymak, sezmek eylemeylem
tuy- bil- erkennen2, verstehen2 || anlamak2, bilmek2, farkına varmak2
tuy- oŋar- erkennen2, verstehen2, wahrnehmen2 || anlamak2, bilmek2, farkına varmak2, algılamak2
tuy- tetiglä- erkennen2 || tanımak2

tuyguluk Wahrzunehmendes, zu Realisierendes || algılanan şey, gerçekleştirilen şey

1
tuymak Erleuchtung, Erkenntnis (Skt. bodhi)
|| aydınlanma, bilgi (Skt. bodhi); Verständnis ||
ilham, anlayış, kavrayış; Erkennen, Bewusstsein || idrak etme, anlama, bilinç

tuymaz unverständig, uneinsichtig || anlayışsız, idrak etmeyen, akılsız, inatçı

tuytur- verstehen lassen, erkennen lassen || farkına vardırmak, idrak ettirmek eylemeylem

tuyu ganz, völlig || tamamıyla, tamamen adv
tuyu yapa ganz und gar || tamamıyla, yüzde yüz
tuyu yomkı ganz und gar || tamamıyla, yüzde yüz

tuyug Huf || toynak, tırnak
tuyuglug (r) mit Hufen || toynaklı

tuyuk verschlossen, nicht offen (für etwas)
(scil. Bewusstsein) || kapalı, (bir şeye) açık değil (yani, bilinç) ekekekekekekekek

tuyul- erleuchtet werden || aydınlatılmak, aydınlanmak eylemeylem

tuyumsuzın (adv.) unwillkürlich, plötzlich || istemeden, irade dışı, aniden, ansızın, birdenbire

tuyun- erwachen, erleuchtet werden, den Entschluss zur Erleuchtung fassen || uyanmak,
aydınlatılmak, aydınlanmaya karar vermek, aydınlanmak; bei Sinnen sein || aklı başında olmak; beichten, bekennen, bereuen || itiraf
etmek, günah çıkarmak, pişman olmak eylemeylem

tuyunu tükätmäk das vollkommene Verstehen || mükemmel kavrama adv

tuyunmak Erleuchtung, Einsicht, Erkenntnis,
Begreifen (Skt. bodhi) || aydınlanma, kavrama, anlayış (Skt. bodhi)

tuyunmak bölökiŋä eyin č(a)hšap(a)t || aydınlanma bölümüne uygun ahlak

tuyuntačı Erwachender, die Erleuchtung Realisierender || uyanan, aydınlanma gerçekleştiren

tuyuntur- erleuchten, zur Erleuchtung bringen || aydınlatmak eylemeylem

tuyununčsuz unfassbar, unbegreiflich, nicht
zu verstehen, unergründlich || kavranamaz,
anlaşılmaz, akıl almaz, dibine kadar varılamaz, anlaşılmaz, esrarlı

tuyur- verstehen lassen, erkennen lassen || farkına vardırmak, idrak ettirmek eylemeylem

tuyurka- bemerken || farkına varmak, fark etmek eylemeylem
tuyurkap körüp kod- bemerken und genau betrachten || farkına varmak ve tam olarak bakmak

tuyuz- wahrnehmen lassen, wissen lassen, zu
Gehör bringen || algılatmak, bildirmek, dinletmek, duyurmak; sich zu erkennen geben || kendini tanıtmak eylemeylem

tuz Salz, Speisesalz || tuz, sofra tuzu
tuz öläŋ Salz-Sumpf, Salz-See (mit Bezug auf den Lopnor-See) || tuz bataklığı, tuzlu bataklık, tuz gölü (Lopnor gölü ile ilgili olarak)

tuz- witzig sein || şakacı olmak eylemeylem

tuzak ~ tuz(a)k Falle, Schlinge || tuzak, ilmik
tuzak ur- eine Falle aufstellen || tuzak kurmak eylemeylem

tuzakčı Fallensteller, Trapper || tuzakçı
tuz(a)klamak Fallenstellen || tuzak kurma

tuzgu Wegzehrung || yol azığı; Geschenk, Gabe || hediye, armağan

tuzgučı Geschenkeverteiler (bei Hofe), Überbringer von Geschenken || (sarayda) hediyeci, hediye ulağı, hediye getiren

tuzgula- (als Geschenk) überreichen || (hediye olarak) sunmak
tuzgulayu elt- als Geschenk schicken || hediye olarak göndermek eylemeylem

tuzgulamak Überreichung || sunma, takdim etme

tuzlug witzig, charmant || şakacı, esprili, cazibeli; apart, schön || cazip, güzel azibeli; apart, schön || cazip, güzel
tuzlug yaraglıg apart2, schön2 || cazip2, güzel2

tuži < Chin. ነނ tu er (Spätmittelchin. tɦuə̆ri) Schlachter, Henker || kasap, cellat

tuž-tumb < Parth. dwjdwmb Skorpion (Sternzeichen) || akrep burcu

2
tüg Reduplikationssilbe || pekiştirme hecesi (s./bk. Mo. tüg)
tüg tümän viele zehntausend || on binlerce (s./bk. Mo. tüg tümen)
tüg tümän törlüg viele zehntausendfach || on binlerce kez, on binlerce türlü

1
tüg- knoten, verknoten || düğümlemek;
(Brauen, Stirn) runzeln, (Faust) ballen || (kaş,
alın) çatmak, (yumruk) sıkmak; (Kränze) binden, verbinden || (çelenk) bağlamak, bağlamak;
verknüpfen, zusammenfassen, zusammenfügen || birleştirmek, takmak, eklemek; (Handgesten = Skt. mudrā) vollziehen || (el kol
hareketi = Skt. mudrā) gerçekleştirmek eylemeylem

tügäklig mit (Zugtier) bespannt (Wagen) || koşum hayvanına bağlı (araba)

tügčük geknüpfter Stoff (?) || düğümlü kumaş (?)

tüglüg viel, zahlreich || çok, pek çok
tüglüg tümänlig viele zehntausend || on binlerce adv

1
tüglük System von Knoten || düğüm sistemi, düğümlük

tügmä Knoten || düğüm

tügök Verbindung, Knoten || bağlantı, birleşme, düğüm

tügöklüg geknotet || düğümlü, düğümlenmiş

tügün Knoten, Fessel, Bindung (für Skt. kleśa)
|| düğüm, köstek, kelepçe, bağ, bağlantı (Skt.
kleśa için); Körperwindung || vücut kıvrımı; übertr.: Geheimnis, geheime Methode || mecazi anlamda: sır, giz, esrar, gizli metot
tügün tutruk Knoten und Stütze || düğüm ve destek

tügünlüg ~ tügün(lüg) mit Bindung, mit Fesseln, mit Befleckung || düğümlü, kelepçeli, lekelemeli

1
tügüz Bez. eines Pferdes mit einer Blesse || alnında beyaz bir leke olan atın adı
tügüz at Pferd mit einer Blesse || alnında beyaz bir leke olan at

tükä- vollendet sein, beendet sein, zum Ende
kommen, am Ende sein, (Zeit) ablaufen, sich
erfüllen || bitmek, bitmiş olmak, tamamlamak,
sonuna gelmek, sonunda olmak, (zaman) dolmak, gerçekleşmek; aufgebraucht sein || bitmiş olmak; (Hilfsverb) endgültig geschehen
oder tun || (yardımcı fiil) kesinlikle gerçekleşmek veya yapmak eylemeylem

tükä- tüpük- am Ende sein2 || sonunda olmak2, bitmek2 eylemeylem

1
tükäl ~ tük(ä)l (adv.) vollkommen, vollständig,
gänzlich, heil || mükemmel, eksiksiz, tam,
tamamıyla, büsbütün, sağlam; intensiv || sıkı
bir şekilde, yoğun; (verneint) kaum || (olumsuz) hemen hemen … değil; Vollständigkeit || eksiksizlik (s./bk. Mo. tükel)
tükäl ayıt- intensiv befragen || sıkı bir şekilde sormak, iyice sormak eylemeylem
tükäl biti- vollständig kopieren || tamamen kopya etmek, (bir eserin) tamamının suretini çıkarmak
tükäl bütür- gänzlich vervollkommnen || tamamen tamamlamak
tükäl kıl- ausführen, durchführen || yerine getirmek, yürütmek, gerçekleştirmek
tükäl sözlä- detailliert berichten || ayrıntılı bir şekilde anlatmak adv
tükäl törlüg alle möglichen, alle insgesamt || her türlü, hepsi birden

tükällig (mit Dat.) versehen (mit) (auch Äquivalent von Skt. anvita), ausgestattet (mit),
(einer Sache) teilhaftig || (yönelme hâliyle) mücehhez, sahip olan (Skt. anvita’nın da eş
değeri), donatılmış; vollkommen || tamamen, mükemmel; bewandert || sahibi olmuş, bilgili

tükällig bütmiš kertü töz die gänzlich vollendete, wahre Natur (Skt. pariniṣpannasvabhāva) || tamamen bitmiş, gerçek cevher (Skt. pariniṣpannasvabhāva)
tükällig kıl- vollkommen machen || tamamen yapmak, eksiksiz yapmak; mit … ausstatten || … ile donatmak

tükämäk Zu-Ende-Kommen, Schwinden (auch
Äquivalent von Skt. nirodha) || bitme, kaybolma (Skt. nirodha’nın da eş değeri)

tükämäksiz unendlich, endlos || sonsuz, engin

tükämäz nicht ausreichend, ungenügend, insuffizient || yetersiz, eksik

tük(ä)n- (ver)schwinden || kaybolmak eylemeylem

tükänčü letzter || son, sonuncu

tükät- beenden, zu Ende führen, perfektionieren, vollenden, vervollkommnen, vollbringen
|| tamamlamak, bitirmek, tüketmek, mükemmelleştirmek, yerine getirmek; als Hilfsverb:
endgültig tun, (die Handlung) beenden || yardımcı fiil olarak: kesin yapmak, (davranışı) bitirmek eylemeylem

tükäti ~ tük(ä)ti vollständig, zur Gänze, gänzlich || tamamen, bütünüyle, eksiksiz adv
tükäti išlä- vollständig erledigen || tamamen yapıp bitirmek eylemeylem

tükätinčsiz unendlich || sonsuz
tükätmäk Beendigung || bitirme, hitam; vollständiges Tun || tamamen yapma
tükätmäklig mit Beendigung, mit Vervollkommnung || bitirmeli, tamamlamalı

tükäy vollständig || eksiksiz ekekekekek adv ?????????

tükäyü extrem, stark, heftig || aşırı, güçlü, şiddetli ekekekekek

tüküz vollkommen || tamamen ekekekekek ???????????

tül Traum || rüya, düş
tül b(ä)lgüsi Traum-Omen, Traum-Bedeutung || rüya tabiri, rüya manası, rüya işareti
tül kör- träumen, einen Traum haben || rüya görmek eylemeylem
tül tüšä- träumen, einen Traum haben || rüya görmek eylemeylem
tülintä kör- in seinem Traum sehen, träumen || rüyasında görmek, rüya görmek
tülintä tüšä- in seinem Traum sehen, träumen || rüyasında görmek, rüya görmek eylemeylem

tüli < Mo. düli Mitte, mittlere Distanz || orta, ortalama mesafe
tüli at Pferd (für) mittlere Distanz || ortalama mesafe (için) at

tültäki im Traum erscheinend || rüyadaki

tültrün- geschlagen werden, sich schlagen ||
dövülmek, vurulmak; sich abplagen || eziyet çekmek, zahmet çekmek eylemeylem

tültür- schlagen, (Trommel) rühren || vurmak, (davul) çalmak eylemeylem

tülük Kraft, Macht, Gewalt || güç, kuvvet, kudret; Streben, feste Absicht (Skt. vyavasāya, abhisāra), Wunsch
|| çaba gösterme, niyet (Skt. vyavasāya, abhisāra), istek, arzu
tülük küč Kraft2, Macht2, Gewalt2 || güç2, kuvvet2, kudret2
tülükin katıglanmak Streben mit Macht || güçle çaba gösterme adv

tülüklän- spirituelle Kraft erlangen, kräftig sein || manevi güç kazanmak, güçlü olmak eylemeylem

tülüklänmäk Kraft, Energie || güç, enerji

tülüklänmäklig mit Kraft, mit Energie || güçlü, enerjili

tülüklüg mit Kraft, mit Gewalt, heftig || güçlü, kudretli, şiddetli

tülüksüz ohne Kraft, schwach || güçsüz, zayıf

tümä- schmücken, verzieren || süslemek, dekore etmek; bereiten, vorbereiten || hazırlamak eylemeylem

tümäg Schmuck, Verzierung, Ausstattung || süs, takı, süsleme, donatım, teçhizat
tümägetig Schmuck2, Verzierung2, Ausstattung2 || süs2, takı2, süsleme2, donatım2, teçhizat2

tümäglig geschmückt, mit Schmuck || süslenmiş, süslü

1
tümän < TochA tmāṃ zehntausend, unzählig
|| on bin, tümen, sayısız, sayılamaz (vgl./krş. TochB tmāne, tumane, tmane, Mo. tüme(n))

tümän b(ä)rä zehntausend Meilen || on bin mil
tümän kata zehntausend Mal || on bin kere
tümän törlüg zehntausendfach || on bin türlü
tümän tüg viele zehntausend || on binlerce

tümän- sich schmücken, geschmückt werden,
sich ausstatten mit || süslenmek, bir şeyle donanmak; (Heer) aufstellen || (ordu) mevzilemek, tertiplemek; Vorbereitungen treffen,
sich bereiten, sich bereit machen || hazırlanmak, (kendini) hazırlamak eylemeylem

tümäninč ~ tümän(i)nč niedrig, unbedeutend,
unterste(r, -s) || değersiz, önemsiz, en alt, en
aşağıdaki; als herabsetzende Selbstbezeichnung s. Sogd. RYPW || kendini değersiz göstermek için bk. Sogd. RYPW)
tümäninč tükänčü unterster und letzter || en alt ve son

tümänmäklig mit Geschmücktwerden, mit Ausstattung || süslenmeli, donatımlı

tümäntin in zehntausend || on binde tümäntin sıŋar in zehntausend Richtungen || on bin yönde

tümgä dumm, töricht, unverständig, unwissend || aptal, akılsız, budala, tecrübesiz,
bilgisiz, cahil; (Sinne) stumpf, stumpfsinnig,
schwerfällig || (duyu) hissiz, gabi, ağır; Dummheit, Torheit || aptallık, ahmaklık, delilik

tümgä ärkliglig mit stumpfen Sinnen (Skt. mṛdvindriya) || hissiz duyulu

tümgä ärmäz frei von Dummheit || aptal değil

tümgä biligsiz mürki dumm3, töricht3, unwissend3 || aptal3, akılsız3, budala3, tecrübesiz3, bilgisiz

tümgä indirilıg tınlaglarka eyin käzigčä bıšurunup tuyunguluk nom
|| budala duyu organlı varlıklara sıraya göre uygulanan ve anlaşılan metin

tümgä kogšak biliglig dumm und töricht || aptal ve akılsız

tümgä müntrük dumm2, töricht2 || aptal2, akılsız

tümgär- verdummen, dumm werden || aptallaşmak eylemeylem

tümgäsiz nicht dumm, nicht töricht || aptal değil, akılsız değil

1
tün Nacht (auch Äquivalent von Skt. vāśurā) ||
gece (Skt. vāśurā’nın da eş değeri); nachts || geceleyin, geceleri

tün kararıg Nacht und Finsternis || gece ve karanlık

tün kün tı tutčı Tag und Nacht und ständig2 || gece gündüz ve sürekli2

tün kün uzatı Tag und Nacht, (also) ständig || gece gündüz, (yani) sürekli

tün yarımı Mitternacht || gece yarısı
tünin künin Tag und Nacht || gece gündüz
tünli künli nachts und tagsüber, Nächte und Tage || gece ve gündüz, geceleyin ve gündüzün, geceler ve günler

2
tün gestern || dün, bir önceki gün

tün tünlä gestern Nacht || dün gece

tünä- übernachten, nächtigen, die Nacht verbringen, rasten, wohnen, sich aufhalten ||
gecelemek, konaklamak, yatmak, mola vermek, oturmak, kalmak, bulunmak eylemeylem

tünä- tın- rasten2, nächtigen2 || gecelemek2, konaklamak2, yatmak2 eylemeylem

tünä- yat- wohnen2, sich aufhalten2 || oturmak2, kalmak2, bulunmak2 eylemeylem

tünägü Nächtigen, Übernachten, Rasten || geceleme, konaklama, mola verme
tünägü oron Lager, Nachtlager, Quartier || kamp, yatak, konak yeri

tünägülük Aufenthaltsort, Lager-, Wohn- || ikamet yeri, kamp …, oturma …
tünägülük oron Wohnort, Rastplatz, Lager || oturma yeri, ikametgâh, kamp

1
tünäk dunkler Ort, Gefängnis || karanlık yer, hapishane, cezaevi; Aufenthaltsort || ikamet yeri, ikametgâh, oturulan yer

tünämämäk (mit birlä birgärü) Nichtgemeinsam-die-Nacht-Verbringen (mit) ||
(birlä birgärü’yle birlikte) (biriyle) geceyi geçirmeme

tünär- verfinstert sein, sich verfinstern, sich
verdunkeln, dunkel sein (Horizont der Erkenntnis), dunkel werden || (anlayışın ufku) kararmış olmak, kararmak, karanlık basmak eylemeylem

tünär- karar- dunkel werden2, sich verfinstern2, sich verdunkeln2 || karanlık basmak2, kararmak2

1
tünärig finster,dunkel || ışıksız, karanlık; Dunkelheit, Finsternis || ışığı olmayan, karanlık
tünärig karaŋu Dunkel2 || karanlık2
tünärig tamu finstere Hölle || karanlık cehennem
tünärig yiltizi (m) das finstere Prinzip || karanlık prensip

tünärigräk dunkler, finsterer || daha karanlık
tünärmäz sich nicht verfinsternd, sich nicht verdunkelnd || kararmaz

tünät- übernachten lassen, j-n für die Nacht unterbringen || konaklatmak, geceletmek eylemeylem

tünčülä (adv.) in der Nacht || geceleyin ekekekekekek ?????????

tündäki in der Nacht stattfindend || gecedeki
tünki gestrig, vorherig || dünkü, bir önceki

tünki tünlä gestrige Nacht || dün gece

tünki tünläki zur gestrigen Nacht gehörig || dün geceki

1
tünlä nachts (auch Äquivalent von Skt. rātrau)
|| geceleyin, geceleri (Skt. rātrau’nun da eş değeri)

tünläki zur … Nacht gehörig, nächtlich || geceki; gestrig || dünkü
tünläki karaŋgu nächtliche Finsternis || geceki karanlık, gece karanlığı

tünläsintä nachts || geceleyin, geceleri

tünlük Nacht || gece; für eine Nacht || bir gecelik

tüntäki in der Nacht || gecedeki

tüŋdi (br) fort-, weg- || ileri …
tüŋdi bar- fortgehen, weggehen || gitmek, ayrılmak adv ??????????

tüŋlük Fenster, Rauchloch, Öffnung, Fensterbogen || pencere, baca, ağız, pencere kenarı kıvrımı
tüŋlük üti Rauchloch, Rauchfang || baca
tüŋlük yiki Fensterritze || pencere aralığı

tüŋür Verwandter, jemand, der zum Clan der
Ehefrau gehört, Verschwägerte, Schwiegervater oder -mutter || dünür, akraba, kaynata veya kayınbaba; verwandt || akraba, hısım

tüŋür böšük Verschwägerte2 || dünür2
tüŋür böšük iši Hochzeit2, Heirat2 || düğün2

1
tüp Reduplikationssilbe || pekiştirme hecesi
tüp tüz ganz ebenmäßig, vollkommen gleichmäßig, absolut || dümdüz

tüp tüz adırtsız bir täg ganz ebenmäßig, unterschiedslos und gleich || dümdüz, farksız ve benzer

tüp tüz ärksinmäk köŋül ganz ebenmäßige Souveränität || dümdüz egemenlik

tüp tüz täp täŋ tüzülmäklig köŋül || dümdüz ve tamamen eşit soğukkanlılık

2
tüp Boden, Grund, Wurzel (auch Äquivalent
von Skt. mūla) || yeryüzü, toprak, yer, kök (Skt.
mūla’nın da eş değeri); Plinthe || kaide, sütun
ayaklığı; Fundament, Grundlage Basis, Grundprinzip || temel, esas, ana prensip; (Baum) Fuß || (ağaç) dib(i); Extrem || mübalağa, aşırılık
tüp yıltız Wurzel2, Grund2 || kök2, temel2
tüp yıltız beš yeell(ä)r fünf Grund2-Winde || beş temel2 rüzgâr

3
tüp Spitze, Gipfel, Grenze, Endpunkt, Extrem
|| tepe, zirve, uç, doruk, sınır, son, son nokta, aşırı uç; letzte(r, -s) || en son, sonuncu tüp üzlünčü Endpunkt2, Grenze2 || son nokta2, sınır2 adv

tüpgär- durchdringen || nüfuz etmek, tamamıyla anlamak eylemeylem

tüpgärinč gründlich || sağlam, kapsamlı ekekekekekek ?????????? adv

tüpgärü gründlich || sağlam, kapsamlı, iyice, özenle; tiefgehend || derinden adv
tüpgärü aya- tiefgehend verehren || derinden hürmet etmek, derin saygı göstermek
tüpgärü bil- gründlich verstehen || çok iyi anlamak
tüpgärü ırak bar- in die äußerste Ferne ziehen || çok uzaklara kadar yayılmak
tüpgärü tuymıš Der gründlich Erleuchtete (Buddhaname) || tamamen aydınlanmış

tüpi Schneesturm || kar fırtınası, tipi

tüpinsiz ohne Ende (?) || sonsuz (?)

tüpintä schließlich, am Ende || nihayet, sonunda

tüpir- stürmen, stürmisch sein || fırtına çıkmak, fırtınalı olmak; umhertreiben, herumwirbeln (Wind) || (rüzgâr) uçurmak, savurmak eylemeylem

tüplä- (Stadt)gründen || (şehir) kurmak 1 eylemeylem

1
tüplüg als Bedingung habend, zum Grund
habend, mit Basis, eine Basis habend (in), mit
Sockel || şartlı, temelli, esaslı, kaideli; Basishaftes, Basis- || temelli bir şey, temel …; mit
Endpunkt (Äquivalent von Skt. °anta) || son noktalı (Skt. °anta’nın eş değeri
tüplüg tüpsüz Basishaftes und Basisloses || temelli ve temelsiz bir şey

tüpsirät- (einer Sache) die Basis entziehen || (bir şeyden) temel çıkarmak eylemeylem

1
tüpsüz bodenlos, ohne Basis || dipsiz, temelsiz; unauslotbar || sondalanamaz; Basisloses || temelsiz bir şey
tüpsüz täriŋ bodenlos tief || dipsiz derin
tüpsüz yok kurug ohne Basis und leer2 || temelsiz ve boş2

2
tüpsüz ohne Spitze, endlos || uçsuz, zirvesiz, sonsuz, tükenmez
tüpsüz kıdıgsız endlos2 || sonsuz2, tükenmez2

tüpük- vollendet sein, beendet sein, am Ende sein, zum Ende kommen || bitmiş olmak, son bulmak, bitmek eylemeylem
tüpük- alkın- beendet sein und aufhören, zum Ende kommen und schwinden || bitmek ve sona ermek, bitmek ve yok olmak
tüpükmiš kizläglig käzig die vollendete geheime Reihe || bitmiş ve gizli sıra

tüpükdür- vollenden, beenden || bitirmek, tamamlamak eylemeylem

tüpükmäk Vollendetsein, Vollendung, Aufhören || kemale erme, bitme
tüpükmäk alkınmak Aufhören2 || bitme2

tüpün niedrig || alçak, basık; (adv.) nach unten || aşağıya adv ekekekekekek üstün gibi herhalde
tüpün ınlıg mit niedrigen Höhlen || alçak mağaralı
tüpün yülüg bol- nach unten gewandt sein || aşağı dönük olmak

yülüg gegenüber, zugewandt || karşı, (… -ya) dönük; vereinigt, vereint || birleşik, birleşmiş adv
yülüg bol- zugewandt sein, (mit Dat.) begegnen, treffen (auf) || (yönelme hâliyle) dönük olmak, rastlamak, rast gelmek, tesadüf etmek
yülüg utru tur- (sich) gegenüber2 von … aufstellen || … -nın karşısına2 geçmek adv

tüpürä (adv.) gänzlich, vollständig || tamamen, büsbütün, tamamıyla tüpürmek + e zarf????? ekekekekek

tür- (Lippen) schürzen || (dudak) kaldırmak;
sich winden || kıvranmak; aufhäufen, anhäufen || yığmak; (Bild) entrollen, aufrollen ||
(resim) açmak, rulo yapmak, sarmak, dürmek, katlamak; sich sträuben, sich aufrichten || diken diken olmak, ürpermek eylemeylem
tür- bög- anhäufen2 || yığmak2
tür- ürpär- sich sträuben2, sich aufrichten2 || diken diken olmak2, ürpermek2
türä as- (Bild) entrollt aufhängen || (resim) açarak asmak
türä bögä kıl- kuvrat- anhäufen2 || yığmak2 eylemeylem

türgäk Bündel, Packen, Paket || demet, bohça, deste, paket

türgäklän- knoten, verknoten || düğümlemek, düğüm atmak eylemeylem

türgän < Mo. türgen Schneller, Fähiger, Kurier || kurye, ulak

1
türk ~ törk Kraft, Macht, Stärke || güç, kuvvet;
in der Blüte der Jugend befindlich, jugendkräftig (auch Äquivalent von Skt. taruṇa),
kräftig || gençliğinde olan, (Skt. taruṇa’nın da eş değeri), güçlü, yiğit (s./bk. Baktr. τορκο, δορκο, Mo. türüg)
türk küč Kraft2, Macht2, Stärke2 || güç2, kuvvet2
türk yigit äränlär
türk yigit küčlüg kösönlüg || gençliğinde olan2 ve güçlü2
türk yüräklig jugendkräftig und tapfer || yiğit ve yürekli

2
türk türkisch || Türk; Türkisch || Türk dili; unzivilisiert, nomadisch, barbarisch || vahşi,
medeni olmayan, göçebe (gibi), barbar; unzivilisiertes Volk || medeni olmayan halk

türkčä Türkisch, Altuigurisch || Türkçe, Eski Uygurca; türkische Version || Türkçe versiyonu

türklüg mächtig, herrschend, gebietend ||
kudretli, egemen, hâkim; Mächtiger || kudretli (kişi)

türksizin (adv.) unfreiwillig, unwillkürlich, gegen den eigenen Willen || mecburi, zorunlu

türksüz machtlos || kuvvetsiz; Machtloser || kuvvetsiz kişi

1 türt- reiben, verschmieren, salben, auftragen, einreiben || sürtmek, üstüne sürmek, merhem sürmek,
yaymak; quirlen || sıvıyı çalkalama aletiyle karıştırmak (s./bk. Mo. türči-) eylemeylem

2
türt- berühren || dokunmak, değmek, dürtmek

türtgü Salbe (auch Äquivalent von Skt. lepa) || merhem (Skt. lepa’nın da eş değeri)

türtüg verschmiert || sürülü

türtün- sich einreiben, sich salben || (merhem) sürünmek eylemeylem

türtüngü ~ türt(ü)ngü Salbe || merhem

1
tüš Frucht, Obst, Frucht- || meyve, yemiş,
meyve …; Resultat, Ergebnis, Wirkung, Effekt ||
sonuç, netice, etki, tesir; Belohnung, Vergeltung, Vergeltungs- || karşılık, mukabele,
ödül, mukabale …; Reifung || olgunlaşma; (Traum) Bedeutung || (rüya) mana; Gewinn,
Vorteil || kazanç, kâr, yarar; Ernte, Ertrag || mahsul, gelir, ürün; Zins || faiz adv
tüš ävin Frucht2 || meyve2
tüš ber- Frucht bringen, Resultat zur Folge haben || yemiş vermek, meyve vermek eylemeylem
tüš tart- Frucht (hervor)bringen, Resultat zur Folge haben || yemiş vermek, meyve vermek eylemeylem
tüš täm Frucht2, Resultat2, Wirkung2 (Skt. phala) || meyve2, netice2, etki2 (Skt. phala)

tüš utlı Frucht2, Resultat2, Reifung2, Vorteil2 || meyve2, netice2, olgunlaşma2, yarar2

tüš- fallen, herabfallen, herabstürzen || düşmek, aşağı düşmek; (vom Pferd) steigen ||
(attan) inmek; (Haare, Bart) ausfallen || (saç,
sakal) dökülmek; zusammenfallen, zusammenbrechen, sich niederlassen || yıkılmak,
çökmek, yerleşmek; (Blitz) einschlagen, niedergehen || (şimşek, yıldırım) düşmek; sich
stützen (auf) || dayanmak; sich hingeben || teslim olmak; (Kind) zur Welt kommen,
(Embryo, Plazenta) abgehen || (çocuk) dünyaya gelmek, (embriyon, plasenta, döl eşi)
düşmek; (Spur) sich einprägen, sich abzeichnen || (iz) bırakılmak, belirmek; degenerieren,
verloren gehen || yozlaşmak, dejenere olmak; zur Welt kommen || dünyaya gelmek; (Abbild) reflektieren, einfangen || (suret) yansıtmak eylemeylem

tüš- čošul- herabfallen2, niedergehen2 || düşmek2 eylemeylem
tüš- kamıl- zusammenfallen2, zusammenbrechen2 || yıkılmak2, çökmek2
tüš- yag- herabfallen2, herabregnen2 || düşmek2, yağmak2
tüš- yemrül- herabstürzen2 || aşağı düşmek2
tüšä yükün- sich niederwerfen || yere kapanmak, secde etmek

tüšä- träumen || rüya görmek eylemeylem

tüšämäk Traum || düş, rüya

tüši- < Mo. tüši- übertragen, überantworten || nakletmek, teslim etmek, tevdi etmek eylemeylem

tüšinä- sich niederlassen || yerleşmek, oturmak eylemeylem

tüšintä (Postp.) wegen, durch, kraft, vermöge,
infolge von … || (sontakı) için, aracılığıyla, vasıtasıyla, sayesinde, nedeniyle adv

tüšit- < Mo. tüši- übertragen, überantworten || nakletmek, teslim etmek, tevdi etmek eylemeylem

tüškačarlıg (tüškačar << Skt. duṣkaracaryā) Askese- || dünyadan el çekme …, münzevilik …

tüšlüg mit Obst, mit Früchten || meyveli,
yemişli; mit Vergeltung, mit Wirkung ||
karşılıklı, sonuçlu, etkili; mit Nutzen, etwas Nützliches || faydalı, faydalı bir şey
tüšlüg asıglıg
tüšlüg tamlıg mit Frucht2 || yemişli2
tüšlüg tıltaglar Ursachen, die … zur Folge haben || … sonuçlu sebepler

tüšlüg utlılıg kıl- sich (für eine Freundlichkeit) revanchieren2 || (bir iyilik için) karşılık2 vermek eylemeylem

tüšmäk Fallen, Zusammenfallen, Niedergang,
Herabfallen, Stürzen (auch Äquivalent von Skt. abhyavapāta) || düşme, çökme, çöküş, yıkılış,
yıkılma (Skt. abhyavapāta’nın da eş değeri); (Blitz) Einschlagen, Niedergehen || (şimşek, yıldırım) düşme
tüšmäk kamılmak Zusammenfallen2, Niedergang2 || çökme2, çöküş2, yıkılış2
tüšmäk taymak Herabfallen2 || düşme2

tüšmäklig Fallen- || düşme …
tüšmäklig yultuz Meteor || akanyıldız, meteor

tüšmäksiz nicht fallend || düşmeyen
tüšmäksiz törülüg mit nicht fallendem Prinzip (Skt. apatitatva) || düşmeyen prensipli (Skt. apatitatva)

tüšrök bunt, farbig, vielfarbig || çok renkli, renkli, rengârenk, alaca; das Bunte || çok renkli şey
tüšrök äsriŋü bunt2, vielfarbig2 || çok renkli2, rengârenk2, alaca2
tüšrök körklä bunt und schön || renkli ve güzel
tüšrök panlar bunte (Stein)tafeln (zum Eingravieren) || (yazı yazmak için) renkli (taş) levhalar
tüšrök ton buntes Gewand || çok renkli elbise
tüšrök užiklar bunte Schriftzeichen || renkli yazı işaretleri
tüšröktä tüšrök überaus bunt || rengârenk

tüšröklüg … farbig, mit Farben || … renkli, renkli

tüšsirä- ohne Ertrag sein, fruchtlos sein || verimsiz olmak, meyvesiz olmak eylemeylem

tüšsüz fruchtlos, leer || verimsiz, meyvesiz, boş
tüšsüz kurug kal- leer2 ausgehen || eli boş2 kalmak

tüštür- fallen lassen || düşürmek
tüštür- kud- fallen lassen2 || düşürmek2 eylemeylem

tüšül- zusammenfallen, zusammenbrechen || çökmek, yıkılmak eylemeylem

tüšümän < Mo. tüšümel Beamter || memur

tüšünlük Herberge, Gasthaus || han, barınak, konak, konukevi

tüšür- fallen lassen, stürzen lassen, ausfallen
lassen || düşürmek; fällen, (Baum) umhauen ||
(ağaç) kesmek; herabsteigen lassen || aşağı
indirmek; (Fötus) abtreiben || çocuk düşürmek;
mähen || biçmek, oraklamak; aufgeben || terk
etmek, vazgeçmek; verbeugen || eğilmek;
übernachten lassen || konaklatmak, geceletmek eylemeylem

tüšürül- fallen gelassen werden || düşürülmek;
abfallen, herunterfallen || düşmek; aufgegeben werden || terk edilmek, vazgeçilmek; geworfen werden || atılmak eylemeylem
tüšürül- kämišil- fallen gelassen werden2,
abfallen2, herunterfallen2, aufgegeben werden2 || düşürülmek2, düşmek2, vazgeçilmek2; geworfen werden2 || atılmak2 eylemeylem

1
tüšüt Praxis (Skt. abhyāsa), Studium, Gewohnheit, Neigung, Meditation || uygulama (Skt. abhyāsa), öğrenim, alışkanlık, eğilim, meditasyon
tüšüt ögrätig Praxis2 (Skt. abhyāsa), Studium2 || uygulama2 (Skt. abhyāsa), öğrenim2

2
tüšüt Abtreibung || kürtaj
tüšüt kıl- eine Abtreibung vornehmen || kürtaj yapmak eylemeylem

tüšütlän- meditieren, praktizieren, gründlich durchdenken || meditasyon yapmak, uygulamak, her yanıyla düşünmek eylemeylem
tüšütlän- ögrätin- meditieren2, praktizieren2 || meditasyon yapmak2, uygulamak2

tüšütlänil- gründlich durchdacht werden || iyice düşünülmek eylemeylem

tüšütlänmäk Meditieren, Praktizieren (Skt. abhyāsa) || meditasyon yapma, uygulama (Skt. abhyāsa)
tüšütlänmäk ögrätinmäk Praktizieren2 (Skt. abhyāsa) || uygulama2 (Skt. abhyāsa)

tüšütlüg auf Gewohnheiten beruhend, mit
Praxis, Gewohnheits-, Neigungs- || alışkanlığa dayanan, uygulamalı, alışkanlık …, eğilim …

tütädmäk Parfümieren || parfüm sürme

tütit- parfümieren || parfüm sürmek eylemeylem
tütitil- parfümiert werden || parfüm sürülmek eylemeylem

tütnä- rauchen || tütmek eylemeylem

tütrüm tief || derin; mysteriös || esrarengiz (→ tetrüm adv
tütrüm täriŋ tief2 || derin2
tütrüm täriŋ bıšrun- (die heilige Lehre) tief2 üben || (kutsal öğretiyi) derin bir şekilde2 çalışmak eylemeylem

1
tütsüg Weihrauch, Räucherwerk || tütsü, buhur
tütsüg tut- Räucherwerk halten || tütsü tutmak
tütsüg tütün Weihrauch-Dunst || tütsü buharı
tütsüg yıdı Weihrauchduft || tütsü kokusu
tütsüg yorıt- Weihrauch herumgehen lassen (bei der Mahlzeit im Kloster) || (manastırda yemek zamanında) tütsü dolaştırmak eylemeylem

tütsüglük luk Räuchergefäß2 || tütsülük2

1
tütün Rauch, Dunst || duman, pus, buhar; eine Art Steuer (vgl. Tib. dud khral) || bir vergi çeşidi (krş. Tib. dud khral)
tütün öŋlüg rauchfarben || duman renginde

tütüz- räuchern, beräuchern, Weihrauch abbrennen || tütsülemek eylemeylem

1
tüü verschieden, verschiedenartig || farklı, değişik, çeşit çeşit, türlü adv
tüü törlüg adrok adrok verschiedenartig2, mannigfach2 || çeşit çeşit2, çeşitli2
tüü törlüg adrok adrok öŋi öŋi verschiedenartig3 || çeşit çeşit3
tüü törlüg äsriŋü verschiedenartig2, mannigfach2 || çeşit çeşit2, çeşitli2

2
tüü < TochB to Körperhaar, Fell || tüy, kıl, deri; Haarwirbel, Haarflocke (Skt. ūrṇā) (eines der
zweiunddreißig Schönheitszeichen des Buddha) || kıvrık saç, saç kıvrımı (Skt. ūrṇā) (Buda’nın otuz iki Lakṣaṇa’sından biri)
tü sač Körper- und Kopfhaare || tüy ve saç
tüü tüpi Haarspitze || saç ucu
tüü tüpi yokaru turgu täg haarsträubend || tüyler ürpertici adv täg
tüü üti Pore || gözenek
tüünüŋ täŋinčä im Maße eines Haares || bir saç uzunluğunda

1
tüülüg verschieden || farklı

tüvri- steif werden, gefrieren, erstarren || katılaşmak, donmak, sertleşmek eylemeylem

1
1
tüz glatt, eben, ebenmäßig, gleichmäßig ||
düzgün, kaygan, düz, uygun, muntazam, eşit;
unterschiedslos, einförmig || farksız, yeknesak, tekdüzen; gleichermaßen || aynı suretle; flach
|| yassı; einmütig, abgeklärt || müttefik; völlig, ganz, vollkommen, universal || tam, tamamen,
mükemmel, evrensel; ebenbürtig, gleichkommend || eşit, denk, eşit olan; direkt, gerade ||
doğru, müstevi; bloß || yegâne, saf; harmonisch, passend, einer Meinung, versöhnt ||
ahenkli, hemahenk, uygun, münasip; einfach || basit; Harmonie, Übereinstimmung, Eintracht || ahenk, uyum, geçim, barış adv

tüz baz einträchtig2, einmütig2, harmonisch2, einer Meinung2, versöhnt2 || geçimli2, imtizaçlı2, mutabık2, ahenkli2, harmonik2, barıştırılmış2; Harmonie2, Eintracht2 || ahenk2, uyum2, harmoni2, geçim2, imtizaç2

tüz baz är- einmütig2 sein, harmonieren2 || müttefik2 olmak, hemahenk olmak2, uymak2 eylemeylem adv

tüz baz bol- einträchtig2 sein, einmütig2 sein || geçimli2 olmak, müttefik2 olmak eylemeylem

tüz baz köŋüllüg einmütig2 || müttefik2

tüz kıl- zu gleichen Teilen hinzufügen (in
einer Rezeptur) || (bir ilaç terkibinde) eşit payda eklemek

tüz köni törölüg mit harmonischen und geradlinigen Prinzipien || ahenkli ve doğrusal prensipli

tüz köŋül Gleichmut, Abgeklärtheit, Gelassenheit || soğukkanlılık, aldırışsızlık, sakinlik

tüz üläš- zu gleichen Teilen aufteilen || eşit parçalara ayırmak, eşit olarak bölmek adv eylemeylem

tüz yorı- sich harmonisch verhalten, harmonieren || ahenkli davranmak, uyum içinde olmak

1
tüz- ebnen, einebnen, glätten || düzlemek,
düzeltmek; in Harmonie bringen, harmonisieren, regeln, in Ordnung bringen || uyum sağlatmak, ayarlatmak, düzenlemek, uydurmak eylemeylem

tüzdäm ordentlich, reichlich || muntazam,
doğru dürüst, bol; gleichmäßig, ebenmäßig || mütenasip, orantılı, tenasüplü ekekekekek

tüzdäm yigi körklä yürüŋ (Zähne) ebenmäßig, dicht, schön und weiß || (dişler) orantılı, sık, güzel ve beyaz

tüzdämlig ebenmäßig || tenasüplü

tüzgär- erkunden, erforschen, ergründen, sich
intensiv (mit einer Sache) beschäftigen ||
incelemek, araştırmak, iç yüzünü tetkik etmek, (bir konu ile) yoğun bir şekilde uğraşmak; in Übereinstimmung bringen, eine
Verbindung herstellen || anlaşma sağlamak,
bağdaştırmak, bir bağlantı kurmak; glätten || düzeltmek eylemeylem

tüzgär- bıšrun- erkunden und sich intensiv (mit einer Sache) beschäftigen, sich intensiv (mit einer Sache) beschäftigen2
|| araştırmak ve (bir konu ile) yoğun bir şekilde uğraşmak, (bir konu ile) yoğun bir şekilde uğraşmak2 eylemeylem

tüzgär- tüpgär- ergründen2 || iç yüzünü tetkik etmek2

tüzgärgülüksüz unergründlich, unvergleichlich || aslına erişilemeyen, eşsiz; Unvergleichlichkeit, Einmaligkeit || eşsizlik
tüzgärgülüksüz čoglug yalınlıg von unergründlichem Glanz2 || eşsiz parlaklıklı2

tüzgärinčsiz unergründlich || aslına erişilemeyen, anlaşılması imkânsız

tüzgärmäk Erforschen || araştırma
tüzgärmäk istämäk Erforschen2 || araştırma2

tüzgärü eingehend || derinden, detaylı
tüzgärü čıngaru eingehend2 || derinden2, detaylı2 adv

tüzlügin (adv.) in Frieden || barış içinde
tüzlügin bazlıgın in Frieden2 || barış içinde2

tüzökdäki bei der (Regen)zeremonie (?) beteiligt || (yağmur) törenine (?) katılmış olan, (yağmur) törenindeki (?)

tüzsäm ausgeglichen || dengeli, uyumlu ekekekekekekek ????????

tüzsüz uneben, unharmonisch, ungleich || düz olmayan, ahenksiz, denksiz, eşit olmayan, uyumsuz

tüzü (adv.) vollständig, gänzlich, überall,
gleichmäßig, zur Gänze || tamamen, büsbütün,
her yerde, mütenasip, tam olarak; (adj.) alle,
ganz, universell, gleich || bütün, tam, hep, hepsi, evrensel, düz

tüzü tükäl vollständig2, vollkommen2 || tamamen2 adv
tüzü tükäti vollständig2 || tamamen2
tüzü yapa vollständig2, gänzlich2, überall2 || tamamen2, büsbütün2
tüzü yapa barča alle3 || herkes3, hepsi3

tüzü yaruk Universeller Glanz (Buddhaname) || evrensel parlaklık

tüzüdä oron oron sayu überall2 || her yerde2

tüzüni tuymıš || her şeyi idrak etmiş

tüzügü überall, ganz, gesamt, alle insgesamt || her yerde, tam, bütün, toplam biregü adv

tüzügün alle zusammen, alle gemeinsam, alle
insgesamt || hep birlikte, hep beraber, hepsi birden, hepsi birlikte adv
tüzügün yomkıgun

1
tüzük geordnet, ordentlich, gut || düzgün, muntazam, düzenli, derli toplu, iyi

tüzük- harmonisch sein, loyal sein || ahenkli olmak, sadık olmak

tüzüklüg versehen (mit), gänzlich ausgestattet (mit) || (bir şeyle) donanmış, donanımlı; gesund, wohlbehalten || sağlam, sağlıklı, salim, sağ salim; gut || iyi
tüzüklüg enč gesund und wohlauf || sağlam ve sağlıklı
tüzüklüg yaglıg gut und freundlich || iyi ve dostane

tüzüklük Gelassenheit, Ausgeglichenheit || soğukkanlılık, serinkanlılık

tüzükmäk Gleichwertigsein, Harmonischsein,
Gleichsein || eş değer olma, ahenkli olma, eşit olma

tüzüksirä- unharmonisch sein || uyumsuz olmak eylemeylem

1
tüzül- ausgeglichen sein, harmonisch sein,
friedlich zusammenleben, Frieden schließen ||
ahenkli olmak, uyumlu olmak, barış içinde
yaşamak, barış yapmak; angeordnet werden ||
tertip edilmek
tüzülü katıl- sich harmonisch vereinigen ||
uyumlu birleşmek
tüzülü katılmak harmonische Vereinigung ||
uyumlu birleşme eylemeylem

tüzülmäk Ausgeglichenheit, Gleichmut, Indifferenz, Gelassenheit (Skt. samatā) || soğukkanlılık, aldırışsızlık, sakinlik (Skt. samatā);
Vereinigung, Sich-auf-eine-Stufe-Stellen || birleşme
tüzülmäk tözlüg auf Gelassenheit beruhend || sükûnete dayanan
tüzülmäklig mit Ausgeglichenheit, mit Gleichmut || soğukkanlılıklı, sakinlikli
tüzülmäklig köŋül Ausgeglichenheit, Gleichmut || soğukkanlılık

1
tüzün alle || hep, hepsi
tüzün barča alle2 || hep2, hepsi2 adv

tüzütin überall|| her yerde
tüzütin sıŋar y(a)rukı üzä yaltrıtdačı || her yerde parlaklığıyla aydınlatan adv

tüzvi eben, ebenmäßig || düz, düzgün ekekekekekek ???

tvač << Skt. tvaca Haut, Rinde || deri, kabuk


















Bir Cevap Yazın

Altinok Translation sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin