Y Harfiyle Başlayan Kelimeler
ya ärišlig bogenförmig, wie ein Bogen geformt || yay şekilli, yay gibi
y-a kur- den Bogen spannen || yayı germek
y-a tart- den Bogen spannen || yayı germek
yasın yas- seinen Bogen loslassen || yayını bırakmak eylemeylem
y-a ~ ya Interjektion || ünlem 3
1
yaba (Boden) heiß || (toprak, yer) sıcak, kızgın
yad- ausbreiten, verbreiten, auslegen, (Schirm) aufspannen, (Hände) ausstrecken || yaymak, sermek, döşemek, (güneşlik) gererek açmak,
(eller) germek, uzanmak; zeigen, offenbaren, emanieren || göstermek, ortaya koymak, izhar
etmek, sudur etmek; (Wasser) sprengen || (su) serpmek; (Reuse) auslegen || (balık tutma sepeti) yaymak eylemeylem
yada ausführlich || ayrıntılı adv
yada- < Mo. ǰada- schwach sein, geschwächt sein || zayıf olmak, zayıflamış olmak, zayıflamak; nicht können || yapamamak eylemeylem
yadag zu Fuß || yayan, yürüyerek
yadagın (adv.) zu Fuß || yayan, yürüyerek
yadagın yorı- zu Fuß gehen || yürüyerek gitmek adv
yadčı ein religiöser Spezialist, der mittels des Regensteins Regen macht || yağmur taşıyla yağmur yağdıran dinî mütehassıs
yaddačı Interpret || tefsirci
yadgın weitherzig || hoşgörülü, anlayışlı; verzweigt (Wasserlauf), überfließend || dallanıp budaklanmış, yerinden taşan (akarsu)
yadgu Verbreitenkönnen || yayabilme
yadgur- gelangen lassen || ulaştırmak eylemeylem
yadıglıg ausgebreitet || yaygın
yadıglıg töltäglig ausgebreitet2 || yaygın2
1
yadıl- ~ y(a)dıl- sich ausbreiten, sich verteilen, ausschwärmen, sich erstrecken, sich verbreiten, ausgebreitet werden || yayılmak,
dağılmak, gezmeye çıkmak, uzanmak; angelegt sein || tesis edilmiş olmak eylemeylem
yadal- täg- || yayılmak ve (bir şeye) ulaşmak
yadıl- asıl- sich ausbreiten und zunehmen || yayılmak ve artmak
yadılguluk kıl- veranlassen, dass … sich verbreiten kann || … yayılabilmesini sağlamak ???????????????
yadılu käl- sich ausbreiten || yayılmak adv
yadılu ün- sich ausbreiten || yayılmak
yadılmaklıg mit Ausbreitung || yayılmalı; Verbreitung-, Propagierung- || yayılma …, yaymaya çalışma …
yadın- offen darlegen || itiraf etmek, açıkça söylemek, ifade etmek eylemeylem
yadmaklıg mit Verbreiten, mit Erklären (der Lehre) || yaymalı, (öğreti) açıklamalı
y(a)dr(a)t- (r) sich niederlegen lassen || yere uzandırmak eylemeylem
yadtur- ausbreiten, verkünden, verbreiten || yaymak, yayarak duyurmak eylemeylem
yadvı flach, flächig, ausgebreitet, breit || düz, yassı, yaygın, geniş ekekekekekekekekek ?????????
yadvı yuka breit und fein || yassı ve ince
yadvısınča (adv.) der Breite nach || genişliğince, genişliğe göre adv
yadvısınča tikvisinčä || genişliğince ve yüksekliğince, genişliğine ve yüksekliğine göre
yadyasuvami << Skt. yajñasvāmin Opferherr || kurban sahibi
yag Öl, Fett, Butter, Ghee (auch Äquivalent
von Skt. ghṛta, sneha) || yağ, tereyağı, saf yağ, sade yağ (Skt. ghṛta, sneha’nın da eş değeri); Salbe || merhem
yag yakrı Fett2 || yağ2
yag- ~ y(a)g- regnen, herabregnen || (yağmur) yağmak eylemeylem
yag- kudul- herabregnen2 || (yağmur) yağmak2
yaga- opfern || kurban etmek eylemeylem
yagak ~ y(a)g(a)k Nuss, Walnuss, aus Nussbaumholz gefertigt || ceviz, ceviz ağacından üretilmiş (s./bk. Mo. ǰi’aq)
y(a)g(a)k ıg(a)č (r) Nussbaum, Walnussbaum || ceviz ağacı
yagak kapakı Nussschale || ceviz kabuğu
yagamak Opfern, Opferung || kurban verme
yagčı Verkäufer von Butter bzw. Öl || yağcı 2
yagčırga wie Öl glänzend || yağ gibi parlak
yagčırga kızıl öŋlüg wie Öl rotfarbig || yağ gibi kızıl renkli
1
yagı ~ y(a)gı Feind || düşman; feindselig, feindlich || düşmanca, düşman
yagı böri bars irbič || düşman, kurt, kaplan ve kar leoparı
yagı yavlak ~ y(a)vlak Feind2 || düşman2
y(a)gıg s(a)nč- (r) den Feind besiegen || düşmanı yenmek eylemeylem
yagılı bazlı Feind und Freund || düşman ve dost
yagıčı streitbare Person || kavgacı kişi; streitbar || kavgacı
yagıčı köŋül Streitsucht || dalaşkanlık, kavgacılık
yagıd- feindselig werden || düşman olmak eylemeylem ekekekekek
yagıla- sich feindlich verhalten || düşmanca davranmak; kämpfen || savaşmak, dövüşmek eylemeylem
yagılamak Feindschaft, feindseliges Verhalten || düşmanlık, düşmanca davranış
yagılaš- einander feind sein, sich gegeneinander feindlich betragen || birbirine düşman olmak, birbirine düşmanca davranmak eylemeylem
yagılaš- edäriš- einander feind sein und sich gegenseitig verfolgen || birbirine düşmanca davranmak ve birbirini takip etmek
yagılıg mit Feinden, Feinde habend, feindlich || düşmanlı, düşmanca
yagıš Opfer, Libation || kurban, içki dağıtımı, libasyon; Opfertier || kurbanlık hayvan; Räucherwerk || tütsü araçları
yagıš elt- ein Opfer darbringen || kurban etmek eylemeylem
yagıš kıl- opfern || kurban etmek
yagıš sačıg Opfer2, Libations- und Streuopfer || kurban2, libasyon ve serpilen bağış
yagıš sačıg kıl- ein Opfer2 darbringen || kurban2 etmek eylemeylem
yagıš turgur- ein Opfer darbringen || kurban etmek eylemeylem
yagıš yaga- opfern || kurban etmek eylemeylem
yagıš yagaguluk ünlüg || kurbana layık sesli yagaguluk???????????
1
yagıšlıg Opfer-, Libations- || kurban …, içki dağıtımı …; mit Opfertieren || kurbanlık hayvanlı
yagıšlık Opferplatz || kurban yeri
yagıšlık täŋrilik et- ) || bir kurban yeri veya tapınak inşa etmek (bir Gāḍha suçu)
yagıt- regnen lassen || yağdırmak eylemeylem
yagıtmak Regnenlassen || yağdırma
yagız braun || kahverengi; Erde (auch Äquivalent von Skt. vasumatī) || dünya, toprak, yer (Skt. vasumatī’nin de eş değeri)
yagız yer Erde, Welt || toprak, yer, dünya; Kulturland || işlenmiş arazi
1
yaglıg freundlich, sanft || dostça, sevimli, uysal; gefühlvoll || duygulu; schmeichlerisch || yaltakçı; fruchtbar || verimli, bereketli
yaglıg köŋüllüg Freundlichkeits- || dostluk …
yaglıg yumšak sanft2, freundlich2, gefühlvoll2 (Äquivalent von Skt. ādrārdra) || uysal2
2
yaglıg ~ yagl(ı)g ~ y(a)gl(ı)g fett, saftig, ölig (auch Äquivalent von Skt. snigdha), mit Öl, mit Fett, mit Butter, Butter- || yağlı (Skt. snigdha’nın da eş değeri), tereyağlı, tereyağı …
y(a)gl(ı)g k(a)mıč (r) fettige Schöpfkelle || yağlı kepçe
yaglık Tuch || bez 1
yagmak Regnen || yağmur yağma
1
yagmur Regen || yağmur
yagmur kıl- Regen machen || yağmur yapmak eylemeylem
yagmurlayu wie Regen || yağmur gibi
y(a)grı- (r) gereizt sein || sinirli olmak eylemeylem
yagtur- regnen lassen || yağdırmak eylemeylem
yagu- sich nähern, nah sein || yaklaşmak eylemeylem
yaguk nah || yakın yağu- + k yakın ya + instr ???
yaguk bar- herantreten, sich nähern || yakına gelmek, yaklaşmak
yaguk täg- sich nähern || yaklaşmak
yagur- sich nähern || yaklaşmak eylemeylem
yaguru nah || yakın; gerade erst || daha demin,
yaguru nah || yakın; gerade erst || daha demin, yeni adv
yaguru käl- sich nähern || yaklaşmak
yaguru yakın nah2 || yakın2
yaguruk(ı)ya ~ yag(u)ruk(ı)ya eben gerade, kürzlich || henüz, şimdi, geçenlerde
yagut- annähern, nahekommen lassen || yaklaştırmak eylemeylem
yahšın- bestickt sein || işlemeli olmak; (ein Gewand, Panzer usw.) tragen, gehüllt sein (in),
sich (ein Gewand) über die Schultern werfen ||
(bir elbise, zırh vb.) giymek, (içinde) örtünmüş olmak, (bir elbise) omuzların üzerine atılmak eylemeylem
yahšıngu Manschette || manşet, kolluk
yahšınmak Verzierung || süsleme, süs 1
1
yak- brennen || yakmak eylemeylem
2
yak- haften || yapışmak, yapışık kalmak; heften, legen, auflegen, applizieren || iliştirmek, tutturmak, koymak, üstüne koymak, uygu-
lamak; verkleiden, verzieren || donatmak, süslemek; sich kümmern || ilgilenmek, önemsemek; befrieden || barış sağlamak eylemeylem
yak- yapšın- haften2 || yapışmak2, yapışık kalmak2
3
yak- nahe sein, sich nähern || yaklaşmak, yakınlaşmak; passen || uymak, uygun olmak eylemeylem
1
yaka Kragen || yaka; Rand, Grenze || kenar, sınır; Autorität || otorite
2
yaka Reduplikation || pekiştirme
yaka yalŋuzın (adv.) ganz allein || yapayalnız, tek başına adv
yaka yaluŋuz ganz allein || yapayalnız
3
yaka Pacht, Pachtzahlung, Pachtzins || kira, kira bedeli, kira faizi
yakaka tut- gegen Pachtzins erhalten || kira bedeli almak eylemeylem
yakag Eilfertigkeit, Bereitschaft || çabukluk, hazırlık
yakalıg ~ yakal(ı)g mit Kragen || yakalı; mit Autorität || otoriteli
yakalık für den Kragen geeignet || yaka için uygun, yakalık
yakar- flehen || yalvarmak, yalvarıp yakarmak eylemeylem
yakčır- aufsteigen, auffliegen || yükselmek, havalanıp uçmak eylemeylem
yakčırt- wecken, wachrütteln || uyandırmak, ayıltmak; betroffen sein || uğramak, maruz kalmak eylemeylem
yakıl- angenähert werden (?) || yaklaştırılmak (?) eylemeylem
yakılt- herbeibringen (?) || getirmek (?) eylemeylem
yakın nah, nah bei, nahestehend, vertraut || yakın, pek yakınlarda, içli dışlı, alışık, yatkın, vakıf; Nähe, Nachbarschaft || yakınlık, komşuluk
yakın bar- sich nähern, näher treten (auch Äquivalent von Skt. upasaṃkram-, abhi-i-,
abhyupa-i- und upa-yā-) || yaklaşmak, yakınlaşmak (Skt. upasaṃkram-, abhi-i-, abhyupa-i- ve upa-yā-’nın da eş değeri)
yakın barmak Annäherung || yaklaşma
yakın el ein benachbartes Land || yakın bir ülke, komşu ülke
yakın täg- nahe kommen || yakınına gelmek, yaklaşmak
yakın tägirmisig in der näheren Umgebung || yakınlarda
yakın yaguk nah2, nahestehend2 || yakın2, içli dışlı2
yakın yaguk yölän- heran2treten, sich nähern2 || yaklaşmak2 eylemeylem
yakındakı in der Nähe befindlich || yakındaki
yakınkı nahestehend, benachbart, in der Nähe befindlich, nähere(r, -s) || yakın, bitişik, komşu, yakındaki
yakıšmak Zusammenkommen || birleşme
yakmak Sichkümmern (?) || ilgilenme (?)
yakrı Fett || yağ
yakrı ašlıg Fett-Fresser (eine Dämonenklasse) || yağ yiyen (bir şeytan sınıfı)
yakša < Skt. yakṣa Dämon, ein Zwischenwesen
|| şeytan, bir ara varlık (s./bk. Khotansak. yakṣa-, Mo. yagša, yakš-a) (→ yakše)
1
yakšı < Chin. 䪠ॉ yao shi (Spätmittelchin. jiak ʂɦi) Schloss, Schlüssel || kilit, anahtar
2
yakšı gut || iyi, güzel
1
yakšıčı Schließer, Schlüsselbewahrer, Schlosser || muhafız, anahtar koruyucusu, tornacı, çilingir
yaktur- drucken, drucken lassen, abziehen
(eines Drucks auf Papier), auf Druckplatten
schneiden lassen, auf Druckstöcke eingravieren lassen || basmak, bastırmak, (baskıyı
kâğıda) çıkarmak, baskı kütüğünü oydurmak, baskı kalıbına yazı oydurmak eylemeylem
yaku Regenmantel || yağmurluk (s./bk. Mo. daqu)
yal- brennen || yanmak; strahlend lächeln || ışıl ışıl gülümsemek eylemeylem
yalar oot brennendes Feuer || yanan ateş
yala ~ y(a)la Verdächtigung, Gerücht, falsche Anschuldigung, Verleumdung || suçlama, isnat, iftira, söylenti (s./bk. Mo. yal-a)
yala kod- (j-n) verleumden, Verleumdungen in die Welt setzen || (birine) iftira atmak, iftiralar çıkarmak eylemeylem
yala ur- ein Gerücht in die Welt setzen || söylenti çıkarmak eylemeylem
yalala- verdächtigen, fälschlich anklagen || itham etmek, yanlış yere suçlamak, söylenti çıkarmak (s./bk. Mo. yalala-) eylemeylem
yalalıg verleumderisch, Verleumdungs- || yalan, iftira …
yalalıg oot Verleumdungs-Feuer (Metapher) || iftira ateşi (mecaz)
yalalıg savlar verleumderische Worte || iftira sözleri, yalan sözler
1
yalavač Bote, Herold, Gesandter, Staatskurier || haberci, ulak, kurye, elçi; (m) Prophet || peygamber
yalbarınčıg flehentlich || yalvarıcı
yalčıt- zufrieden sein, Gefallen finden (an) || hoşnut olmak, hoşlanmak eylemeylem
y(a)ld(a)dt-mešiha < Syr. yāldaθ d-mašīḥā (c)
Messias-Gebärerin, Christusgebärerin (= Maria) || Mesih doğuran, İsa doğuran (= Meryem)
yalga- ~ y(a)lg(a)- liebkosen, lecken || okşamak, yalamak eylemeylem
*yalgagu tuz Lecksalz (auch Äquivalent von Skt. lavaṇa) || yalama tuzu
yalgan lügnerisch, verlogen, listenreich, schmeichlerisch || yalancı, kurnaz, cin gibi, yaltakçı, yılışkan; Täuschung, Lüge || yanılgı, aldanma, yalan
yalgan igid savlıg mit lügnerischen2 Worten || yalan2 sözlü
yalgan- (Lippen, Lefzen) lecken || (dudak) yalamak (→ yalvan-) eylemeylem
yalgantur- schmeicheln, betören, becircen ||
iltifat etmek, gönlünü okşamak, kandırmak;
(über seine wahre Absicht) hinwegtäuschen || (gerçek niyetini) göstermemek; lecken lassen || yalatmak eylemeylem
yalgat- lecken lassen || yalatmak eylemeylem
yalıg Mähne || yele (→ 2
2
y-a-lıg ~ ya(lıg) Bogen- || yay …
y-a mingülüg kiši berittener Bogenschütze || atlı okçu
y-a-lıg ädräm Bogenkunst || yay sanatı
3
yalıg Sattelknauf || eyer ön kaşı
y(a)l(ı)m (r) steil, schroff || dik, sarp, yalçın
y(a)l(ı)m k(a)y(a) ~ y(a)l(ı)m k(a)ya (r) schroffer Fels || yalçın kaya, sarp kaya
1
yalın Majestät, Glanz, Flamme, Leuchten ||
haşmet, parlaklık, alev, parıltı; Würde || onur; Prosperität || refah, bolluk
1
yalın- entblößen || soymak eylemeylem
yalına- ~ yal(ı)na- strahlen, funkeln, aufflammen, auflodern, glänzen || parlamak, parıldamak, tutuşturmak, alevlenmek, ışıldamak eylemeylem
yalına- yaltrı- strahlen2 || parlamak2
yalınayu turur flammend || alev alev, parlayan adv
yalınamak Strahlen || ışın yayma, parlama, parıltı
yalınat- flammen lassen, aufflammen lassen || parlatmak, alevlendirmek eylemeylem
yalınatmaklıg mit Flammenlassen, Flammenlassen- || parlatmalı, alevlendirmeli, parlatma …
yalınč Strahlen, Glanz || ışın yayma, parlama, parlaklık
yalınčıg flammend || alev alev adv
yalınla- flammen || alevlenmek eylemeylem
yalınlıg glanzvoll, glänzend, majestätisch ||
parlak, pırıl pırıl, görkemli, haşmetli; flammend,Glanz-, mit Glanz || parlayan, parıltı …,
parıltılı, alevli; der Glanzvolle (Epitheton des Buddha) || parlak kişi (Buda’nın lakabı)
yalınsıglıg mit … Glanz || … parıltılı ekekekekekekekek ??????
yalıntık einsam || yalnız; bloß || yalnız, sırf
yalındık at bloßer Name || yalnız ad ekekekekek
yalıŋ nackt, (Kehle) leer || çıplak, yalın, boş
(gırtlak); wörtlich, buchstäblich || kelimesi
kelimesine, harfiyen, harfi harfine; (Charakter) aufrichtig || (karakter) samimi (s./bk. Mo. yaling)
yalıŋ adakın yorı- mit nackten Füßen gehen || çıplak ayakla yürümek, yalın ayak yürümek adv eylemeylem
yalk- verachten, verabscheuen, Widerwillen haben || aşağılamak, iğrenmek eylemeylem
yalkalıg mit Pfützen (?) || su birikintili (?) (s./bk. Jak. čalbax)
yalkık- verachtet werden, verabscheut werden || hor görülmek eylemeylem
yalkmaklıg mit Abscheu, mit Widerwillen || nefretli, iğrenmeli, tiksinmeli, tiksintili
yalkmaksızın (adv.) ohne Abscheu, ohne Widerwillen || nefretsiz, iğrenmesiz, tiksinmesiz, tiksintisiz
yalkok Speichel || tükürük, salya; Sperma (?) || sperm, döl (?)
yalkokk(ı)ya kleine gallertartige Substanz (in
der embryonalen Entwicklung) || (embriyonal gelişimde) küçük jelatin gibi öz
yalma ~ y(a)lma Mantel, Regenmantel || palto, manto, yağmurluk
yalmalık für einen Mantel || palto için
yalŋok Mensch, Geschöpf (auch Äquivalent
von Skt. martya), Menschen- || insan, mahluk, yaratık (Skt. martya’nın da eş değeri), insan …
yalaŋok körklüg mit Menschengestalt, in Menschengestalt || insan şekilli
yalaŋok körklüg yaŋalar bägi || insan dünyaları
yalŋok yolı Menschenexistenzform || insan varlık şekli adv
yalŋoklug Menschen-, menschlich || insan …, insani
yalŋuz allein, einzig (auch Äquivalent von Skt.
eka°), nur || tek başına, tek (Skt. eka°’nın da eş değeri), sırf, ancak, sadece; einsam || yalnız; Einsamer || yalnız kişi
yalaŋuz burhan kölüŋüsi || yalnız Buda’nın taşıtı
y(a)laŋuz köŋül || tek bilinçler, salt bilinçler
yalaŋuz yintäm || tek başına2, tek2, yalnız2
yalŋuz baš einzig2 || yalnız2, yegâne2
yalŋuz birk(i)yä einzige(r, -s)2 || yalnız2, yegâne2
yalŋuz kasan allein2, einsam2 || yalnız2
yalŋuz yalıntık einsam2 || yalnız2
yalŋuzın (adv.) einsam, allein || yalnız
y(a)lŋusun yorı- (r) einsam leben || yalnız başına yaşamak eylemeylem
yalŋuzk(ı)ya ganz allein || tek başına
1
yalpırgak ~ yalp(ı)rgak Blatt, Blütenblatt || yaprak, taç yaprağı (→ yapargak, yapırgak)
yalpırgaklıg mit Blättern, auf …-Blätter Geschriebenes || yapraklı, … yapraklarında yazılı (metin)
yaltandur- bewegen lassen || hareket ettirmek eylemeylem
y(a)ltraglı glänzend, strahlend || parlayan, ışık saçan, parıldayan
y(a)ltraglı yašın t(ä)ŋri || parıltılı Şimşek Tanrıçası (= Işık Bakiresi)
yaltrı- strahlen, glänzen, funkeln, prangen || parlamak, ışıldamak, pırıldamak eylemeylem
yaltrı- yašu- glänzen2, strahlen2, funkeln2, prangen2 || parlamak2, ışıldamak2, pırıldamak2
yaltrık Glanz, Licht || parlaklık, aydın, ışık, ziya; Oberfläche (?) || yüzey (?)
yaltrıglıg taš glänzender Stein || parlak taş
yaltrıš- gemeinsam strahlen || birlikte parlamak eylemeylem
yaltrıt- erleuchten, leuchten lassen, erhellen, strahlen lassen, glänzen lassen || aydınlatmak, ışıklandırmak, parlatmak eylemeylem
1
yaltruk Schmuck || süs
yaltruk yalma Schmuckmantel || süs paltosu
yalvar- flehen, anflehen || yalvarmak (s./bk. Mo. ǰalbari-) eylemeylem
yalvar- ötün- ökün- bošun- || yalvarmak, rica etmek, pişman olmak ve (günahlardan) kurtulmak
yalbarmak agırınmak müŋrämäk ınčklamak Flehen, Jammern, Seufzen und Stöhnen || yalvarma, feryat etme, inleme ve yakınma
yalvı Panzer (?) || zırh (?)
1
yam << Skt. yāma Zeit, Zeiteinheit, Wache || zaman, zaman birimi, nöbet
yam üd Zeit2 || zaman2
3
yam << Skt. yama Selbstbezwingung, Selbstbeherrschung || kendine hâkim olma
yamani
4
yam Staub, Schmutz, Mist, Kot || toz, kir, pislik, gübre, dışkı; befleckt, besudelt || pis, lekeli
yam äd Staub2 || toz2
5
yam <Mo. ǰam < Chin. ㄉ zhan (Yuan: tʂamˋ) Relaisstation, Poststation || posta zincirinin istasyonu
yam at Relaispferd || posta zincirindeki at
yama < Skt. yama n. pr. (der Gott des Todes) || ölüm tanrısının adı (→ yame)
yama- flicken, reparieren || tamir etmek, onarmak, yama yapmak eylemeylem
yamayu tükät- reparieren || onarmak adv
yamag Flicken, Lumpen, Füllstück || yama, paçavra
1
yaman böse, schlecht || kötü, fena
yamani << Skt. yamana Bändigung, Zügelung || terbiye etme, dizginleme
yamarača < Skt. yamarāja n. pr. (der Gott des
Todes) || ölüm tanrısının adı
yame << Skt. yama der Gott des Todes || ölüm tanrısı (→ yama)
yamıraš- zusammentreffen, aufeinander treffen || buluşmak, rastlaşmak, bir araya gelmek; sich vermischen || karışmak eylemeylem
yamka Schmutz || kir, pislik, toz; taub || sağır, duymaz
y(a)mlaŋwaŋ < Chin. 䯫㖵⦻ yan luo wang (Spätmittelchin. jiam la yaŋ) der Gott des Todes (Skt. Yamarāja) || ölüm tanrısı (Skt. Yamarāja)
1
yamu ~ y(a)mu Verstärkungs- bzw. Bekräftigungspartikel: fürwahr! || pekiştirme edatı: şüphesiz, gerçekten
y(a)muntakı (Basiswort yamun < Mo. yamun <
Chin. 㺉䮰 ya men; Yuan: jaˊ mun) im Amt, in der Behörde || resmi makamdaki
1
yan Seite, Flanke || taraf, yan, yan taraf; Geländer || tırabzan
1
yan- umkehren, zurückkehren, zurückkommen || dönmek, geri dönmek, geri gelmek;
sich wenden (nach) || (bir yere) sapmak; Abstand nehmen (von) || uzaklaşmak; (Glaube) erschüttert werden || (inanç) sarsılmak eylemeylem
yanıp bar- umkehren || dönmek
yanıp käl- zurückkommen || dönmek, geri gelmek
2
yan- bedrohen || tehdit etmek eylemeylem
1
yana ~ y(a)na → yänä
yana ok → yänä ök
1
yanar drohend || tehdit eden, tehdit edici
yanar ärŋäk Zeigefinger || işaret parmağı
yanč- zerquetschen, zerstören, (Wein) zerstampfen || sıkıştırmak, ezmek, yok etmek, (şarap) havanda dövmek eylemeylem
yanč- yapır- zerquetschen und einebnen || ezmek ve düzleştirmek
yanč- yumur- zerquetschen2 || ezmek2
yapır- zerstören, einebnen || yıkmak, tahrip etmek, düzeltmek, düz hâle getirmek; bedecken || örtmek, kapamak eylemeylem
yančıg Maische || bulamaç
yančıl- zerquetscht werden, zerdrückt werden, (vor Kummer) bedrückt sein || ezilmek,
(kaygıdan, üzüntüden) sıkılmış olmak (→ yänčilmäk) eylemeylem
yančıš- einander zerquetschen || birbirini ezmek eylemeylem
yančmak Verkommenheit, Sündhaftigkeit || bozulma, günahkârlık
yančmaklıg Zerquetschen-, Verkommenheits- || çiğneyip ezme …, bozulma …
yančmaklıg oy Grube der Verkommenheit (Metapher) || bozulma çukuru (mecaz)
1
yančuk Geldbeutel, Geldbörse || cüzdan
yandınkı an der Seite befindlich || yandaki
yangu Möglichkeit der Wiederkehr || dönüş imkânı
yanıg Umkehr, Kehrtwende || dönüş, çark etme; gegenteilig || karşıt
yanıgsız unumkehrbar, ohne Umkehr || geri dönülmez, dönüşsüz
yanıgsız ävrilinčsiz unumkehrbar2 || geri dönülmez2
yanıgsız čın kertgünč der unumkehrbare und wahre Glaube || geri dönülmez ve doğru inanç
yanınčsız ohne Wiederkehr || dönüşü olmayan
yankı ~ y(a)nkı Belohnung, (c) Lohn (im relig. Sinne) || (dinî manada) ödül, mükâfat; Antwort, Erwiderung || cevap, karşılık, yanıt;
Dankbarkeit || minnettarlık; Vergütung || tazminat, ödeme; wiederholt || yine, tekrar
yankı bitig Antwort-Brief|| cevap mektubu
yankı kekinč Antwort2, Erwiderung2 || cevap2, karşılık2, yanıt2
yankı purgana || (dinî manada) ödül2, mükâfat2
yankı yankı immer wieder || tekrar tekrar, daima
yankı yantut Vergütung2 || tazminat2, ödeme2
yankılıg Dankbarkeits-, dankbar || minnettarlık …, minnettar
yankısız undankbar || nankör
1
yanmak Schüchternheit || çekinme; Rückfälligwerden|| yeniden işleme, tekrarlama
yanmaksız unwiderruflich, unveränderlich,
nicht wiederkehrend (im Geburtenkreislauf), unumkehrbar || geri alınamaz, gayri kabili rücu, değişmez, (doğumların çemberinde)
dönmez, geri dönülemez, dönüşsüz, sabit; ohne Verfall || çökmesiz, bozulmasız; Nichtwiederkehr || dönmeme
yanmaksızın (adv.) unwiderruflich, unabänderlich || kesin, geri alınamaz, değiştirilemez
yanmamak Nicht-Abkehr (von) || (bir şeyden) yüz çevirmeme
yantar < TochA yantär ~ yaṃtär / < TochB yāntär < Skt. yantra Maschine, Maschinerie
|| makine, mekanizma; Meditationstext || meditasyon metni (s./bk. Khotansak. yaṃdra-, yandra-)
yantir etig Maschine2, Maschinerie2 || makine2, mekanizma2
yantirlıg (Basiswort yantir < TochA yantär < Skt. yantra plus atü. Suffix -lıg) Maschinen- || makine …
yantur- abwenden, (j-n) abhalten (von) || arkasını dönmek, (birisini … -dan) alıkoymak; Abstand nehmen (von), aufgeben
|| uzaklaşmak, terk etmek; umwenden, umdrehen || çevirmek, döndürmek; zurückgeben, erstatten || alıkoymak, geri döndürmek, iade etmek eylemeylem
yantur- ketär- abhalten2 (von) || (… -dan) alıkoymak2
yantur- tıd- Abstand nehmen2 (von) || uzaklaşmak2
yanturu ävril- sich umwenden || dönmek adv eylemeylem
yanturu bar- umkehren, zurückkehren || geri dönme adv
yanturu ötä- (Schuld) begleichen, zurückzahlen || (borç) ödemek, geri ödemek
yanturmak Abwenden || çevirme 1
1
yanturu wiederum, noch einmal, außerdem || tekrar, bir kez daha, bundan başka adv
yantut Dankbarkeit, Vergeltung, Empfang, Ersatzleistung (bei Kontrakten) || minnettarlık, bedel, karşılık, alınma, kabul, (kontratlarda)
ivaz; Erwiderung, Antwort || cevap, yanıt; Rückgabe || karşılık, yanıt, iade; Vergütung || ödeme, tazmin (→ yanut)
yantut bäläk Gegengeschenk || mukabil hediye
yantut kekinč Antwort2 || cevap2
yantut yavlak tüš utlı || karşılık ve kötü sonuç2
yanut Dankbarkeit, Vergeltung, Empfang, Quittung || minnettarlık, bedel, karşılık, alınma, kabul, tesellüm, makbuz, alındı (→ yantut)
1
yaŋ < Chin. ⁓ yang (Spätmittelchin. jiaŋˋ) Methode, Art, Weise || metot, yöntem, tarz,
suret; Vorbild, Muster, Modell, Model, Schablone || model, örnek, numune, şablon, klişe, kalıp; Haltung, Attitüde || davranış, tutum;
Sitte, Gebrauch || örf, âdet, kullanılış; Ritual (Skt. vidhi), Ritualpraxis, Ritualvorschrift || ritüel (Skt. vidhi), ritüel uygulaması, ritüel
kuralı; Vergleich, Gleichnis || mukayese, karşılaştırma, benzetme (s./bk. Mo. ǰang; vgl./krş. TochB yakne)
yaŋ al altag Methode3 || metot3, yöntem3
yaŋ kep Vorbild2, Muster2 || model2, örnek2
yaŋ kod- eine Methode festlegen || yöntem koymak, metot belirlemek eylemeylem
yaŋ osug Art und Weise, Methode2 || şekil2, biçim2, tarz2, metot2
yaŋča gemäß der (obigen) Weise || (önceki) şekilde adv
yaŋınča auf die Art von …, wie es sich gehört || … yoluyla yordamıyla adv
2
yaŋ < Chin. 䲭 yang Licht, Helligkeit (in der chin. Philosophie) || ışık, nur, (Çin felsefesinde) aydınlık
1
yaŋa Elefant || fil; Recke || kahraman; auch
eines der sieben Juwelen (Skt. saptaratna) || yedi mücevherden biri de (Skt. saptaratna) (s./bk. Mo. ǰaγan) (→ yaŋga)
yaŋa azıgı Elfenbein || fil dişi
yaŋ kogušı Elefantenhaut || fil derisi
yaŋa toŋa Recke2 || kahraman2
yaŋalar tumšukları Elefanten-Rüssel || fillerin hortumları
yaŋačı Elefantenführer, Elefantenpfleger, Mahut || filci, fil bakıcısı, fil yetiştiricisi (s./bk. Mo. ǰaγači)
yaŋča nach Art von … || … suretle adv
yaŋgarıg Vergleich, Gleichnis || mukayese, karşılaştırma, benzetme
yaŋgarıg yaŋ Vergleich2, Gleichnis2 || mukayese2, karşılaştırma2, benzetme2
yaŋgarınčsız unvergleichlich || eşsiz, emsalsiz
yaŋgarmak Vergleichen || karşılaştırma
yaŋgarmak ogšatmak Vergleichen2 || karşılaştırma2 eylemeylem
yaŋı neu, Neu- || yeni; gerade (geboren) || demin (doğan); unerfahren, ungeübt || acemi,
deneyimsiz; frisch || körpe; kürzlich ordiniert || yeni rahip olarak atanmış; einer der ersten
zehn Tage des Monats || ayın ilk on gününden biri; Teil eines Ortsnamens || yer adının bir bölümü
yaŋı kıl- erneuern || yenileştirmek, yenilemek, tazelemek eylemeylem
yaŋı petkäči der unerfahrene SchreiberLehrling || acemi kâtip çırağı
yaŋı toyın kürzlich (ordinierter) Mönch || yeni (atanmış) rahip
yaŋıl- sich irren, fehlgehen, sich täuschen, sich vergehen, (mit Akk. oder Cas. indef.) etw.
verfehlen || (belirtme hâliyle) yanılmak, yolunu şaşırmak, yolunu yitirmek, aldanmak, hataya düşmek eylemeylem
yaŋıl- sašıt- sich irren2 || yanılmak2
yaŋıl- sezin- fehlgehen und zweifeln || yolunu şaşırmak ve şüphe etmek
yaŋılap erneut || yeniden
yaŋılap ikiläyü erneut2 || yeniden2 adv
yaŋıldurmak Täuschen, In-die-Irre-Führen || yanıltma, aldatma, kandırma
yaŋılmaklıg oprı Grube des Irrtums (Metapher) || yanlışlık çukuru, yanılma çukuru (mecaz)
yaŋılmaklıg toor Netz des Irrtums (Metapher) || yanlışlık ağı, yanılma ağı (mecaz)
yaŋıltur- in die Irre führen, täuschen, betören, verwirren || aldatmak, kandırmak, baştan çıkarmak, şaşırtmak eylemeylem
yaŋırtı wiederum, erneut || tekrar, yeniden; kürzlich || geçenlerde; (satzeinleitend) ferner || (cümle başında) bundan başka; als Erstes || ilk olarak adv
yaŋırtı yänä wiederum2, erneut2 || tekrar2, yeniden2
yaŋırtukan neuerdings, neulich, seit Kurzem || geçenlerde, son zamanlarda, bu günlerde adv
yaŋku Echo, Widerhall, Schall, Stimme || yankı, seda, ses; Gerücht, Verleumdung || söylenti, iftira, boş söz; Jammer || feryat
1
yıgı Jammer || inilti
yıgın yıgla- mit Jammer weinen || iniltiyle ağlamak eylemeylem
yaŋkur- erklingen, klimpern || tınlamak, çınlamak eylemeylem
yaŋkurt- erschallen lassen, erklingen lassen,
widerhallen lassen, (er)tönen lassen || tınlatmak, tıngırdatmak; (Musik) erklingen || (müzik) işitilmek, tınlamak eylemeylem
yaŋkurtu tokı- (eine Trommel) laut widerhallend schlagen || (bir davulu) sesli çalmak adv eylemeylem
1
yaŋlıg –artig || … benzer, … gibi; mit … Regel, mit … Grundsatz || … usullü, … prensipli;
derartig || bu şekilde olan; in der Form von …, in der Art von … || … -nın şeklinden, … -nın türünde adv
yaŋlok ~ y(a)ŋlok irrig, verblendet, falsch,
verkehrt || yanlış, kör, hatalı, ters; zerstreut || dalgın; Vergehen, Fehler || günah, hata; Falschheit || ikiyüzlülük, riyakârlık
yaŋloksuzın (adv.) ohne Irrtum || yanılgısız
yaŋloksuzın könisinčä (adv.) ohne Irrtum und der Wahrheit entsprechend || yanılgısız ve gerçeğe göre
y(a)ŋra- (r) murmeln, grummeln || fısıldamak, mırıldanmak eylemeylem
yaŋša- plappern, schwatzen || gevezelik etmek, havadan sudan konuşmak eylemeylem
yaŋšak wortreich, überflüssig, weitschweifig, schwatzend || sözü bol, ağzı kalabalık, yersiz, fazla ayrıntılı, havan sudan konuşan; leeres
Geschwätz, Geplapper, Weitschweifigkeit || boş laf, dudu gibi konuşma, zevzeklik, laf, uzunluk, taşırılık
yaŋšaš- reflektieren || yansıtmak eylemeylem
yaŋtselıg (Basiswort yaŋtse < Chin. ⁓ᆀ yang zi, Yuan: jaŋˋ tsẓ˘)nach dem … Stil, nach dem … Modell || … stilli, … modelli
1
yap Reduplikationssilbe || pekiştirme hecesi
yap yašıl grasgrün || yemyeşil
yap yazı ganz eben || dümdüz
yap yazı tüp tüz ganz eben2 || dümdüz2
yap yazı tüp tüzdäm ganz eben2 || dümdüz2
2
yap < Chin. 㩹 ye (Spätmittelchin. jiap) Blatt || yaprak
yap yavıšgu Blatt2, Blattwerk2 || yaprak2, ağaç yaprağı2
1
yap- ~ y(a)p- bedecken, schließen, verschließen || örtmek, kapamak; machen, bauen,
schaffen, erschaffen, errichten || yapmak, yaratmak, inşa etmek eylemeylem
yap- y(a)rat- schaffen2, erschaffen2 || yaratmak2
2
yap- umherstreifen, kreisen || aylaklık etmek, dolaşmak, daire çizerek dönmek eylemeylem
1
yapa vollständig, ganz, alles || bütün, büsbütün, bütünüyle, hepsi, her şey; überall || her yerde; alle || hep; stark || çok; alle Leute || bütün insanlar adv
yapa alku alle2 || hep2
yapa kamag alle2 || hep2
yapa kat kat vollständig und ein für alle Mal || büsbütün, ilk ve son defa
2
yapa < Skt. japā chinesische Rose (Hibiscus rosa-sinensis) || Çin gülü, Japon gülü (Hibiscus rosa-sinensis)
yapa čäčäk die Japā-Blume || Japā çiçeği
yapaku Hengstfohlen || tay; Raufwolle || yapağı
yapatın überall || her yerde adv
yapatın sıŋarkı in allen Richtungen || her yöndeki
yapgu ıgač (yap° vielleicht < Chin. ᬛ ye; Spätmittelchin. ʔjiap) Kastagnette || kastanyet, parmaklara takılarak çalınan bir zil türü
yapgut Kamelwollstoff, Baumwolle || deve yünü, pamuk; Daunen || ince kuş tüyü
yapgut böz Baumwolle2 || pamuk2
1
yapıg Konstituente, Bestandteil (Skt. skandha) || kurucu, unsur, öge (Skt. skandha); Gebäude ||
bina; Errichtetes || yapı; (Bau) Fundament || esas, temel; (m) unterirdisches Gefängnis (für
die Finsternis) || (karanlık için) yer altındaki hapishane; Schloss, Versperrung || kilit, tıkanma
yapıglıg Skandha-, mit Konstituente || Skandha …, kuruculu; mit Rockaufschlag, mit Revers || klapalı
yapıl- sich schließen, verschlossen werden || kapanmak, kilitlenmek eylemeylem
yapın- (Hände) zusammenlegen, (Lippen) zusammenpressen || (eller) birleştirmek, (dudaklar) birbirini sıkmak eylemeylem
yapır- zerstören, einebnen || yıkmak, tahrip etmek, düzeltmek, düz hâle getirmek; bedecken || örtmek, kapamak eylemeylem
yapırgak ~ yap(ı)rgak Blatt (auch als Beschreibstoff), Blattwerk || yaprak (yazı
maddesi olarak da kullanılır), ağaç yaprağı; Streifen auf der Robe || cübbedeki şeritler (→ 1 yalpırgak)
yapargak yavıšgu Blattwerk2 || ağaç yaprağı2
yapırgaklıg mit Blättern || yapraklı
yapırgu Decke || yorgan
yapıš- festkleben, aneinander haften, anhaften || yapışmak, takılmak; stecken bleiben || bir yere takılıp kalmak eylemeylem
yapıš- bodul- anhaften2 || yapışmak2, takılmak2
yapıš- mayıš- stecken bleiben || bir yere takılıp kalmak
yapıšdur- sich anklammern || sıkı sıkı sarılmak, bağlanmak eylemeylem
yapıšmak Haften, Geiz || yapışma, cimrilik
*yaprı (m) weit, eben || geniş, düz
yaprıl- kleben, anhaften || yapışmak, yapışkan olmak, takılmak eylemeylem
yapšın- sich ducken || sinmek, büzülüp saklanmak; haften (an), sich heften (an) || yapışmak eylemeylem
yapšın- yarman- haften2 (an), sich heften2 (an) || yapışmak
yapšıngu Haftenmüssen || yapışmalı
yapšınmak Anhaften || yapışma
yapšınmaklıg Anhaften- || yapışma …
yapšınmaksız ohne Anhaften || yapışmasız
yapšınmamak Nichtanhaften || yapışmama
yapšıntur- haften lassen || yapıştırmak eylemeylem
yapšur- befestigen, anbringen, anheften, ankleben, bekleben, (j-m) etwas anhängen ||
bağlamak, tespit etmek, takmak, yerleştirmek, iliştirmek, üzerine yapıştırmak, asmak; haften, verkleidet sein, beklebt sein || yapışmak eylemeylem
1
yar Speichel || tükürük, salya
yar ašlıg Fresser von Speichel (eine Dämonenklasse) || tükürük yiyen (bir şeytan sınıfı)
2
yar Schlucht, Klippe || yar, kayalık, uçurum; Landstück, Gelände || arazi
yar tuzı Steinsalz || kaya tuzu
yar yartu Schlucht2 || yar2
1
yar- ~ y(a)r- aufbrechen, aufschneiden || kırarak açmak, bıçakla açmak, kırmak, parçalamak; aufreißen, spalten || deşmek, söküp
çıkarmak, kırmak; teilen || bölmek; (Geliebte/n) abspenstig machen, ausspannen ||
(sevgili) ayartmak; offenbaren, darlegen || bildirmek, açığa vurmak, açıklamak, anlatmak eylemeylem
yar- adır- teilen2 || bölmek2
yara bıč- aufreißen, aufschneiden || deşmek, söküp çıkarmak, bıçakla açmak
yarıp al- herauslösen || sökerek ayırmak
2
yar- entscheiden || karar vermek eylemeylem
1
yara- ~ y(a)ra- geeignet sein, passend sein, passen, angemessen sein, entsprechend sein,
günstig sein || uygun olmak, münasip olmak, yakışmak, yaramak, faydası olmak; erfolgreich sein || başarılı olmak eylemeylem
1
yarag passend || uygun, münasip; Passendes,
Angemessenes || uygun bir şey, yakışan; Ausrüstung, Waffe || takım, donatım, silah; Gelegenheit, der richtige Moment || vesile, fırsat (s./bk. Mo. ǰaraγ)
yaragınča gemäß, entsprechend, dementsprechend, demgemäß, in rechter Weise ||
uygun, münasip, yaraşıklı, buna göre, dolayısıyla adv
yaragınča yonınča (oder: yöninčä) entsprechend2, demgemäß2 || uygun2, buna göre2, dolayısıyla2
yaragk(ı)ya der richtige Zeitpunkt || vakit
yaraglıg geeignet, passend || yetenekli, yararlı, münasip, uygun; apart, angenehm, schön,
prächtig, hübsch, künstlerisch || cazibeli, kibar, hoş, debdebeli, görkemli, güzel, hoş, şirin, sanatsal
yaraglıg čızıglıg künstlerisch und gezeichnet || sanatsal ve çizilmiş
yaragsız ~ y(a)rags(ı)z unbrauchbar, untauglich || değersiz, faydasız, uygun olmayan, yakışmayan; etwas Unbrauchbares, etwas
Untaugliches || değersiz bir şey, faydasız bir şey, uygun olmayan bir şey, yakışmayan bir şey
yaragsız ötüg ötün- || faydasız bir istekte bulunmak
yaragu passend, geeignet, geziemend, entsprechend || uygun, münasip, yararlı
1
yaral- ausgestattet sein || hazır olmak, tedarikli olmak, donanmış olmak eylemeylem
yaramak Nutzen || fayda; Stärke || verim, güç; Produktivität || veludiyet, verimlilik
yaramaz ungehörig, unpassend || yakışıksız, uygunsuz, uymayan
yaramsın- zu schmeicheln vorgeben || iltifat ediyormuş gibi yapmak eylemeylem
yaran- zu gefallen suchen || hoşuna gideni aramak eylemeylem
yar(a)ntaŋı Morgengrauen || gün ağarması, şafak
1
yaraš- ~ y(a)raš- passen, sich anpassen, angemessen sein || uymak, yakışmak, yaraşmak,
uygun olmak, layık olmak; (Arznei) wirken || (ilaç) etkisini göstermek eylemeylem
yarašdurmak Zusammenfügung, Anpassung || birleştirme, uyma, uyarlama
yarašı passend (auch Äquivalent von Skt. anuloma), angemessen, geeignet, entsprechend, zuträglich (auch Äquivalent von Skt. pathya),
(mit Dat. oder birlä) in Übereinstimmung mit … || uygun, yaraşır (Skt. anuloma’nın da eş değeri), münasip, denk gelen, göre, hayırlı,
getirili (Skt. pathya’nın da eş değeri), (yönelme hâliyle ya da birlä ile birlikte) … gereğince;
angenehm || hoş; gehörig (zu) (Äquivalent von Skt. upasaṃhita) || … -ya ait (Skt. upasaṃhita’nın eş değeri) adv
yarašı säčmä passend und auserlesen || uygun ve seçkin
yarašı tušlı passend2 || uygun2, münasip2
yarašı yöninčä entsprechend2, passend2 || denk gelen2, uygun2, münasip2 adv
yarašısız nicht passend, unpassend (auch Äquivalent von Skt. apathya), nicht entsprechend, ungeeignet
|| uymayan, uygunsuz, yakışıksız (Skt. apatha’nın da eş değeri), uygun olmayan
yarašmak Übereinstimmung, Harmonie || mutabakat, uyum
yarašmaklıg mit Übereinstimmung || görüş birliğiyle, mutabakatla
yaraštur- sich anpassen || uyum sağlamak; anpassen || uyarlamak, uydurmak; bereit machen || hazırlamak eylemeylem
yaraštur- yapıšdur- sich anpassen und anklammern || uyum sağlamak ve iyice bağlanmak eylemeylem
yarašur passend || uygun, münasip; Passendes, Geeignetsein, Harmonieren, Eignung || uygun bir şey, uyma, uygunluk
yarat- ~ y(a)rat- ~ y(a)r(a)t- zurechtmachen,
schmücken, verzieren, ausstatten, einrichten
|| hazırlanmak, süslenmek, süslemek, dekore
etmek, teçhiz etmek, donatmak, donamak,
düzenlemek; ausrüsten || donatmak; erschaffen, schaffen, machen, vollbringen || yaratmak,
sağlamak, yapmak; übersetzen || çevirmek; (Text, Schriftstück) verfassen || (yazı) yazmak;
vorschützen, simulieren || bahane olarak
göstermek, ikiyüzlü olmak; bereit machen, zubereiten || hazırlamak; beschaffen, herbeischaffen, besorgen || temin etmek, tedarik
etmek; anschirren || koşum vurmak; aufstellen,
einsetzen, etablieren || koymak, yerleştirmek, kurmak, tesis etmek eylemeylem
y(a)rat- et- erschaffen und bauen || yaratmak ve yapmak
yarat- ornat- einsetzen2, etablieren2 || koymak2, yerleştirmek2, kurmak2, tesis etmek2
yaratu ber- herbeischaffen || tedarik etmek
yaratdačı der Verfasser (eines Werkes) || (bir kitabın) yazarı
yaratdačısız ohne einen Schöpfer || yaratıcısız
yaratdur- zurechtmachen lassen, herrichten lassen || yaptırmak, hazırlatmak; übertragen lassen || tercüme ettirmek eylemeylem
yaratıg ~ y(a)rat(ı)g Ausstattung || donatım,
yaratı, yapılan şey; Schmuck, Zierrat, Pomp,
Prunk, Dekorationsgegenstand || takı, süs,
görkem, şaşaa, debdebe, dekorasyon, ihtişam;
Zusammengesetztes (Skt. saṃskṛta) || birleşik
şey, müteşekkil şey (Skt. saṃskṛta); Ordnung,
Anordnung (Skt. vyūha) || düzen (Skt. vyūha); Machination || gizli tertibat; Yoga, Praktik, Verrichtung (im Ritual) || yoga, uygulama,
(ritüelde) icra; Hilfsmittel || çare, vasıta; Zarge (einer Trommel) || (bir davulun) kasnağı; Unternehmung || girişim
yaratıglıg (mit Instr.) geschmückt (mit), angeschirrt (mit), ausgestattet (mit), verziert
(mit) || (araç hâliyle) (bir şeyle) süslü, (bir şeyle) koşumlu, (bir şeyle) donatımlı, (bir
şeyle) dekore; gestaltet || biçimli, şekilli; Schmuck- || süs …; Geschmückter || süslü kişi
1
yaratıl- ausgestattet sein, versehen sein || hazır olmak, tedarikli olmak, donanmış olmak eylemeylem
yaratın- sich schmücken, sich bereit machen || süslenmek, hazırlanmak; bewandert sein ||
bilgisi olmak; sich (einer Sache) widmen, sich mühen, aktiv werden || kendini (bir şeye) vakfetmek, çabalamak, aktif olmak eylemeylem
yaratındur- sich bereit machen lassen || hazırlandırmak eylemeylem
yaratıngu Sich-Anschirren, Sichbefleißigen || çaba gösterme, gayret etme
1
yaratmak Ausstatten, Schmücken, Schaffen, Bereitmachen || donatma, döşeme, süsleme,
yaratma, hazırlama; Zubereitung || hazırlık; Lehren || öğretme
yaratmak ögrätmäk bošgurmak biltürmäk Lehren4 || öğretme4
yaratmaklıg mit Ausstatten, mit Schaffen || donatmalı, yaratmalı, süslemeli
1
yargan ~ y(a)rgan Richter || yargıç, hâkim; Scherge || yardımcı (s./bk. Mo. yarγačin)
yarganlıg richterlich || yargıçlıkla ilgili
yargašın- passend sein (?) || uygun olmak (?) eylemeylem
yargu (richterliche) Entscheidung || yargı (s./bk. Mo. ǰarγu)
y(a)rgun eine Hirschart (oder ein anderes Wildtier) || bir geyik türü (veya başka bir vahşi hayvan)
1
yarık Panzer, Rüstung || zırh
yarık käd- einen Panzer anlegen || zırh kaplamak, zırh giymek
yarıkın sučul- seinen Panzer ablegen || zırhını çıkarmak eylemeylem
yarıkla- sich panzern || zırh giymek, zırhlanmak eylemeylem
yarıklan- gepanzert sein || zırhlanmış olmak, zırhlı olmak
yarıklıg mit einem Panzer, gepanzert || zırhlı
yarıksız ohne einen Panzer || zırhı olmayan
yarıksız biliksiz ohne Panzer und ohne Waffen || zırhı ve silahı olmayan
yarıl- aufplatzen, aufreißen, sich auftun || patlamak, yırtılmak, açılmak; (Geschwür) aufgehen || (yara) açılmak, yarılmak; in Fetzen
gerissen werden, sich spalten, gebrochen werden || yarılmak, parçalanmak; (Gewand) löchrig werden || (elbise) delinmek; (Blumen) erblühen || (çiçek) açılmak; offenkundig werden || ortaya çıkmak; (Herz) zerreißen, brechen || (yürek) sızlamak, kırmak eylemeylem
yarıl- ačıl- (Blumen) erblühen2 || (çiçek) açılmak2
yarıl- sın- (Herz) brechen2 || (kalp) sızlamak2
yarıl- yırtıl- zerrissen2 werden || yarılmak2
yarılınčıg zerreißend || yırtılan, sızlayan
yarım ~ y(a)rım Hälfte, Halb-, halbe(r, -s) || yarım, yarı (vgl./krş. Mo. ǰarim)
yarımča teilweise, zur Hälfte || kısmen, yarı yarıya adv
yarımduk Hälfte || yarım; Halb- || yarım … (s./bk. Mo. ǰarimduγ)
yarımduk labai Halb-Schneckenhorn || yarım müzik aleti olarak kullanılan salyangoz kabuğu
yarımkı Hälfte-, halb || yarım …, yarım
yarımları einige, manche || birkaç, bazıları 1
1
yarın ~ y(a)r(ı)n morgen, morgens, Morgen, tagsüber || yarın, sabah, gündüz, sabahleyin, sabahları, gündüzün
yarın ertä morgen beizeiten || yarın erken
yarın taŋda zur Zeit der Morgendämmerung || şafakta, tan vaktinde
yarın y(a)ru- dämmern || sabah olmak eylemeylem
2
yarın ~ y(a)r(ı)n Schulterblatt || kürek kemiği
yarın igin (br) Schulterblatt2 || kürek kemiği2
yarındak eine Dornbuschart || bir diken çeşidi
yarındak tikän Astragalus, Tragant (eigentl. ein Schmetterlingsblütler) (Astragalus membranaceus) || astragalus, Çin geveni (Astragalus membranaceus
yarındı möglicherweise ein Titel || muhtemelen bir unvan
yarınkı morgig || yarınki
yarınkı kün am morgigen Tag, morgen || yarın, yarınki gün
yarıš- wetteifern || bir şey için yarışmak eylemeylem
yarıšmalaš- miteinander wetteifern || karşılıklı savaşmak eylemeylem
yar(ı)šmalašu edär- (eine Meinung) verfolgen, indem man sich streitet || kavga ederek (bir düşünceyi) takip etmek adv
1
y(a)rlıg ~ y(a)rl(ı)g ~ yarlıg Befehl, Predigt,
Rede, Ausspruch (auch als eine Art Orakelsatz
in einem Wahrsagebuch), Lehre, Lehrsatz,
offizielles Schreiben || emir, buyruk, ferman,
talimat, vaaz, konuşma, söz (kehanet
kitabındaki bir tür fal cümlesi olarak da),
öğreti, teorem, resmî yazı; Wort, Ausdruck,
Phrase || söz, sözcük, ifade, ibare (s./bk. Mo. ǰarliγ)
y(a)rl(ı)g kälür- Befehl bringen || emir getirmek eylemeylem
y(a)rl(ı)g tägür- Befehl bringen || emir getirmek eylemeylem
y(a)rlıg y(a)rlıka- sprechen (von einem Höhergestellten gesagt) || (yüksek seviyedeki birisi için) konuşmak, söylemek
2
y(a)rl(ı)g ~ yarlıg ~ y(a)rlıg elend, arm || sefil, fakir, yoksul
y(a)rlıg kuvrag armer Konvent || yoksul meclis
y(a)rlıgda y(a)rlıg überaus elend || yok yoksu
3
yarlıg mit Speichel || tükürüklü, salyalı
y(a)rlıgča gemäß dem Befehl || emre uygun olarak adv
y(a)rlıglıg mit Predigt, mit Rede, mit Befehl || vaazlı, konuşmalı, sözlü, emirli
y(a)rlıgsız ohne Lehrsatz || teoremsiz, öğretisiz; neutral (Skt. avyākṛta), weder gut noch
böse || nötr, tarafsız (Skt. avyākṛta), ne iyi ne kötü; Neutrales || nötr (şey)
y(a)rlıgsız yıltız neutrale Wurzel || nötr kök 1
y(a)rlıka- ~ yarlıka- geruhen zu … (Respektsverb = von einem Höhergestellten gesagt) ||
buyurmak (yüksek seviyedeki birisi için);
(einen Befehl) erlassen, befehlen || buyurmak,
emir vermek; predigen || vaaz vermek; zu
sprechen geruhen (auch Äquivalent von Skt.
abhyanujñā-) || konuşmayı buyurmak (Skt.
abhyanujñā-’nın da eş değeri); sich aufhalten,
sein || oturmak, bulunmak, olmak; sich erbarmen || acımak, merhamet etmek; (ins
Nirvāṇa) eingehen (vom Buddha gesagt), sich begeben (nach) (vom Kaiser gesagt) || (Buda
tarafından söylenmiş) (Nirvāṇa’ya) gitmek, (Kral tarafından söylenmiş) (… -ya) gitmek, yönelmek eylemeylem
y(a)rlıka- sözlä- verkünden2, sagen2 || açıklamak2, beyan etmek2, bildirmek2, demek2, söylemek2 eylemeylem
y(a)rlıkamak Geruhen || buyurma; Verkünden || beyan etme, bildirme, söyleme, ilan etme; Verbalnomen des Respekts (Handlung oder
Aussage eines Höhergestellten) || saygının isim fiili (yüksek seviyedeki birisinin eylemi veya beyanı)
y(a)rlıkamıšı Ausspruch, Aussage || söz, beyan ekekekekekekek ???????????
y(a)rl(ı)kančıg (m) bemitleidenswert, erbarmungswürdig || || acınacak, zavallı
y(a)rlıkančsız ohne Mitleid, erbarmungslos || merhametsiz, acımasız
y(a)rlıkančsız köŋülin ~ köŋülün (adv.) unbarmherzig, erbarmungslos || acımasızca
y(a)rlıkančučı ~ y(a)rl(ı)kančučı barmherzig, mitleidig || merhametli, bağışlayıcı, şefkatli, iyi yürekli, acıyan
y(a)rlıkančučı bilig Mitleid (Skt. karuṇā) || merhamet (Skt. karuṇā)
y(a)rlıkančučı köŋül || merhamet
y(a)rlıkančučı köŋüllüg || merhametli (Skt. kāruṇika), yardımsever
y(a)rlıkančučı köŋülsüzin ohne Mitleid, mitleidlos || merhametsiz
y(a)rlıkančučı ögrünčü köŋül Mitleid und Freude || merhamet ve sevinç
yarlıkat- erscheinen lassen, veranlassen sich zu zeigen || göründürmek, görünmeye yönlendirmek eylemeylem
1
yarma Höhle || mağara, kovuk, oyuk
2
yarma Grütze || dövülmüş yulaf, yarma; Korn || tane, tahıl
yarma mončuk Korn2 (?) || tane2 (?)
yarma murč Pfefferkorn || biber tanesi
yarman- erklettern, hinaufklettern, besteigen, erklimmen || tırmanmak, yukarı tırmanmak, tepeye ulaşmak; umklammern, umarmen ||
sıkıca tutmak, sıkı sıkı sarılmak, kucaklamak, sarılmak; haften (an), sich heften (an) || yapışmak c
yarm(a)ntur- erklettern lassen, besteigen lassen || tırmandırmak eylemeylem
yarmık Spalt || yarık, çatlak
1
y(a)rp ~ yarp fest, sicher, beständig, dauerhaft, stark, solide (auch Äquivalent von Skt. ghana), gefestigt || sağlam, sıkı, durağan,
sabit, kalıcı, güçlü, dayanıklı (Skt. ghana’nın da eş değeri), sabit; wohlauf || sağlığı yerinde; konkret || somut; schwierig || zor, güç;
Festigkeit, Beständigkeit, Solidität, Standhaftigkeit || sağlamlık, katılık, dayanıklılık, sebat, sarsılmazlık; Essenz, Wesen || öz, esans adv
y(a)rp (~ yarp) katıg fest2, stark2 || sağlam2, güçlü2; schwierig2 || zor2, güç2
y(a)rp katıg agınčsız fest2 und unerschütterlich || sağlam2 ve sarsılmaz
yarp odgurak sicher2 || kesin2
y(a)rp y(i)ti stark2 || güçlü2
y(a)rp yüräklig talaklıg ein festes Herz habend2, mit festem Mut2 || sağlam yürekli2
yarpad- (mit küči) zu Kräften kommen || güçlenmek, dinçleşmek eylemeylem
yarplaš- gemeinsam bekräftigen || birlikte sağlamlaştırmak, birlikte kuvvetlendirmek eylemeylem
y(a)rplıg beständig, wirklich || dayanıklı, sağlam, gerçek
yarprak eher schwierig || oldukça zor
yarprak sav ein eher schwieriger Ausdruck || oldukça zor ifade
y(a)rpsız ~ yarpsız unwirklich, unbeständig,
nicht konkret, wesenlos || gerçek olmayan, istikrarsız, somut olmayan, özsüz, cevhersiz; Unbeständiges, Unbeständigkeit || istikrarsız bir şey, istikrarsızlık
yarsı- schmähen || aşağılamak, hakaret etmek; sich ekeln, Widerwillen haben, verabscheuen || nefret etmek, iğrenmek, tiksinmek eylemeylem
yarsıgak unangenehm || nahoş, can sıkıcı; mürrisch, zimperlich || asık suratlı, nanemolla, nazlı ekekekekekek ????????
yarsıgu täg widerwärtig, ekelerregend || iğrenç, tiksinti verici adv
yarsıguluk widerwärtig, widerlich, eklig, ekelerregend, ekelhaft || iğrenç, tiksindirici, nefret uyandırıcı
yarsıguluk täg widerwärtig, ekelerregend || iğrenç, tiksinti verici
yarsımaklıg mit Abscheu || iğrenmeli, tiksinmeli
yarsınčıg widerwärtig, widerlich, eklig, ekelerregend, ekelhaft || iğrenç, tiksindirici, nefret uyandırıcı; Widerwärtiges || iğrenç bir şey
yarsko Fledermaus|| yarasa
yarsok ekelhaft || tiksindirici ekekekekekekekek
yart- (br) schreiben (?), einritzen (?) || yazmak (?), kazımak (?) eylemeylem
yartım Hälfte || yarım
yartmak Münze, Geld || sikke, para
yarmak kümüš Silbermünze || gümüş para
yartmak ärdini Münze oder Juwel || sikke veya mücevher
yartu Holzplanke || tahta; Schlucht || yar, boğaz, dağ geçidi
1
y(a)ru Seite, Richtung || yan, taraf
2
yaru Fischleim || balık tutkalı
yaru yelim Fischleim || balık tutkalı
yaru- ~ y(a)ru- aufleuchten, leuchten, erglänzen, glänzen, strahlen, erstrahlen, hell werden
|| parlamak, parıldamak, ışık saçmak, ışıldamak, ışın yaymak; sich freuen || sevinmek eylemeylem
yaru- yaltrı- strahlen2 || parlamak2
1
y(a)ruk ~ yaruk licht, strahlend, hell, glänzend || aydın, parlak, ışıklı; (Spiegel) blank ||
(ayna) pırıl pırıl; Licht, Glanz, Schein, Aufleuchten, Leuchten, Brillanz || ışık, aydınlık,
parlaklık, parıltı, parlama; Abglanz || akis, yansıma; Lampe || lamba; Glänzender || parlak
kişi; Bestandteil eines Namens einer Klosteranlage || manastır külliyesinin adının bir bölümü
y(a)ruk čogsıramaksız strahlend und nicht glanzlos seiend || parlak ve sönük olmayan
y(a)ruk k(a)raŋgu Helles und Dunkles, Licht und Finsternis || aydınlık ve karanlık şey, ışık ve karanlık
y(a)ruk levlig ulug är || parlak şansın büyük ustası
y(a)rukı üzä yarutdačı || parlaklığıyla (her şeyi) aydınlatan
y(a)rukug k(a)raŋgug tutma- || (canlıların) aydınlık ve karanlık (taraflarını) dikkate almamak
y(a)ruklug irü b(ä)lgü Glanz-Omen2 || parlaklık işareti2
y(a)ruklug körkdäš Glanzabbild, Strahlenabbild || parlak suret, parlayan görüntü
y(a)rukluk das Glanzhafte, das Glänzende || parlayan şey
1
y(a)ruksuz ohne Glanz, glanzlos || parıltısız, parlamayan
y(a)ruksuz yašuksuz öŋsüz öläz || parıltısız2 ve solgun2
y(a)ruksuz ohne Risse || yarıksız, yırtıksız
y(a)ruksuz iröksüz ohne Risse2 || yarıksız2, yırtıksız2
yarumak ~ y(a)rumak Leuchten, Glänzen, Glanz || parlama, parıldama, parlaklık
yarumak yaltrımak
y(a)rumak yašumak
1
yarun Licht, Morgenlicht || ışık, sabah ışığı
yarun taŋ Morgenlicht2 || sabah ışığı2
y(a)run yaru- tagen || gün doğmak eylemeylem
yarun yaruk Morgenlicht || sabah ışığı
yarut (m) Erleuchter || aydınlatıcı ekekekekek ??????
1
yarut- ~ y(a)rut- beleuchten, ins rechte Licht setzen || ışıklandırmak; erleuchten, glänzen
lassen, erstrahlen lassen, beglänzen || aydınlatmak, parlatmak, ışıtmak; propagieren || propaganda yapmak eylemeylem
yarut- sözlä- || ışıklandırmak ve söylemek, propaganda yapmak2 eylemeylem
yarut- tamtur- || aydınlatmak2, propaganda yapmak2
yarutıl- erleuchtet werden, erhellt werden, beglänzt werden || aydınlatılmak, parlatılmak eylemeylem
yarutmak Erhellung|| aydınlık
yarutuš- einander beleuchten || karşılıklı aydınlatmak, birbirini aydınlatmak eylemeylem
1
yas Schaden || zarar, hasar
1
yas- loslassen, (Flügel) ausbreiten || bırakmak, salıvermek, (kanat) sermek
yasa < Mo. ǰasa (ǰasaγ)Gesetz, gesetzliche Ordnung, gesetzliche Strafe || yasa, kanun
yasa- < Mo. ǰasa- errichten || inşa etmek eylemeylem
yasagul < Mo. ǰasaγul ein Titel || bir unvan 1
yasamak Errichten || inşa etme
yasamaklıg mit Ordnen || düzenlemeli
yasaš- gemeinsam in Ordnung bringen || birlikte düzenlemek, birlikte düzene koymak eylemeylem
1
yasat- errichten lassen || inşa ettirmek eylemeylem
yasatakı in der gesetzlichen Ordnung niedergelegt || yasadaki
yasgač Nudelholz, rundes Holz zum Ausrollen von Teig || oklava, merdane
yası flach || düz, yassı; flacher Boden, flaches
Brett, Holzkragen (als Folterinstrument) || düz yer, düz tahta, (işkence aleti olarak) boyuna geçirilen düz tahta
yası pan ıgač flaches Holzbrett, Abdeckung || düz tahta, kapak
y(a)sıč (r) breite Pfeilspitze || enli ok ucu
yasımuk Linse (Erva lens) || mercimek (Erva lens)
yasımuk meni Linsenmehl || mercimek unu
yasırak sehr flach || çok düz, çok yassı, dümdüz
yaska Bed. unklar || manası belirsiz
yasta- sich lehnen || yaslanmak eylemeylem
yastan- ~ yast(a)n- sich ein Kopfkissen bereiten, sich stützen || kendine yastık hazırlamak, dayanmak eylemeylem
1
yastok Kopfkissen || yastık; ein Münzwert, die größte Geldeinheit (ein Yastok = fünfzig Sıtır;
ca. zwei Kilogramm), Barren || en büyük para birimi (bir Yastok = elli Sıtır; aşağı yukarı iki kilo), külçe
yastok tavar Münz- und Vermögenswerte || para ve varlık
yastoklug im Wert von … Yastok, für … Yastok || … Yastok değerinde, … Yastok için
1
yaš frisch, grün || yaş, körpe, yeşil; (Kopf) gerade abgeschlagen || biraz önce kesilmiş (baş); Gras || çim
yaš arıg s(e)mäklär grünende Haine2 || yeşil ormanlar2
2
yaš Leben, Zeit, Lebenszeit, Alter, Lebensalter || hayat, yaşam, zaman, yaş, ömür
yaš kutı Lebenskraft || yaşama gücü, hayat enerjisi
yaš sıš Alter2, Lebenszeit2 || yaş2, ömür2
3
yaš Träne || gözyaşı, yaş
yašın akıt- seine Tränen strömen lassen || gözyaşlarını akıtmak
yašın yodun- seine Tränen abwischen || gözyaşlarını silmek yod- yoymak eylemeylem
yaš- sich verstecken, sich verbergen, verschwinden || saklanmak, gizlenmek, ortadan kaybolmak; hinausgehen || çıkmak eylemeylem
yaš- yokad- sich verstecken und zugrunde gehen || saklanmak ve mahvolmak
yaš- yupan- sich verstecken2 || saklanmak2 eylemeylem
yaša olur- sich verstecken || saklanmak
yaša- leben, im Alter von … sein, … Jahre alt sein || yaşamak, … yaşında olmak; … genießen || … tadını çıkarmak eylemeylem
yašaguluk isig öz zu lebende Lebenszeit2 || yaşanan ömür2
yašaglı Lebendiges, Lebewesen || canlı varlık
yašaglısız ohne Lebendiges || canlı varlıksız
yašagu frisch || taze
yašama lebende Person || yaşayan kişi
yašamak Leben || yaşama 1
1
yašar … Jahre alt || … yaşlı, … yaşında
yašar- grünen, frisch werden || yeşermek, yeşillenmek, tazelemek eylemeylem
yašar- hwalan- grünen und erblühen || yeşermek ve çiçek açmak eylemeylem
yašart- grünen lassen || yeşertmek
yašat- leben lassen || yaşatmak
2
yašı- glänzen || parlamak 1 eylemeylem
yašık Glanz || parlaklık, ihtişam
yašıklık glänzend, leuchtend || parlak, pırıl pırıl, ışıklı 1
yašıl ~ y(a)š(ı)l grün || yeşil
yašıl čakır közlüg mit grün-blauen Augen || ela gözlü
yašıl solaglıg bitig || yeşil zincirli kitap
yašın Blitz || şimşek, yıldırım; Meteor || akanyıldız, göktaşı, meteor
yašın täg öŋlüg von blitzartiger Farbe || şimşek renkli
yašın yašına- blitzen, aufblitzen (auch Äquivalent von Skt. vidyut-) || şimşek çakmak (Skt. vidyut-’un da eş değeri) eylemeylem
yašın yašınat- es blitzen lassen || şimşek çaktırmak eylemeylem
yašına- blitzen, glänzen || şimşek çakmak, parlamak eylemeylem
yašınat- esblitzen lassen || şimşek çaktırmak
1
yašlıg tränenerfüllt, mit Tränen, Tränen- || gözyaşlı, gözyaşı …
2
yašlıg mit Leben, mit Lebenszeit, mit Lebensdauer, mit Alter || yaşamlı, ömürlü, hayatlı,
yaşlı; … Jahre alt, im Alter von …, betagt || yaşlı, … yaşında; alter Mann || yaşlı adam
yašlag sıšlag alt2, mit Alter2 || yaşlı2
yašlıg üdlüg mit Lebenszeit2 || ömürlü2
yašmaklıg mit Verbergen || gizlemeli, saklamalı
yašru verborgen, geheim, heimlich, leise || saklı, gizli, gizlice, sessiz adv
yašru ätözin (adv.) unsichtbar || görünmez, görünmeyen
yašru batutlug verborgen2, geheim2 || saklı2, gizli
yašru köŋlin mit verheimlichter Absicht || gizli amaçlı, gizli niyetli
yašrudakı im Verborgenen, verborgen gehalten || gizlideki, gizlice
yašruk(ı)ya ganz heimlich || tamamen gizli
yašruk(ı)ya köŋlin mit ganz heimlichen Absichten || tamamen gizli niyetli
yaštakı im Alter von … || … yaşdaki
yašu- glänzen, strahlen, prangen || parlamak, pırıldamak, ışık yaymak eylemeylem
yašuk Glanz || parlaklık, ışık; Glänzender || parlak kişi
yašuksuz ohne Glanz, glanzlos || parıltısız, parlamayan
yašumak Glänzen || parlama
yašur- verbergen, verheimlichen || gizlemek, saklamak eylemeylem
yašur- batur- ürt- kizlä- verbergen4, verheimlichen4 || gizlemek4, saklamak4 eylemeylem
yašur- kizlä- verbergen2 || gizlemek2
yašuru (adv.) heimlich || gizlice, gizli, saklı adv
yašuru baturu (adv.) heimlich2 || gizlice2, gizli2, saklı2
yašurukı heimlich || gizli, saklı
yašut verborgen, geheim || saklı, gizli; Heimlichkeit || sır, gizlilik
yašut batut verborgen2, geheim2 || saklı2, gizli2; Heimlichkeit2 || sır2, gizlilik2
yašut- erleuchten, glänzen lassen, strahlen lassen || aydınlatmak, ışıtmak, parlatmak eylemeylem
yašut- yagıt- glänzen und regnen lassen || aydınlatmak ve yağdırmak
1
yat ~ y(a)t fremd, seltsam, eigenartig, absurd || yabancı, yaban, tuhaf, garip, acayip, saçma,
anlamsız; unpassend || uygun olmayan; Fremder, Fremdling, Ausländer || yabancı; Angehöriger einer anderen Religionsgemeinschaft,
Angehöriger einer Outgroup || başka bir dinî cemaatin müridi, yabancı bir grubun üyesi;
Feind || düşman; Fremdland || düşman ülke; Fremdes || yabancı bir şey (s./bk. Mo. ǰad
yat ellig zu einem fremden Land gehörig || yabancı ülkeli
yat küdän Fremder und Gast || yabancı ve misafir
yat öz Fremdes und Eigenes || yabancı ve kendine özgü şey
yat sakınč falsche Vorstellung, absurder Gedanke || yanlış düşünce, absürt fikir
yat sözčilig käyiklär || yabancı dil konuşan vahşi hayvanlar
yat taš ellär fremde2 Länder || yabancı2 ülkeler
yat yagı Feind2 || düşman2
yat yalavač fremder Gesandter || yabancı elçi
yat yer fremdes Land || yabancı ülke
2
yat Zauberei || büyücülük (s./bk. Mo. ǰada)
yad tašı Regenstein || yağmur taşı
yat yatlangučı Zauberer || büyücü
3
yat < Neupers. yād Erinnerung || anı, hatıra, bellek
1
yat- liegen (auch Äquivalent von Skt. *śī-), sich hinlegen, die Nacht verbringen (Äquivalent von Skt. vas-) || yatmak (Skt. *śī-’nin de
eş değeri), uzanmak, geceyi geçirmek (Skt. vas-’ın eş değeri); Hilfsverb: durative Bedeutung || yardımcı fiil: devamlılık anlamı
yatgu udıgu oron Schlaf2stätte || uyku2 yeri 2
yatanıš Niederwerfung, Art des Liegens || secde etme, yatma şekli ekekekekekekek ???????????
yatgak Nachtwächter || gece bekçisi
yatgak turgak äränlär Nachtwächter und am Tage diensttuende Aufseher || gece bekçileri ve gündüz görev yapan bekçiler
yatgıš Bett || yatak; Liegeposition || yatış pozisyonu
yatgıš yevägi Bettzeug || yastık yorgan, nevresim
yatgur- hinlegen, legen, veranlassen sich hinzulegen || yatırmak, koymak eylemeylem
yatıka- entfernt sein, sich entfernen, sich entfremden || uzak olmak, uzaklaşmak, yabancılaşmak eylemeylem
yatla- (mit Abl.) abweichen (von) || (ayrılma hâliyle) (… -dan) ayrılmak, sapmak eylemeylem
yatlamak Weissagen (?) || kehanette bulunma (?)
yatlan- zaubern || büyü yapmak, sihir yapmak eylemeylem
yatl(a)ngu taš magischer Stein || büyülü taş
yatmalık Herberge || han, konak
yatñopavit < TochA yajñopavit < Skt. yajñopavīta Opferschnur (eines Brahmanen) || (bir Brahman’ın) kurban kordonu
yatu ständig, immer || daima, sürekli, her zaman
yatu turu ständig2, immer2 || daima2, sürekli2, her zaman2
yatuk liegend || yatan
yava eine Pflanze; vermutlich wilde Zwiebel || bir bitki; muhtemelen yabani soğan (→ yupa)
yaval ruhig, sanft, weich || huzurlu, sakin, yumuşak
yaval yavaš ruhig2, sanft2 || huzurlu2, sakin2, yumuşak2
yeväl äsin sanfte Brise || yumuşak esinti
yeväl ton weiches Gewand || yumuşak elbise
yaval- ruhig sein, sanft werden, besänftigt sein, gezähmt sein (auch Äquivalent von Skt.
nī-), mild werden || huzurlu olmak, sakin olmak, yumuşak olmak, evcileşmiş olmak (Skt. nī-’nin de eş değeri), hayırsever olmak eylemeylem
yavalmıš köŋüllüg yapırgu || soğukkanlılığın yorganı, soğukkanlılığın örtüsü (mecaz)
yavalınč (br) (meditative) Ruhe (Äquivalent von Skt. mauneya) || (meditasyondaki) huzur (Skt. mauneya’nın eş değeri)
yavalmak Sanftwerden, Sanftsein, Beruhigtsein, Abgeklärtheit || yumuşak olma, sakin olma, sakinleşmiş olma, olgun olma
yavalmaz nicht ruhig, nicht besänftigt || sakin olmayan, huzurlu olmayan, yumuşak olmayan
yavalmaz täprämäz yaŋı arıg vašir || sakin olmayan, sarsılmaz, yeni ve temiz Vajra
yavaltur- besänftigen, disziplinieren, zügeln, bezähmen, zähmen || yumuşatmak, disiplin
altına almak, yola getirmek, yenmek, zaptetmek; schwächen, abschwächen || zayıflatmak,
zayıf düşürmek, hafifletmek; bekehren || birinin dinini değiştirmek eylemeylem
yavaltur- bokur- besänftigen2, zügeln2, bezähmen2 || yumuşatmak2, zaptetmek2, yenmek2
yavalturmak Besänftigung, Zähmung, Beruhigung || yumuşatma, yenme, yatıştırma
yavanike << Skt. yāvanika griechisch, barbarisch || Yunan, Yunanca, barbar, vahşi
yavaš ~ y(a)vaš sanft, mild || yumuşak, hafif; Sanftmut, Milde || yumuşaklık
yavaš bol- sanft sein || yumuşak huylu olmak
yavaš särimlig köŋüllüg sanft und geduldig || yumuşak ve sabırlı
1
yavgan scheußlich, hässlich, grob || berbat, iğrenç, çirkin, terbiyesiz (s./bk. Mo. ǰabaγa(n))
yavgan köŋüllüg bösartig || kötü yürekli
2
yavgan fleischloses Speiseopfer || tanrılara sunulan etsiz yemek; etwas Festes || katı bir şey
yavgan bali fleischloses Streuopfer || etsiz serpilen bağış
yavgan torma fleischloses Gtor ma-Opfer || etsiz Gtor ma kurbanı
yavıšgu Blüte, Blattwerk, Blütengirlande, Blumengirlande || çiçek, ağaç yaprağı, çiçeklerden oluşan hevenk, çiçek çelengi
yavıšgulug mit Blättern, mit Blüten || yapraklı, çiçekli
yavız scheußlich, hässlich, übel, schlimm, schlecht, böse, verkommen, minderwertig, elend || berbat, iğrenç, çirkin, fena, kötü,
düşük değerli, sefil; sehr || çok; bedrückt || sıkıntılı, üzgün; Abgeschmacktheit, Schlech- tigkeit || tatsızlık, yavanlık, kötülük; schlechte
Seite, böser Aspekt || kötü taraf, kötü bakış açısı; schlechter Zustand || kötü durum; Elender || sefil kişi
yavaz iš išlä- yazın- Unzucht treiben2 || zina yapmak2 eylemeylem
yavazta yavaz überaus schlecht || çok kötü, kötünün kötüsü
yavız artak verkommen2 || bozulmuş2
yavız bol- bedrückt sein || sıkıntılı olmak
yavız böküš sakıšlıg mit schlechtem Denken2 || kötü düşünceli
yavız irü b(ä)lgülär böse Omina2 || kötü işaretler2, kötü alemetler2
yavız kıŋ (Blick) böse und scheel || (göz, bakış) fena ve şaşı
yavız köŋül Bosheit || kötülük
yavız köŋül Bosheit || kötülük
yavız körüm schlechte Ansicht (Skt. kudṛṣṭi) || kötü görüş (Skt. kudṛṣṭi)
yavız köz böser Blick || nazar, kem göz
yav(ı)z küčsüz kösönsüz sehr kraftlos und machtlos || çok güçsüz ve kuvvetsiz
yavız tül schlechter Traum, böser Traum || kötü düş, kötü rüya
yavız yol schlechte Existenzform (Skt. durgati) || kötü varlık şekli (Skt. durgati)
yavızla- tadeln || kınamak; für schlecht halten || kötü bulmak, kötümsemek eylemeylem
yavızlan- sich schlecht fühlen || kendini kötü hissetmek
yavızlık Fehler, Fehlverhalten || kusur, yanlış davranma
yav(ı)zrak schlechter || daha kötü
1
yavlak ~ y(a)vlak ~ y(a)vl(a)k schlecht, böse, übel, schlimm || kötü, fena, berbat; (Wein) stark || güçlü, sert (şarap); Feind, Böser ||
düşman; Böses, Übles, Exkrement || kötü, fena (madde), dışkı; Bosheit || kötülük; (s./bk. Khotansak. yola-, TochB yolo)
y(a)vlak ayıg kılınč schlechte2 Tat || kötü2 iş
yavlak bat schlecht und übel || kötü ve fena; Schlechtes und Übles || kötü ve fena şey
y(a)vlak bilig (m) Bosheit || kötülük
yavlak bor starker Wein || güçlü şarap
y(a)vlak eš tuš adaš kudaš || kötü eş2 ve dost
y(a)vlak köŋül Bosheit, Schlechtigkeit || kötülük
y(a)vlak köŋüllüg bösartig || kötü yürekli
y(a)vlak sakınč Bosheit || kötülük
y(a)vlak sakınč sakın- böse Gedanken hegen || kötü fikir düşünmek, kötü niyet beslemek eylemeylem
yavlak (~ y(a)vlak) sakınčlıg mit bösen Gedanken, bösartig || kötü yürekli, kötü niyetli
y(a)vlak utun schlimm2 || kötü2
yavlaklan- schlecht machen, schlecht behandeln || kötülemek, kötü davranmak eylemeylem
yavlaksız ~ y(a)vlaksız ohne Schlechtes, ohne Feinde || kötülüksüz, düşmansı
yavrı schwach || zayıf, güçsüz
yavrı- geschwächt sein, schwach sein || zayıf olmak, güçsüz olmak, zayıflamak eylemeylem
yavrı- sın- schwach und erschöpft sein || zayıf ve güçten düşmüş olmak
yavrımaz nicht schwach || zayıf olmayan
yavrımaz artamaz yarp katıg toŋ šır nicht schwach, unvergänglich und fest4 || zayıf olmayan, sonsuz ve katı4
yavrıt- schwächen || zayıflatmak eylemeylem
1
yay Sommer || yaz
yay üd Sommerzeit (auch Äquivalent von Skt. varṣāvāsana = ,Aufenthalt (der Mönche) während der Regenzeit)‘ || yaz mevsimi
yay üdtäki zur Sommerzeit || yaz mevsimindeki
yaylı kıšlı Sommer und Winter || yaz ve kış
2
yay Bogen || yay
1
yay- forttreiben, vertreiben || kovmak, sürükleyerek götürülmek, sürmek eylemeylem
yay- sür- forttreiben2, vertreiben2 || kovmak2, uzaklaştırmak2, sürmek2
2
yay- ausbreiten (?) || yaymak (?)
yaya Hintern, Gesäß, After, Anus || göt, kaba, kıç, anüs, makat
yayalıg After-, Anus- || anüs …, makat …
yayalıg yolınča über den Weg des Afters || anüs yolunda adv
yayı- erschüttern, ins Wanken bringen, schütteln || sarsmak, sallamak, silkelemek eylemeylem
yayıg (Fluss, Strom) reißend || (nehir) deli, şiddetli; unruhig ||huzursuz
yayıg yadgun (Fluss, Strom) reißend2 || (nehir) deli2, şiddetli2
1
yayıl- schwanken, beben, erschüttert werden, aufgeregt sein || sallanmak, titremek, sarsılmak, heyecanlanmak eylemeylem
yayıl- yaykal- täprä- kamša- beben4 || titremek4, sarsılmak4
yayılmak Schwanken, Erschütterung || sallanma, sarsıntı, sarsılma
yayılmak yaykalmak Erschütterung und Beben, Erschütterung2 || sarsılma ve titreme, sarsılma2
yayılmaksız y(a)rp yüräklig talaklıg mit unerschütterlichem und festem Mut2 || sarsılmaz ve katı yürekli2
yayıt Weide || otlak
yayıt- erschüttert werden, aufgeregt werden, bewegt werden || sarsılmak, heyecanlandırılmak, hareket ettirilmek || dağılmak, yayılmak eylemeylem
yayka- schütteln || sallamak, silkmek eylemeylem
yaykal- branden, anbranden, schwanken, beben || kıyıya çarparak kırılmak, sallanmak, titremek eylemeylem
yaykal- täš- (Wasser) anbranden und über die Ufer treten || (su) kıyıya çarparak kırılmak ve taşmak
yaykan- branden, wallen, erbeben, in Wallung geraten || kıyıya çarparak kırılmak, coşmak, kaynamak, sallanmak, titremek eylemeylem
yaykan- bulgan- erbeben2 || titremek2
yaykanmak Wallen, Branden || coşma, kaynama, kıyıya çarparak kırılma
yaykı sommerlich, zum Sommer gehörig || yaz gibi, yaza ait, yazki
yaykı bakčan sommerliche Residenz || yağmur mevsimi inzivası
yaykı ton Sommerkleidung || yazlık giyim, yazlık kıyafet, yazlık giysi
yaykı üč ay birkčanıg ärtür- || üç aylık yağmur mevsimi inzivasını geçirmek eylemeylem
1
y(a)yl(a)- (r) den Sommer verbringen || yazı geçirmek eylemeylem
yaylag ~ yayl(a)g ~ y(a)yl(a)g Sommer- || yaz …, yazlık; Sommerquartier || yayla
yayl(a)g kıšl(a)g kalık ısırka Sommer- und Winter-Palast2 || yazlık ve kışlık saray2
yaylamaksız unbeweglich, unerschütterlich || hareketsiz, sarsılmaz
yaylamaksız köŋüllüg mit unbeweglichem Geist || sarsılmaz zihinli
yaylık Sommerhaus, Sommerquartier, Sommerhalle || yazlık, yayla, yazlık ev
yaylık kämištür- Hallen (für ein Kloster) errichten lassen || (bir manastır için) pavyonlar (çok büyük salonlar) kurdurmak eylemeylem
yaz Frühling || ilkbahar
yaz yay Frühling und Sommer || ilkbahar ve yaz
1
yaz- fehlen, sich vergehen, sündigen, nicht gehorchen, sich irren, nicht beachten
|| yanılmak, günah işlemek, hata yapmak, itaat etmemek, (bir şeye) gözünü yummak eylemeylem
yaz- yaŋıl- fehlen2, sich vergehen2 || yanılmak2, günah işlemek2, itaat etmemek2
2
yaz- auflösen (bei Ingredienzen eines Heilmittels) || (bir ilacın içeriğinde) suda eritmek eylemeylem
yaza- < Mo. ǰasa- korrigieren || düzeltmek eylemeylem
yazak << Skt. yāsaka Alhagistrauch (Alhagi sp.) || Aguldikeni (Alhagi sp.)
yazalmaklag mit Entspannung, mit Geruhsamkeit || rahatlamalı, huzurlu, rahatlıkla
y(a)zdan < Parth./MP yazdān (Pl. von ,Gott‘), Götter, Gott || tanrılar, Tanrı
y(a)zdan astar hirza < Parth. yazdān āstār hirzā Gott vergib (meine) Sünde! || Tanrı günahları(mı) bağışlasın!
1
yazı Ebene, freier Platz || ova, düz yer
yazı yer Ebene || ova, düz yer
yazı yerdäki auf der Ebene befindlich || ovadaki, düz yerdeki
y(a)z(ı)g (r) braun || kahverengi
y(a)z(ı)g (a)tl(ı)g (r) auf braunem Pferd reitend || kahverengi atlı
yazıl- (Krankheit) vergehen, sich bessern || (hastalık) geçmek, iyileşmek; sich entspannen, gelöst werden, entspannt sein || rahatlamak,
kafa dinlendirmek, gevşemiş olmak, rahat olmak; sich öffnen || açılmak; sich ergötzen || eğlenmek eylemeylem
yazılmak ögirmäk Gelöstheit und Freude || gevşeme ve mutluluk
yazıltur- die Spannung lösen, die Anspannung nehmen || gerilimi almak, gevşetmek, gerginlik almak eylemeylem
yazın (adv.) im Frühling || ilkbaharda
yazın- ~ yaz(ı)n- sündigen, fehlen || günah işlemek, suç işlemek; sich (sexuell) vergehen || (cinsel) suç işlemek eylemeylem
yazın- yaŋıl- sündigen und fehlen || günah ve suç işlemek
yaz(ı)nmıš yazok verübte Sünde || işlenmiş günah
yazınčsız unfehlbar, fehlerlos, sündlos || yanılmaz, hatasız, kusursuz, günahsız
yazınčsız arıg č(a)hšap(a)t tutmak || hatasız ve temiz emir tutma
yazınčsızın (adv.) fehlerlos, sündlos, unfehlbar || hatasız, günahsız, yanılmaz
yazınmak Verfehlung || kusur, kabahat
yazıš- gemeinsam verfehlen || birlikte kaçırmak, birlikte yolu şaşırmak eylemeylem
yazkı Frühjahrs-, Frühlings- || ilkbahar …; sommerlich || yaza ait, yazınki
yazkı čakdakı zur Frühlingszeit || ilkbahar mevsimindeki
yazkı kar Frühlingsschnee || ilkbahar karı
yazkı muz Frühjahrseis || ilkbahar buzu
yazkı tumlıg Frühjahrskälte || ilkbahar soğukluğu
yazkı üd Frühjahrszeit, Frühlingszeit || bahar zamanı
yazlıg Frühlings- || ilkbahar …; Sommer- || yaz
yaznag (br) Fehler, Vergehen, Sünde || kusur, günah, yanılgı ekekekekek
1
yazok Fehler, Vergehen, Sünde, Schuld || kusur, günah, suç, hata
yazok kılınč (c) Vergehen2, Sünde2 || kusur2, günah
yazok yaŋlok Vergehen2, Sünde2 || kusur2, günah
yazokda bošu- (m) von Sünde befreien || günahtan kurtarmak
yazokda bošunu ötün- (m) bitten, von Sünden frei zu werden || günahlardan kurtulmayı dilemek adv eylemeylem
yazokınta yarar krmšugun kol- || günahına uygun olan affı dilemek
2
yazok (Gesicht) entspannt || gevşemiş (yüz
yazokla- sündigen, Untaten begehen || günah işlemek; Sünden bestrafen || günahları cezalandırmak eylemeylem
yazoklamak Klage || dava
yazoklug sündhaft, sündig || günahkâr,
günahlı; Sünder || günahkâr kişi; Sünden- || günah …; Sündhaftigkeit || günahkârlık
yazoksuz bıtadı unschuldig und grundlos || günahsız ve sebepsiz
yäk < Mittelind. yakkha Dämon, Yakṣa || şeytan, Yakṣa; (m) Teufel || şeytan, cin (vgl./krş. Parth. yaxš, Sogd. (und Man.-Sogd./ve Man.-Sogd.)
ykš-, Christl.-Sogd./Hristiyan Sogd. yqš-, TochA yakäṣ, TochB yākṣe, Khotansak. yakṣa-, yakṣä, yakṣā˓nä, yakṣānu, yakṣi, yakṣu)
yäk ičgäk Dämon2 || şeytan2
yäk ičgäklärig okımak törösi || ruh2 çağırma ayini, şeytanları2 çağırma töreni
yäk kılınčı teuflische Tat || şeytani iş
yäk mäŋizlig || şeytan şekilli
yäk oŋžin (m) Dämon2 || şeytan2
yäk rakšas Dämon2 || şeytan2
yäk tapıgı Dämonenverehrung || şeytanperestlik
yäkig yavaltur- den Dämon besänftigen || şeytanı yumuşatmak eylemeylem
yäkkä tapın- (m) den Teufel anbeten || şeytana tapınmak eylemeylem
yäl(i)š Trab || tırıs
yänä ~ y(ä)nä und, wieder, wiederum, dann || yine, tekrar, bir daha, yeniden, bunun üzerine;
nun, ferner || şu anda, şimdi, bundan başka, ayrıca; sogar || hatta, bile; andererseits || diğer taraftan, öte yandan adv
yänä basa und dann noch, und weiter noch || ve bundan başka
yänä ök wiederum || bir daha, yeniden
yänä yänä immer wieder || tekrar tekrar, sürekli
yänä ymä dann wieder || sonra tekrar
yinä ök wiederum || bir daha, yeniden
yänälä wiederum || bir daha, yeniden adv
yänälä tugmaksız Nicht-Wiedergeburt || yeniden doğmasız
yänäläš- sich erneuern || yenileşmek, yenilenmek eylemeylem
yänäläyü erneut (auch Äquivalent von Skt. bhūyas), von Neuem || tekrar (Skt. bhūyas’ın da eş değeri), yeniden
yänčilmäk Beklemmung|| sıkıntı, can sıkıntısı (→ yančıl-)
yänčilmäk korkmak Beklemmung und Furcht || sıkıntı ve korku
1
yäŋä Schwägerin || yenge
yäŋä eči Schwägerin und älterer Bruder || yenge ve ağabey
1
y(ä)ŋäč liebe Schwägerin || sevgili yenge
ye- essen, verzehren, fressen || yemek, yiyip bitirmek; genießen || tadını çıkarmak; (Pfand) veruntreuen
|| (depozito) zimmetine geçirmek; verbrauchen || tüketmek; (von der Ernte) leben || (hasattan elde ettiğiyle) yaşamak; (Arznei) einnehmen
|| (ilaç) almak; (Peitschenhiebe) bekommen, (die Peitsche) zu kosten bekommen || (kamçı) yemek eylemeylem
ye- aša- essen2 || yemek2
ye- yuŋla- essen2, verbrauchen2 || yemek2, tüketmek2 eylemeylem
yep kod- aufessen, auffressen || yiyip bitirmek eylemeylem
yeelpigü Aureole, Fächer || ayla, hale, yelpaze 1
1
yeg besser, beste(r, -s), höchste(r, -s), höher ||
daha iyi, en iyi, en yüksek, en üstün, daha
yüksek; hoch (auch Äquivalent von Skt. udāra),
hochgestellt, gut, sehr gut, vorzüglich, ausgezeichnet, vortrefflich, hervorragend || üstün
(Skt. udāra’nın da eş değeri), iyi, çok iyi,
mükemmel, fevkalade, nefis, olağanüstü; Vorzüglichkeit, Vorzug, Überlegenheit, Vortrefflichkeit || mükemmellik, avantaj, üstünlük,
nefaset; Essenz, Wesen || esans, öz, cevher
yeg adrok ausgezeichnet2 || mükemmel2; Vorzüglichkeit2 || mükemmellik2
yeg alıg (r) sehr gut oder schlecht || çok iyi veya kötü
yeg baš baštınkı hervorragend3 || olağanüstü3
yeg baštınkı köni tüz tuymak || en iyi2, gerçek ve düz aydınlanma
yeg kudı Überlegenheit und Unterlegenheit || üstünlük ve aşağılık
yeg kudıkı Vorzug und Nachteil || avantaj ve dezavantaj
yeg kutlug Vorzüglichkeit und Heiligkeit || olağanüstülük ve kutsallık
yeg sukančıg herrlich2 || fevkalade2
yeg sukančıg küsänčig adkangular || fevkalade2 ve arzulanan duyu objeleri ekekekekekekek ???????
yeg y(a)rp Essenz2, Wesen2 (Äquivalent von Skt. sāra°) || esans2, öz2, cevher2
yeg yeg sehr || çok
yegäd- besiegen, übertreffen, besser sein, siegreich sein || yenmek, daha üstün olmak,
daha iyi olmak, galip gelmek; vollkommen werden, sich vervollkommen, sich verbessern || başarmak, başarılı olmak, yücelmek, kutsanmak eylemeylem
yegäd- ut-
yegädmiš utmıš (m) siegreich2 || galip olmuş2
yegäddür- besser machen, loben || daha iyi yapmak, övmek eylemeylem
yegädinčlig siegreich, zum Sieg verhelfend || muzaffer, galip gelen, galibiyete destek olan
yegädinčsiz unbesiegbar, unüberwindlich || yenilmez, aşılmaz enilmez, aşılmaz
yegädinčsiz küč unbesiegbare Kraft (Bez. einer Dhāraṇī) || yenilmez güç
yegädinčsiz utunčsuz unbesiegbar2, unüberwindlich2 || yenilmez2, aşılmaz2
yegädišmäk das Wetteifern || rekabet, yarışma
yegädmäk Sieg(en), Siegreichsein || başarı, galip olma, üstün olma; Vervollkommnung
(auf dem man. Heilsweg) || (Maniheizm’in kurtuluş yolunda) kusursuz olma, mükemmelleşme
yegädmäk bägädmäk Siegreichsein und Souveränsein || galip olma ve güç sahibi olma
yegädmäkläš- wetteifern || yarışmak eylemeylem
yegädmäkläšmäk Wetteifern || yarışma
yegädmäklig mit Sieg, Sieges- || zaferli, zafer …
yegän ~ y(e)gän Neffe || yeğen 2
yeglä- für gut halten || (daha) iyi bulmak, tercih etmek eylemeylem
1
yeglig vorzüglich || mükemmel, enfes
yegräk (mit Lok.) besser (als) || (bulunma hâli ekiyle) daha iyi; vorzüglich || mükemmel
yegrän kastanienbraun (Fellfarbe eines Pferdes) || kestane rengi (bir atın derisinin rengi)
yegrän adgır kastanienbrauner Hengst || kestane rengi aygır
yegsä- essen wollen, zu essen wünschen || yemek istemek eylemeylem
yegsiz nicht gut || iyi değil; wesenlos || özsüz, cevhersiz
1
yegü Essen, Speise, Nahrung || yemek, aş, yiyecek
yegü aš Essen2, Speise2, ein Bissen Speise || yemek2, aş2
yegü ašagu Nahrung2 || yiyecek2
yegü ičgü Speisen und Getränke || yiyecek ve içecek
yegük(i)yä etwas Speise || biraz yiyecek
1
yel Wind (auch Äquivalent von Skt. māruta) ||
rüzgâr, yel (Skt. māruta’nın da eş değeri);
einer der drei Doṣas (scil. vāta) || üç Doṣa’dan
biri (yani vāta); Luft (Element) || hava
(element); Sturm, Unwetter, Schneesturm ||
bora, fırtına, kasırga, kar fırtınası, tipi; Dämon
|| şeytan, ifrit; Besessenheit || düşkünlük, tutku (s./bk. Mo. del)
yeel iglig || rüzgâr (Skt. vāta) (kaynaklı) hastalıklı, romatizmalı
yeel tıltaglıg ig || rüzgâr (Skt. vāta) kaynaklı hastalık2
yeel tilgäni Windrad (Meditationsobjekt, buddh. Kosmologie = Skt. vāyumaṇḍala) || rüzgâr tekeri, rüzgâr gülü
yeel tözlüg agrıg || rüzgâr (Skt. vāta
yeel tüpi Schneesturm2 || kar fırtınası2, tipi2
yeel yorık || şeytani yaşam tarzı, şeytani tutum
yel äsin Wind2, Brise2 || rüzgâr2, esinti2
yel tart- besessen sein || şeytana tutulmuş olmak eylemeylem
yel tözlüg sarıg tözlüg lešip tözlüg sanipat tözlüg iglär || rüzgâr, safra, balgam veya (bu üçünün) kombinasyonu kaynaklı hastalıklar
2
yel Mähne || yele (s./bk. Mo. del)
yeläŋ windig || rüzgârlı ekekekekekek ??????????
yeläyü trügerisch, illusorisch, illusionär, zauberisch, vergeblich, scheinbar, zaubertrughaft,
fälschlich || aldatıcı, hayalî, büyülü, abes, görünen, batıl; Illusorisches, Illusion || hayalî bir şey, hayal
yeläyü b(ä)lgülär illusionäre Merkmale (Skt. lakṣaṇa) || hayalî belirtiler
yeläyü töz illusorische Wesenheit || hayalî cevheriyet
yeläyü tözlüg auf Illusion beruhend || hayal özlü, hayale dayanan, hayal kaynaklı
yeläyüli čınlayulı trügerisch und wahrhaft || aldatıcı ve gerçek
yeläyüsinčä (adv.) auf trügerische Weise || aldatıcı bir şekilde adv
yelim Leim || tutkal
yelim yı Schlingpflanze || sarmaşık bitki, sarılgan bitki
yelimlig mit Leim || tutkallı
yelimlig mäkä Tinte mit Leim || tutkallı mürekkep
yelläyü wie ein Wind blasend || rüzgâr gibi esen
yellig ~ yel(lig) Wind-, mit Wind, windig || rüzgâr …, rüzgârlı
yelpi- fächeln, (Luft) zufächeln || yellemek, yelpazelemek eylemeylem
yelpigü Fächer || yelpaze
yelpik Kobold, Gespenst, Dämon || cüce cin, hayalet, şeytan
yeltir- wehen || esmek eylemeylem
yeltirär (m)wehend, blasend (Name eines Monats) || esen, üfleyen (bir ay adı)
yeltrit- wehen lassen, blasen lassen || estirmek, dalgalandırmak eylemeylem
yelü (eigentl.) Haltestrick (im Altuig. nur in
der Verbindung yelü kögän) || (aslında) hayvan tutmaya yarayan ip (Eski Uygurcada sadece yelü kögän ile birlikte kullanılmıştır)
yelü kögän Regenbogen || gökkuşağı
yelvi Zaubererscheinung, Zaubertrug, Trugbild, Sinnestäuschung, Illusion, Illusions-,
Trug- || büyü görünüşü, hayal, kuruntu, aldatıcı görünüş, hayalî görüntü, yanılsama,
sanrı, fantezi, hayal …, kuruntu …; Zauber, Zauber- || sihir, büyü, büyü … (vgl./krş. Mo. ilbi, yelvi, yelbi, yerbi, yilbi, yilvi
yelvi barıgılıg mit Zauber-Verhalten || büyü davranışlı, sihir tutumlu
yelvi kömän Zaubererscheinung2, Zaubertrug2, Zauber2 || büyü görünüşü2, hayal2, kuruntu2, aldatıcı görünüş2, büyü2
yelvi kömän tözlüg || yanılsamaya2 dayanan, büyüye2 dayanan
yelvi yaŋlıg von zauberischer Art || büyüleyici çeşitten olan, büyüleyici türden olan
yelvi yelvilä- zaubern || büyü yapmak, büyücülük yapmak eylemeylem
yelviči Zauberer, Illusionist || büyücü, sihirbaz, hayalci (s./bk. Mo. ilbiči, yelvičin, yelbičin)
yelviči är Zauberer, Illusionist || büyücü, sihirbaz, hayalci
yelviči ärän Zauberer, Illusionist || büyücü, sihirbaz, hayalci
yelvik- besessen sein, von Magie betroffen
sein, behext sein, behext werden || şeytana tutulmuş olmak, cinlenmiş olmak, büyülenmiş olmak, büyülenmek eylemeylem
yelvik- aguk- behext und vergiftet werden || büyülenmek ve zehirlenmek ekekekekekek ????? eylemeylem
yelvik- učın- || şeytana tutulmuş olmak2, cinlenmiş olmak2, büyülenmiş olmak2, büyülenmek2
yelvikmäk Besessensein, Behextwerden || büyülenmiş olma, büyülenme
yelvikmäk kutsıramak Behextwerden und des Glücks Beraubtwerden || büyülenme ve mutluluğun soyulması
yelvilä- zaubern || büyü yapmak, sihir yapmak, büyülemek eylemeylem
yem Speise || yemek, yem ekekekekekekek ?????
yem ičim Speisen und Getränke, Nahrungsmittel || yiyecek ve içecek, gıda maddeler
yem han < Chin. ⚾╒ yan han (Spätmittelchin. iam xanˋ) die brillante Han-(Dynastie) || mükemmel Han (Hanedanlığı)
1
yemäk Essen, Ess- || yeme, yiyecek, yemek …
yemäk ičmäk m(ä)ŋiläm(ä)k Essen, Trinken und Frohsein || yeme, içme ve mutlu olma
yemir- zum Einsturz bringen, zusammenbrechen lassen, zerschmettern, zerstören, zuschütten
|| kırmak, ezmek, mahvetmek, yıkmak, paramparça etmek, doldurmak eylemeylem
yemiš Frucht, Obst || meyve, yemiş (s./bk. Mo. ǰemiš)
yemiš ıgač Obstbaum || meyve ağacı
yemiš sögüt Obstbaum || meyve ağacı
yemišlik kavlalık Obst- und Gemüsegarten || meyve bahçesi ve sebze bahçesi
yemišlik kavlalık etär Gärtner || bahçıvan
yemlik Essbares || yiyecek şey, yenecek şey
yemlik ičimlik Essbares und Trinkbares || yiyecek ve içecek şey
yemril- einstürzen, zusammenbrechen, niederstürzen, verfallen, herabstürzen, umfallen
|| yıkılmak, çökmek, devrilmek; zerschmettert werden || tahrip edilmek; (Eis) schmelzen || (buz) erimek eylemeylem
yemril- yeril- zerschmettert werden und zersplittert werden || tahrip edilmek ve parçalanmak eylemeylem
yemriltür- einstürzen lassen || yıktırmak, çöktürmek eylemeylem
yemriltür- täpländür- einstürzen lassen und veranlassen, dass … zertrampelt wird || yıktırmak ve ezdirtmek
yemšä- grasen || otlamak, otlanmak eylemeylem
yemšäk Futter || yem ekekekekek
yemtöki bol- zum Fraße von … dienen || … yemi için kullanılmak, yemdeki olmak
yenčsirädür störend || rahatsız edici
yenčsirädür nizvanilar die störenden Kleśas || rahatsız edici Kleśalar
yeni- leicht werden || hafiflemek, hafif olmak eylemeylem
yenig leicht; || hafif; leichtfertig, unachtsam ||
dikkatsiz, düşüncesiz; fein, unbedeutend, gering, belanglos || ince, önemsiz, ufak, değersiz; erträglich || dayanılır
yenig korgu leichtfertig2, unachtsam2 || dikkatsiz2, düşüncesiz2
yenig köŋül Abschätzigkeit, Unehrerbietung || küçümseyicilik, hürmetsizlik
yenig kör- || ehemmiyetsiz bulmak, önemsiz olarak görmek, hor görmek, küçümsemek eylemeylem
yenig tut- für gering achten, für belanglos halten || değersiz görmek, hor görmek, ehemmiyetsiz görmek eylemeylem
yeniglä- verunglimpfen, verächtlich machen, etwas für unwichtig halten
|| kötülemek, hakaret etmek, aşağılamak, değersiz görmek, önemsiz görmek eylemeylem
yeniglig leicht || hafif, hafif olan
yenigräk geringer || daha az, daha değersiz
yeŋ Ärmel || yen, elbise kolu
yeŋ ätäk Ärmel und Saum || yen ve etek baskısı, yen ve etek ucu
yeŋ učları Ärmelenden || (elbisenin) kol uçları
yeŋil sehr klein, winzig || çok küçük, küçücük
yeŋil bir ävin kog kıčmık ein winziges Staub2korn || küçücük bir toz2 parçası ekekekekekek ????????*
yeŋištür- (br) Bed. unklar || manası belirsiz eylemeylem
yeŋlag (br) Bed. unklar || manası belirsiz
yeŋlig mit Ärmeln || yenli, elbise kollu
1
yer ~ y(e)r Boden, Erde, Erdboden, Platz, Land, Gebiet, Gelände, Landstück, Feld, Acker
|| yer, yeryüzü, toprak, arazi, alan, saha, bölge, zemin, ülke, tarla; Stelle (auch Äquivalent von
Skt. deśa) || yer (Skt. deśa’nın da eş değeri); Grabstätte || mezarlık, kabristan; Welt || dünya;
Strecke, Wegstrecke, Entfernung || yol, mesafe, uzaklık; Umkreis, Umgebung, Umgegend || çevre, etraf
yer bor Erde und Staub || yer ve toz, toprak ve toz
yer borluk Weingarten || bağ
yer edisi Herr des Bodens (tantrische Gottheit) || yer hükümdarı
yer etigi Erdmasse || yer kütlesi, yer yığını
yer orunug tutdačı [küčlüg] || yeryüzünü kapsayan güçlü (bir Bodhisattva’nın adı)
yer tarı Platzmangel || yersizlik, yer darlığı
yer tatıgı | yer esansı (Budist kozmogonide besleyici bir maddenin adı;
yer yüdüki im ganzen Land || bütün ülkede yüdük bir burada
yerkä äsän tüš- (Kind) gesund auf die Welt kommen || (çocuk) sağlıklı dünyaya gelmek eylemeylem
yerägäsi Erdherrscher (?) || yer hükümdarı (?)
1
yerči Anführer, Wegeführer (auch Äquivalent
von Skt. nāyaka), Führer bei Reisen auf dem
Land || komutan, lider, rehber (Skt. nāyaka’nın da eş değeri), karada seyahat edenler için rehber; Landvermesser || arazi ölçüsücü
yerčilä- führen, leiten || idare etmek, yönetmek, rehberlik etmek eylemeylem
yerčiläp uduz- den Weg zeigen || yol göstermek
yerčilägü Führen, Geleiten || idare etme, yönetme, rehberlik
yerčilämäk Führen,Führung,Leitung || yön
gösterme, önderlik yapma, yönetim, rehberlik etme; Pädagogik || pedagoji
yerčilät- führen lassen || rehberlik yaptırmak, rehberlik ettirmek eylemeylem
yerčiläyü wie ein Wegeführer || rehber gibi
yerčisiz ohne Führer, ohne Wegeführer || rehbersiz
yerik- sich niederlassen || yerleşmek eylemeylem k dönüşlük herhalde
yeril- zersplittert werden || parçalanmak; sich trennen || ayrılmak eylemeylem
yerinčig eklig, abscheulich || iğrenç, berbat
yerinčig yarsınčıg eklig2, abscheulich2 || iğrenç2, berbat2
yeriŋümäk Kummer haben, traurig sein || dertlenme, kederlenme, üzülme
yeriŋümäk ačımak Kummerhaben2, Traurigsein2 || dertlenme2, kederlenme2, üzülme2
yerk(i)yä Örtchen, kleiner Ort || küçük yer
yerlig mit Oberfläche || yüzeyli
yersig zerstört || yıkılmış, yok edilmiş
yersigsiz häretische Lehre, Häresie, Irrlehre, falsche Doktrin || sapkınlık, yanlış öğreti
yersikmäk Getadeltwerden || kınanma, yerilme
yertinčü Welt, Weltsystem, Erde || dünya, yeryüzü, dünya düzeni, yer (s./bk. Mo. yirtinčü)
yertenčö tabı || ,dünya işareti‘ (Skt. lokasaṃjñā’nın eş değeri = alışılagelmiş konuşma‘)
yertinčü edisi Herr der Welt (eine tantrische Gottheit) || dünyanın hükümdarı (Tantrist bir tanrı)
yertinčü küzädči Welthüter (Skt. lokapāla) || dünyanın koruyucusu (Skt. lokapāla)
yertinčü ugušı Weltsystem (Skt. lokadhātu) || dünya düzeni (Skt. lokadhātu)
yertinčüg ukmıš ) || dünyayı anlamış
yertinčünüŋ tapıngulukı udungulukı || dünya tarafından saygı gösterilmesi gereken2 adv ?????????? ekekekekek
yertinčüdäkilärniŋ sävgülüki || dünyadakiler tarafından sevilmesi gereken
yertinčülüg weltlich, Welt- || dünyevi, dünya …; das Weltliche || dünyevi şey
yertinčülüg ämgäk weltliches Leiden || dünyevi ızdırap
yertinčülüg kertü weltliche Wahrheit (Skt. saṃvṛtisatya) || dünyevi gerçek, dünyevi hakikat (Skt. saṃvṛtisatya)
yertinčülüg ögrätig weltliche Praxis || dünyevi uygulama
yertinčülüg törö weltlicher Usus, weltliches Leben || dünyevi örf, dünyevi yaşam
yertinčülüg törö yaŋ weltlicher Gebrauch2 (Skt. vidhāna) || dünyevi kullanılış2, dünyevi örf2 (Skt. vidhāna)
yertinčülüg yeläyü išlär weltliche und illusorische Dinge || dünyevi ve hayalî işler adv
yertinčülügčä nach weltlichen Maßstäben, profan, alltäglich, irdisch || dünya standartlarına göre, alelade, gündelik, olağan, dünyevi adv
yertinčülügčä yeläyü at irdische und illusorische Bezeichnung || dünyevi ve hayalî isim
yertür- hassen lassen || nefret ettirmek eylemeylem
yeš- einander fressen || birbirini yemek, karşılıklı yemek, yiyişmek eylemeylem
yešmäk einander Fressen, gegenseitiges Fressen || birbirini yeme, karşılıklı yeme
1
yet- reichen, ausreichen, hinreichen, erreichen, zukommen, j-n einholen || yetmek,
yetişmek, erişmek, ulaşmak, arkasından yetişmek; fassen, überraschend ergreifen || tutmak, birden bire almak
yet- ogša- erreichen und streifen || erişmek ve dokunmak, erişmek ve sıyırıp geçmek eylemeylem
y(e)tgäk Sack, Beutel || kese, torba
yetgür- erreichen lassen, gelangen lassen, erlangen lassen, j-m zu etwas verhelfen ||
eriştirmek, yetiştirmek, birisine bir şey için yardımda bulunmak; (Verdienst) zuwenden || (sevap) bağışlamak eylemeylem
yeti äkä baltız tärimlär die verehrten sieben
Schwestern2 (Skt. saptamātṛ) || sayın yedi kardeş2 (Skt. saptamātṛ
yeti *p(a)h(a)rlar die sieben Planeten || yedi gezegen
yeti pın sieben Teile || yedi parça
yeti tal bodınča in der Höhe von sieben Palmen || yedi hurma ağacı boyunca
yeti yeti sieben mal sieben || yedi kere yedi
yeti yočan sieben Meilen lang || yedi mil uzunluğunda olan
yetiglig (Pferd) geführt || (at) sürülmüş
yetigü alle sieben || bütün yedi, yedisi 1
1
yetikän Siebengestirn, der Große Wagen, der Große Bär (Ursa major) || Büyükayı takımyıldızı (Ursa major); Befehlshaber || komutan
yetil- überwältigt werden || yenilmek; ankommen, eintreffen || varmak, gelmek eylemeylem
yetimsiz ohne Energie, kraftlos || enerjisiz, güçsüz
yetimsiz ikinčsiz tülüksüz küčsüz kösönsüz kraftlos5 || güçsüz5
yetinčsiz unerreichbar, nicht erlangbar ||
erişilmez, yetişilmez, ulaşılmaz; außerordentlich || fevkalade, olağanüstü; das Unerreichbare || ulaşılmaz şey
yetinčsiz bulgusuz
yetinčsiz tutunčsuz || erişilmez2, erişilmez ve anlaşılmaz; das Unerreichbare2 || ulaşılmaz şey2
yetinčsiz tutunčsuz ulsuz tüpsüz | erişilmez2 ve sınırsız2
yetirär maŋ turkı eine Entfernung von je sieben Schritten || yedişer adım uzaklık
yetiš- gemeinsam ankommen || birlikte yetişmek, karşılıklı ulaşmak eylemeylem
yetitmäk Überwältigtwerden || yenilme
yetiz breit, weit || geniş, uzak; Breite, Weite || genişlik, uzaklık; Prinzip || esas
yetiz keŋ Breite2 || genişlik2
yetmäz nicht ausreichend, insuffizient || yeterli olmayan, yetersiz
yetmäz tükämäz nicht ausreichend2, insuffizient2 || yeterli olmayan2, yetersiz2
1
yetür- zu essen geben, füttern, mit Essen versorgen || yedirmek, beslemek eylemeylem
2
yetür- erreichen lassen || ulaştırmak; zukommen lassen, gelangen lassen || yaklaştırmak, ulaştırmak eylemeylem
yetvi prägnant || kesin, özlü, veciz
yev- versehen (mit), ausstatten (mit), geben || donatmak, döşemek, vermek eylemeylem
yeväg Ausstattung, Ausrüstung || teçhizat, donanım, malzeme, süs
yeväg azuk Ausrüstung und Proviant || teçhizat ve azık
yeväg yaka || ,teçhizat ve yaka‘ (= komutan, otorite)
yevät- ausgestattet werden, ausgerüstet sein ||
donatılmak, süslenmek, teçhiz edilmek; ausstatten, bereitstellen, ausrüsten || donatmak, hazır hale getirmek, donatmak eylemeylem
yevätür- veranlassen auszustatten || donattırmak eylemeylem
yevig Ausstattung, Zurüstung (Skt. saṃbhāra), Verzierung, Schmuck || donatım, donatma
teçhizat (Skt. saṃbhāra), dekor, süs, süsleme; Gegenstand, (im Pl.) Utensilien || nesne, eşya, (çoğulda) malzemeler
yevig tizig ) || süs2, dekor2, süsleme2, donatma2, teçhizat2
yevig tizig etig || süs3, dekor3, süsleme3, donatma3, teçhizat3
1
yeviglig ~ y(e)viglig ~yevig(lig) ausgestattet
(mit), mit Ausstattung, mit Verzierung, mit Schmuck || (bir şeyle) donanmış, donatımlı, teçhizatlı, süslü
yevil- ~ yev(i)l- ausgestattet sein || donanmış olmak, donatılmak eylemeylem
yev(i)lmiš bilgä biliglig yükäk yodan
yevin- ausgestattet sein, sich ausstatten || donanmış olmak, donanmak eylemeylem
yevinmäk Sichausstatten || donanma
yevinmäk tuš Stadium des Sichausstattens (Skt. saṃbhārāvasthā) || donanma evresi
yeviš Unterstützung || destek, yardım
yeviš basut Unterstützung2 || destek2, yardım2
1
yez Name einer Pflanze (vielleicht Lasiagrostis splendens) (Äquivalent von Skt. muñja = Saccharum arundinaceum, Retz.)
|| bir bitkinin adı (belki Lasiagrostis splendens) (Skt. muñja’nın eş değeri = Saccharum arundinaceum, Retz.)
2
yez Messing || pirinç, bakıra çinko katılarak elde edilen sarı renkli bir alaşım (s./bk. Mo. ǰes)
yez(ä)mä Aufklärung, Patrouille || keşif, devriye
yez(ä)mä iš küč Patrouillen-Dienst2 || keşif hizmeti2
yezgü Lebensmittel, Futter || gıda, yiyecek, yem, besin ekekekek
yeznä Schwager (Ehemann der Schwester) || enişte (kız kardeşin eşi)
yıčanmaklıg ehrfürchtig || saygılı, saygıyla
yıčanmaklıg agır ehrfürchtig und respektvoll || saygılı ve hürmetli
yıčanmaklıg agır köŋül Ehrfurcht und Respekt || saygı ve hürmet
yıd Geruch, Duft (auch Äquivalent von Skt.
gandha), Weihrauchduft, Weihrauch, Räucherwerk, Duftstoff || koku, güzel koku (Skt.
gandha’nın da eş değeri), burcu, tütsü kokusu, buhur kokusu, tütsü, buhur, koku maddesi,
kokan madde; Gestank || pis koku; Schmutz || kir, pislik; Rest, der letzte Rest || artık, kalıntı
yıd tan Duft2 || güzel koku2
yıd yıpar Duft2, Weihrauchduft2, Räucherwerk2 || güzel koku2, tütsü kokusu2, tütsü2
yıd yıpar hwa čäčäk Duft2 und Blumen2 || güzel koku2 ve çiçekler2
yıd yıpar täg ädrämlig || güzel koku2 gibi erdemli
yıd yuk Rest2, der letzte Rest2, Schmutz2 || artık2, kalıntı2, kir2
1
yuk Rest, Essensrest || artık, kalıntı, sıyrıntı
yıdı yukı birlä mit Stumpf und Stiel, vollkommen || tamamen
yıdın yukın tarkarmıš einer, der den Schmutz2 entfernt hat || kiri2 uzaklaştırmış
yıdı- stinken, duften || pis kokmak, kokmak
yıdı- köti- duftend emporsteigen || kokarak yükselmek eylemeylem
yıdı- sası- stinken2 || pis kokmak2
yıdıg stinkend, übelriechend || pis kokan, fena kokan
yıdıg ätöz (m) stinkender Körper || pis kokan vücut
yıdıg *sasıg kanlıg yiriŋlig sävgüsüz taplagusuz yarsınčıg ätöz || pis kokan2, kanlı, irinli, göze hoş gelmeyen2 ve nefret uyandırıcı vücut
yıdırkan- schnüffeln || koklamak eylemeylem
yıdıška- riechen (tr.), riechend wahrnehmen, beschnüffeln || koklamak, koklayarak algılamak, kokusundan tanımak eylemeylem
yıdıt- stinken lassen || kokutmak
yıdıt- sasıt- stinken lassen2 || kokutmak2 eylemeylem
yıdla- riechen || koklamak eylemeylem
yıdlamak Riechen || koklama
yıdlıg mit Duft, duftend || güzel kokulu; Räucherwerk- || koku maddesi …
yıdlıg yıparlıg || koku maddesi2 …
yıdlıg yıparlıg kav Duft2-Behälter, Räucherwerk2-Behälter || güzel koku2 kabı, koku maddesi2 kabı
yıg- sammeln, anhäufen (auch Äquivalent von
Skt. ā-ci-) || toplamak, biriktirmek, yığmak
(Skt. ā-ci-’nin de eş değeri); (meditativ)
hineinprojizieren || (meditasyonda) göz
önünde canlandırmak; (Gewand) drapieren ||
(elbise) büzmek, drape etmek, bezemek; (Sitzmatte) zusammenfalten || (oturma minderi,
hasırı) katlamak; (Arme, Beine) einziehen, zurückziehen || (kollar, bacaklar) toplamak,
geri çekmek; (Gegenstände) fortlegen, ablegen, verstauen, wegräumen || (eşyaları, nesneleri) koymak, istif etmek, kaldırmak; (mit
ätözin) sich konzentrieren || (ätözin birlikte) kendini toplamak eylemeylem
yıg- kavır- sammeln2 || toplamak2, biriktirmek2
yıg- kazgan- ansammeln2 || biriktirmek2
yıg- yüg- anhäufen2 || yığmak2 eylemeylem
yıga al- (Gewand) raffen, drapieren || (elbise) büzmek, drape etmek, bezemek eylemeylem
yıga tut- (den Geist) sammeln, (sich) konzentrieren || (dikkati) toplamak, konsantre olmak
yıga gekürzt, verkürzt, zusammenfassend || kısaltılmış, özet olarak adv ekekekekekek ????????
yıga terä ävirgü sav verkürzte2 Übersetzungsmethode || kısaltılmış2 çeviri metodu
yıga terä kısa kavıra sözlä- zusammenfassend4 verkünden || özet olarak4 söylemek eylemeylem
yıgdur- sammeln lassen, zusammenhäufen lassen, versammeln lassen || yığdırmak, toplatmak eylemeylem
yıggu Sammeln || yığma, biriktirme
yıggu tergü Sammeln2 || yığma2, biriktirme2
1
yıgı Jammer || inilti
yıgın yıgla- mit Jammer weinen || iniltiyle ağlamak eylemeylem
yıgıglıg versammelt, konzentriert || toplanmış, konsantre
yıgıl- sich versammeln, gesammelt sein, gesammelt werden, sich zusammenfinden ||
toplanmak, yığılmak, buluşmak, bir araya gelmek eylemeylem
yıgıl- sı- sich versammeln2 || toplanmak2
yıgıl- teril- versammelt2 sein, sich versammeln2 || toplanmak2, yığılmak2
yıgıl- tizil- sich versammeln2, sich zusammenfinden2 || toplanmak2, yığılmak2, buluşmak2, bir araya gelmek2
yıgıl- toyla- sich versammeln2, sich sammeln2 || toplanmak2, yığılmak2 eylemeylem
yıgılguluk äv Versammlungshaus || toplantı evi, buluşma evi
yıgılıp käl- sich versammeln || toplanmak
yıgılu kälmäk Zusammenkommen || bir araya gelme, toplanma eylemeylem
yıgılıš- sich versammeln || toplanmak, toplaşmak
yıgılıš- teriliš- sich versammeln2 || toplanmak2 eylemeylem
yıgımlık Zisterne (?) || sarnıç (?)
yıgın- sich versammeln, sich sammeln, sich konzentrieren || toplanmak, konsantre olmak;
sich zurückhalten, sich zügeln, (seine Zunge) im Zaum halten || (bir şeyden) sakınmak,
çekinmek, (bir şeye) gem vurmak, (dilini) tutmak; (Kragen) zurückschlagen, (Kleidung)
raffen || (yakayı) geri atmak, (yakayı) yukarı kıvırmak, (elbiseyi) kıvırmak eylemeylem
yıgın- küzädin- sich zügeln2, sich zügeln und sich hüten || (bir şeye) gem vurmak2, gem vurmak ve sakınmak
yıgın- üšün- sich sammeln2, sich konzentrieren2 || toplanmak2, konsantre olmak2 eylemeylem
yıgınmak Zurückhaltung, Versammeln (Skt. saṃvara) || çekingenlik, sakınganlık, birleştirme (Skt. saṃvara), toplama
yıgıntur- (Kragen) zurückschlagen lassen, (Kleidung) raffen lassen
|| (yakayı) geri attırmak, (yakayı) yukarı kıvırtmak, (elbiseyi) kıvırtmak; sich zurückhalten lassen || içtinap ettirmek eylemeylem
yıgınyak Gesammeltsein || toplanmış olma
yıgınyak oron die Stätte des Gesammeltseins (Skt. samāhitā bhūmi) || toplu olma yeri (Skt. samāhitā bhūmi) ekekekekek adv ?????
yıgınyaksız ohne Gesammeltsein (in der Meditation) || (meditasyonda) toplanmamış olma, toplu olmama, toplanmasız olma
yıgıt Wehklagen, Gejammer || feryat etme, ağlayıp yalvarma
yıgıt sıgıt Wehklagen2, Gejammer2 || feryat etme2, ağlayıp yalvarma2
yıgla- weinen, seufzen, schluchzen, wehklagen || ağlamak, inlemek, iç çekmek, hıçkırmak,
feryat etmek; Bez. des Geräuschs der Bogensehne || bir yay telinin sesinin adı (→ ıgla-) eylemeylem
yıgla- sıgta- weinen2, seufzen2 || ağlamak2, inlemek2, iç çekmek2
yıgla- sıgta- busan- weinen2 und traurig sein || ağlamak2 ve üzüntülü olmak
yıgla- yalvar- ökün- bošun- || ağlamak, yalvarmak, pişman olmak ve (günahlardan) kurtulmak
yıglamak Weinen, Wehklagen || ağlama, feryat etme
yıglamak ačımak Weinen und Traurigsein || ağlama ve üzülme
yıglamak sıgtamak Weinen und Klagen || ağlama ve sızlama
yıglamsın- vorgeben zu weinen, eine geheuchelte Wehklage erheben
|| ağlamayı ileri sürmek, ağlıyormuş gibi yapmak, yalandan ağlamak eylemeylem
yıglaš- gemeinsam wehklagen, gemeinsam weinen || ağlaşmak, birlikte ağlamak
yıglaš- sıgtaš- gemeinsam wehklagen2 || ağlaşmak2 eylemeylem
yıglat- weinen lassen, zum Weinen bringen, wehklagen lassen || ağlatmak, feryat ettirmek
yıglat- sıgtat- weinen lassen2, wehklagen lassen2 || ağlatmak2, feryat ettirmek2 eylemeylem
1
yıgmak Sammeln, Anhäufen || toplama, yığma, biriktirme; (Gegenstände) Beiseitelegen, Verstauen || istifleme
yıgrıl- zusammengedrängt werden, sich kräuseln, gequetscht werden, zusammengepresst
werden || bir araya sıkıştırılmak, kıvrılmak, üst üste yığılmak, bir araya tıkıştırılmak eylemeylem
yıgvı fest, knapp, konzis || sağlam, sert, mucez, özlü ekekekekekekekek ???????????
yıgvırak kurzgefasst, summarisch, bündig || kısa, özlü, toplu
yıgyag ~ yıgyak Ansammlung (Skt. samudaya) || yığın, topluluk (Skt. samudaya) ekekekekekekek ????????
1
yık Gelegenheit, günstiger Zeitpunkt, Methode || fırsat, vesile, uygun zaman, metot,
yöntem; Prädisposition || yatkınlık; Nutzen, Vorteil || fayda; Beitrag, Abgaben || aidat, vergi
yık asıg Nutzen2 || fayda2
yık kın Beitrag2, Abgaben2 || aidat2, vergi2
2
yık Eingang || giriş
1
yık- schleudern || fırlatmak, savurmak; zerstören, vernichten || yıkmak, bozmak, yok etmek eylemeylem
yıkamačuk Name einer Krankheit || kan safra bir hastalığın adı
yıkınča der Gelegenheit entsprechend, entsprechend || fırsata göre, göre
yıkınča yaragınča entsprechend2, demgemäß2 || göre2, buna göre2 adv
yıkmak Zerstörung, Vernichtung || yıkma, tahrip, yok etme
yıksız unzeitig, bei unpassender Gelegenheit || zamansız, uygunsuz zaman, uygun olmayan bir fırsatta
1
yıl Jahr, Lebensjahr, Lebensdauer, Regierungsdevise, Periode || yıl, sene, yaş, yaşam süresi, yönetim ilkesi, dönem (s./bk. Mo. ǰil)
yıl yaš karšısı Palast des Jahres2 || yıl2 sarayı
yıl yıl Jahr für Jahr || yıldan yıla, yıl yıl
yıl yılıŋa Jahr für Jahr || yıldan yıla
yılan ~ yıl(a)n Schlange || yılan; Name eines zyklischen Jahres || dönemsel bir yıl adı; Name eines zyklischen Tages || dönemsel bir günün adı
yılan kasıkı Schlangenhaut || yılan derisi
yıldırga Glanz, Leuchten || parlaklık, ışıldama ekekekek
yılgu sanft, weich || yumuşak, hafif
yılgu yumšak sanft2, weich2 || yumuşak2
yılıg ~ y(ı)l(ı)g sanft, mild || yumuşak; sanftmütig || halim selim; warm || sıcak
yılıg yumšak köŋül Sanftmut und Milde, Milde2 || yavaşlık ve yumuşaklık, yumuşaklık2
yılın sanft, weich || yumuşak
yılın yumšak oglagu weich2 und sanft, weich3 || yumuşak2 ve hafif, yumuşak3
yılın- sich erwärmen (für), enthusiastisch sein || ısınmak, ilgi duymak, istekli olmak, hevesli olmak eylemeylem
yılınčga zart, sanft || ince, yumuşak
yılınčga yumšak zart und weich || ince ve yumuşak
yılıŋa jährlich, Jahr für Jahr || yıldan yıla adv
yılıt- aufwärmen || ısıtmak 1 eylemeylem
1
yılkı Tier, Vieh || yılkı, hayvan; Lasttier || yük hayvanı; Rind || sığır
yılkı ažunı Tierexistenz || hayvan varlığı
yılkı kara Vieh2 || yılkı2, hayvan2
yılkı kölök Vieh und Lasttier || yılkı ve yük hayvanı
yılkı körki Tiergestalt || hayvan şekli
yılkı yolı Tierexistenz || hayvan varlığı
2
yılkı zu einem (ganzen) Jahr gehörig || (bir) yıla ait, (bir) yılki
yılkıčı Hirte || çoban
yılkıčı kız Hirtenmädchen || çoban kız
yılkıčı oglan Hirtenjunge || genç erkek çoban
yılkılıg mit Vieh || yılkılı
yıllıg dem Jahr … zugehörig, … Jahre habend, im Jahr von … geboren || yıllık, yıllı, … yılından doğan, … yılında doğmuş
yıltamak jährlich || yıllık
yıltız Wurzel, Herkunft, Ursprung || kök, köken, asıl; Wesen, Wesenheit, (m) Prinzip || öz, cevher, cevheriyet, (m) prensip
yıltız b(ä)lgü Wurzel-Merkmal (Skt. vyañjana) || kök işareti (Skt. vyañjana)
yıltızlar- Wurzeln schlagen || kök salmak, kökleşmek
yıltızlar- yašar- Wurzeln schlagen und grünen || kök salmak ve göğermek eylemeylem
yıltızlıg Wurzel-, mit Wurzel || kök …, köklü
yıltızsız ohne Wurzel, ohne Anfang (buddh. Lehre) || köksüz, başlangıçsız (Budist öğreti)
yımırga weich || yumuşak ekekekekekek ???????????
1
yıŋak Richtung, Himmelsrichtung, Gegend (auch Äquivalent von Skt. diś) || yön, taraf,
istikamet, yöre (Skt. diś’in de eş değeri); Reichweite || menzil, erim; Existenzform || varlık şekli; Ausweg, Mittel || çare
yıŋak buluŋ Richtung2 || yön2, taraf2
yıŋakkı zur … Himmelsrichtung gehörig || … yöne ait
yıŋaklıg mit Seite, mit Richtung || taraflı, yönlü
yıŋaksız grenzenlos || sınırsız
yıŋlag (br) schneegekühlt (?) || soğutulmuş (?) ekekekek
1
yıpar Duft, Weihrauchduft, Räucherwerk, Moschus || güzel koku, tütsü, mis, misk
yıpar tını Duft-Atem || güzel koku nefesi
yıpar yorunčga Duft-Klee, Bockshornklee (Name einer Droge) (Skt. spṛkkā; Trigonella corniculata) || kokulu yonca, çemen, çemen otu, boy otu (bir ilaç adı)
yıparlıg ~ yıparl(ı)g duftend, mit Duft, wohlriechend, Duft- || güzel kokulu, ıtırlı, güzel koku
yıparlık Toilette, Abort, Latrine || tuvalet, hela, ayak yolu
yır Gesang, Lied || şarkı söyleme, şarkı (→ ır)
yır oyun Gesang und Spiel, Lied2, Gesang2 || şarkı söyleme ve oyun, şarkı2, şarkı söyleme2
yır- reißen, zerreißen, zerren || çekmek, koparmak, yırtıp ayırmak, parçalamak, sürüklemek eylemeylem
yır- yırt- reißen2, zerreißen2 || çekmek2, koparmak2, yırtıp ayırmak2, parçalamak2
2
yırga- < Mo. ǰirγa- sich freuen, zufrieden sein, erfreulich sein || sevinmek, memnun olmak, hoşnut olmak, sevinçli olmak eylemeylem
yırgan- (Erde) beben, erbeben || (yer) titremek, sarsılmak eylemeylem
1
yırla- singen || şarkı söylemek (→ ırla-)
1
yırlıg bewegende Kraft (des Universums) || (evrenin) hareket eden güc(ü)
1
yırt- zerreißen, zerstückeln || yırtmak, parçalamak, parça parça etmek eylemeylem
yırtıl- zerteilt werden, zerrissen werden || yırtılmak, bölünmek, parça parça edilmek eylemeylem
yırtızka- aufgraben, ausgraben, umgraben, aufschürfen || kazmak, çapalamak, bellemek, kazımak eylemeylem ekekekekek
yıš ~ yiš Bergalm, Bergwald, Alm, Wald || dağlık otlak, yayla, orman
ıš arıg Bergwald2, Alm2, Wald2 || dağlık otlak2, yayla2, orman2
1
yıv- loben, preisen || övmek eylemeylem
yıvdı Lob, Preis || övgü
yıvık Gämse || dağ keçisi
yıvılgu ~ yıv(ı)lgu eine Berberitzenart (Berberis asiatica) (Äquivalent von Skt. dārvī und [irrtümlich] dāru) || Asiya zirinci
yibuni << Skt. yavanī Kümmel || Frenk kimyonu, kimyon
yidil n. loc. (ein Berg) || bir dağ adı ; vielleicht auch ein Adjektiv || belki bir sıfat da (→ idil)
yidil tag der Berg Yidil || Yidil Dağı
1
yig roh, nicht gar || çiğ, pişmiş olmayan, ham; (Ton) ungebrannt || (balçık, kil, toprak) pişmemiş, fırınlanmamış;
(Embryo) noch nicht voll entwickelt || (embriyo) tam olarak gelişmemiş; unreif || olgunlaşmamış; (Zucker) nicht raffiniert
|| (şeker) rafine edilmemiş; Unreifer || olgunlaşmamış kişi
yig böz Rohbaumwolle || ham pamuk
yig burnač ungebranntes Tongefäß || pişmemiş toprak kap
yigdä Zizyphus (Zizyphus angustifolia) || hünnap, çiğde (Zizyphus angustifolia)
yigdiš Halbbruder || yarı üvey erkek kardeş
1
yigi dicht, dicht bevölkert || sık, yoğun
yigil- zusammengedrückt werden, sich drängen || sıkıştırılmak, yığılmak eylemeylem
yigiräk dichter || daha yoğun
yigit jung, in der Blüte der Jugend befindlich,
jugendlich || genç, ilk gençlik çağında; Jüngling, junger Mann, Junger || delikanlı, yiğit,
genç adam; Novize, Anfänger || mürit, yeni başlayan (→ igit)
1
yignä Nadel || iğne (→ ignä)
ignä örtüki Nadelöhr || iğne gözü, iğne deliği örtük ?????????????
yignä ıdmak Setzen von Nadeln, Akupunktur || iğne yapma, Akupunktur
yiŋnä yılan Nadel-Schlange || iğne yılanı
1
yik Spalte, Ritze || yarık, açık delik, çatlak
yik yarma Spalte und Ritze || yarık ve çatlak
2
yik Kobold || cüce cin
yik savlıg mit Worten eines Kobolds || cüce cin sözlü
yik yelpik Kobold2 || cüce cin
yiksäk eine Pflanze (Fingerhut oder Eisenhut;
Äquivalent von Skt. ativiṣā) || bir bitki (yüksük, itboğan, kaplanboğan; Skt. ativiṣā’nın eş değeri) (→ 2 käsäk, käzäk)
1
yilig haftend || yapışık; Bindung, Haftung || bağ, bağlantı, yapışma (→ ilig)
yilig tutug haftend2 || yapışık2; Bindung2, Haftung2 || bağ2, bağlantı2, yapışma
yiligülüg mit Rasiermessern || usturalı
yilik Mark, Knochenmark (auch einer der sieben Dhātus) || ilik (yedi Dhātu’dan birisi de)
yilikli oluklı Knochenmark und Hirn || ilik ve beyin
yilin- haften, kleben bleiben, sich verfangen, steckenbleiben || yapışmak, yapışıp kalmak, yakalanmak, kapılmak (→ ilin-) eylemeylem
yilin- yapšın- haften2 (an) || yapışmak2
yilinip bar- haften bleiben || yapışıp ka
yilinmäk köŋül (geistiges) Anhaften, Haften || (ruhani) yapışma, yapışma
yilintür- haften lassen || yapıştırmak
yilintür- yapšıntur- haften lassen2 || yapıştırmak2 eylemeylem
yilkä- aufwühlen || bulandırmak, karıştırmak eylemeylem
yimgiči Bed. unklar (Bez. der Bodenqualität) || manası belirsiz (zemin ve toprak kalitesi için bir ad)
yimgiči yer Yimgiči-Land || Yimgiçi yeri
1
y(i)mki ~ yimki < Sogd. ymkyy (m) ein zweitägiges Fasten = Fastentage für man. Märtyrer || iki günlük oruç = Maniheist şehitler için oruç günleri
y(i)mki bačag (m) Yimki-Fasten || Yimki orucu
y(i)mki olur- (m) Yimki-Feste abhalten || Yimki kutlaması yapmak eylemeylem
1
yin ~ yen Haut (auch einer der sieben Dhātus), Glied, Körperteil, Körper
|| cilt, deri (yedi Dhātu’dan da biri), organ, uzuv, vücudun bölümü, vücut; Hautfarbe || cilt rengi, deri rengi (→ 4 en)
yini yenigmü ist sein Körper unbeschwert (gesund)? (Formel in einem Brief) || vücudundan şikâyeti var mı?, sağlığı iyi mi? (mektupta kalıp ifade)
yinli süŋökli Haut und Knochen || deri ve kemik
yinčgä zart, fein, subtil, verfeinert, vornehm,
edel || yumuşak, ince, narin, gösterişsiz, kibar, soylu; klein || küçük; genau, exakt || tam,
doğru, özenli; (Hüfte) fein geschwungen || (kalça) ince kıvrımlı; demütig, schlicht || alçak
gönüllü, sade; ehrlich || dürüst; (adv.) intensiv || yoğun bir şekilde; Feinheit, Subtilität || incelik, titizlik (→ 1 inčgä)
inčgä ayıtıp biti- genau dem Diktat (entsprechend) niederschreiben || tam dikteye (göre) yazmak eylemeylem
inčgä ävinlig mit feinen Tropfen || ince damlalı
inčgä genla- fein zerreiben || ince öğütmek eylemeylem
inčgä köŋül subtiles Bewusstsein || ince bilinç
inčgä sok- fein zerstoßen, fein mörsern || ince ezerek parçalamak, ince havanda ezmek eylemeylem
inčgä yogun tüš || ince (Skt. sūkṣma-) ve kaba sonuç
inčgä yorık subtiler Wandel (Skt. vinaya) || ince davranış (Skt. vinaya)
inčgä yügürök atlar edle Rennpferde || soylu yarış atları yügrök
yinčgä oyun zarte Melodie || ince melodi
yinčgä sı- üz- fein zerkleinern und zerstoßen || ince küçük parçalara ayırmak ve ezmek eylemeylem
yinčgä sok- lala- fein zerstoßen2, fein mörsern2 || ince ezerek parçalamak2, ince havanda ezmek2 eylemeylem
yinčgä törö das subtile Gesetz || ince kanun; vornehmes Verhalten (Skt. īryāpatha) || kibar davranış (Skt. īryāpatha)
yinčgä tsı törö demütiges Gebaren, verfeinerte Etikette || alçak gönüllü davranış, ince teşrifat
yinčgä užiklıg in kleinen Buchstaben || küçük harfli
yinčgäläyü genau, detailliert || tam, tam olarak, ayrıntılı; auf subtile Weise || ince bir şekilde adv
yinčgäläyü bil- detailliert erkennen || ayrıntılı bilmek, idrak etmek
yinčgäläyü sınan- detailliert untersuchen || ayrıntılı araştırmak
yinčir(i)l- sich verneigen, sich verbeugen || eğilmek, reverans yapmak, secde etmek eylemeylem
yinčü < Chin. ⧽⨐ zhen zhu (Spätmittelchin. trin tʂyă) Perle, Perlen- || inci, inci …
yinčü kaš Perlen und Jade || inci ve yeşim
yinčü salkımı Perlenkette || inci gerdanlık
yinčü ügüz Perlen-Fluss || İnci nehri
yinčül- zunehmen || artmak
yinčül- üstäl- zunehmen2 || artmak2 eylemeylem
yinčülüg arıg Perlen-Hain || inci ağaçlığı
1
yinčür- sich verneigen, sich verbeugen || eğilmek, reverans yapmak, secde etmek; zuwenden || çevirmek, yöneltmek; (mit Akk.) sich
zuwenden || (belirtme hâliyle) yönelmek, kendini bir şeye adamak eylemeylem
yinčür- istä- (mit Akk.) sich zuwenden und erstreben || (belirtme hâliyle) yönelmek ve çabalamak eylemeylem
yinčürü sakınč Verehrung || saygı
yinčürü sakınmak Verehrung || saygı
yinčürü töpön yükün- sich mit dem Scheitel verneigen || tepeyle eğilmek eylemeylem adv
yinčürü yükün- sich verneigen || eğilmek 2 eylemeylem adv
yinčürmäk(lig) mit Verneigen || eğilmeli
yinčürmäk adırtlamaklıg mit Verneigen und Unterscheiden || eğilmeli ve ayırmalı
yinlig ~ yenlig mit Haut, mit Gliedern || derili, uvuzlu
1
yint- suchen || aramak
yint- istä- suchen2 || aramak eylemeylem
2
yint- besiegen, übertreffen, besser sein || yenmek, galip gelmek, daha üstün olmak, daha iyi olmak eylemeylem
yint- ut- || yenmek2, galip gelmek2, daha üstün olmak2, daha iyi olmak2
yint- yegäd-
yintäm allein, nur, lediglich, wenigstens || yalnızca, sadece, ancak; genau || tam; ständig, immer || daima, sürekli, her zaman adv ekekekekek
yintäm tutčı immer2, ständig2 || her zaman2, daima2, sürekli2
yintsik- gefunden werden, entdeckt werden, erreicht werden || bulunmak, keşfedilmek, erişilmek eylemeylem ekekekekek
yiŋ Nasenschleim, Schleim, Rotz || sümük, balgam
yiŋ yar Rotz und Speichel || sümük ve salya
yiŋčä yarča arıgsızča wie Rotz, Speichel und Kot || balgam, salya ve dışkı gibi
yiŋlig mit Nasenschleim, mit Schleim, mit Rotz || sümüklü, balgamlı
yiŋtägü Schnupfen, laufende Nase || nezle, akan burun
1
yip ~ yıp Faden, Garn || ip, iplik; Leitfaden || rehber, kılavuz
yip äŋir- Faden spinnen, Garn spinnen || ip eğirmek
yip birlä yörgä- mit einem Faden umwickeln || iple sarmak, iple çevirmek adv eylemeylem
yip ıšıg Faden und Schnur || ip ve sicim
yip ıšıg tart- (an) Faden oder Schnur ziehen || ip(i) ve sicim(i) çekmek eylemeylem
2
yip Reduplikationssilbe || pekiştirme hecesi
yip yirümiš artamıš vollkommen verwest2 || tamamen çürümüş2
1
yipäk Seil || ip, halat
yipäk tart- ein Seil spannen || ip germek
yipgin purpurrot, violett || erguvan kırmızısı, erguvan renkli, mor, mor renkli (s./bk. MMo. ǰihi’in)
ipgin äd tavar violetter Stoff2 || mor renkli kumaş2
yipgin kušatrelar purpurfarbene Schirme || erguvan renkli şemsiyeler
yipün rosig, rosa, violett, purpurrot || pembe, mor, erguvan kırmızısı; Rosa || pembe renk
yipün čivšig rosig2 || pembe2
yipün čögšig rosig2 || pembe2
yipün sparir rosafarbener Kristall, Rosenquarz || pembe kristal, açık pembe kuvars
yirägür- schwatzen (vielleicht alter Fehler für → yeriŋü-) || gevezelenmek, gevezelik etmek (belki → yeriŋü- için eski bir hata) eylemeylem
yirdinki nördlich gelegen || kuzeydeki
yirig verfault || çürümüş
yirig süŋök verfaulte Knochen || çürümüş kemik
yiriŋ Eiter || irin; eitriges Geschwür || irinli ülser, irinli yara; eitrig || irinli (s./bk. Mo. irim) (→ iriŋ)
iriŋ tav Eiter und Sekret || irin ve salgı
yirü- verwesen, verfaulen || çürümek, bozulmak; vergehen || yok olmak eylemeylem
yirü- arta- verwesen2, verfaulen2 || çürümek2, bozulmak2
yirü- äskir- vergehen2 || yok olmak2
yišänmäk Urinieren || işeme, idrarını yapma
yišo m(e)šiha < MP/Parth. yišō mašīhā (m) Jesus Christus || Hazreti İsa
1
yit- vergehen, sterben, verschwinden, verloren gehen || kaybolmak, ölmek, yok olmak, yokolmak (→ 2 it-) eylemeylem
yitdür- verlieren || kaybetmek, yitirmek; vergessen, vergessen lassen || unutmak, unutturmak eylemeylem
yitdür- ıčgın- verlieren2 || kaybetmek2, yitirmek2
1
y(i)ti ~ yiti scharf, intensiv, extrem, scharfsinnig, heftig, fest, (Feuer) verheerend,
schrecklich || keskin, şiddetli, aşırı, sert, sağlam, dehşetli (ateş); lebhaft, vigilant
|| canlı, hayat dolu, uyanık; stark || güçlü, şiddetli; impulsiv, jähzornig
|| tezcanlı, çabuk hiddetlenen; scharfsinnig || zeki, keskin akıllı, keskin zekâlı; Entschlossenheit || kararlılık
y(i)ti čitan fest2 || sert2, sağlam2
y(i)ti indrilıg bolmak das Versehensein mit scharfen Sinnen || keskin zekâlı olma
yiti kınıg intensiv2, heftig2 || şiddetli2, sert2; starke Anstrengung || yoğun çaba; Entschlossenheit2 || kararlılık2
y(i)ti köŋüllüg mit scharfsinnigen Geistesgaben (Skt. tīkṣṇendriya) || keskin zekâ
yiti ot verheerendes Feuer || dehşetli ateş
y(i)ti süvri scharf2 || keskin2
yiti t(ä)mir bag(ı)n mit starken eisernen Fesseln || keskin demir bağ ile adv
y(i)tidil- geschärft werden || bilenmek eylemeylem
y(i)tilän- scharf sein, beißend sein || keskin olmak, yakıcı olmak eylemeylem
yitilür Untergang, Vernichtung || yok olma, yıkılma, tahrip
yitilür buzulur Untergang, Vernichtung || yok olma, yıkılma, tahrip
yitin- (für sich) auslassen || (kendisi için) bırakmak eylemeylem
yitin- katın- (für sich) auslassen oder hinzufügen || (kendisi için) bırakmak veya eklemek
yitit- schärfen || bilemek
yitit- yontdur- schärfen und schnitzen || bilemek ve oymak eylemeylem
yititči Mörder || katil
yitlin- verschwinden, schwinden, verloren gehen, sich entfernen, vergehen || kaybolmak,
geçip gitmek, yok olmak; degenerieren || yozlaşmak, dejenere olmak (→ itlin-) eylemeylem
itlin- ärt- schwinden2, vergehen2 || kaybolmak2, geçip gitmek2
yitlin- bat- verschwinden und untergehen, degenerieren2 || kaybolmak ve batmak, yozlaşmak2, dejenere olmak2
yitlingü Schwinden, Verschwinden || kaybolma, yok olma
yitlingü yokadgu Schwinden und Zugrundegehen || kaybolma ve mahvolma
yitlingülüksüz nicht verschwindend, nicht zugrundegehend || yok olmayan, kaybol-mayan, yok olmasız
yitlingülüksüz batguluksuz nicht verschwindend oder untergehend || yok olmayan veya batmayan
yitlinmäk Schwinden, Verschwinden, Sterben || azalma, yok olma, ölme, kaybolma
yitlinmäkin yitlin- verschwinden || yok olmak
yitlintür- verschwinden lassen, vernichten || yok etmek, kaybetmek eylemeylem
yitlintürüp kod- gänzlich verschwinden lassen || tamamen yok etmek eylemeylem
yitök verlustig || kayıp; Verlust, Ausfall || kayıp, zarar
yitrül- verloren gehen || kaybolmak eylemeylem
yittür- verlieren || kaybetmek; vernachlässigen || ihmal etmek; subtrahieren || çıkarmak; vernichten || yok etmek; töten || öldürmek eylemeylem
yitür- töten || öldürmek; verlieren || kaybetmek; fallen lassen, nutzlos verstreichen lassen,
verfehlen || düşürmek, boşuna sürdürmek, ulaşamamak, bulamamak eylemeylem
yiv Naht || dikiş
yivil sanfter Hauch (?) || yumuşak esinti (?)
yivti Bed. unklar (med. Kontext) || manası belirsiz (tıbbi bağlamda)
1
yiz Wirbelsäule || omurga
1
ymä auch, und (auch Äquivalent von Skt. ca), ferner, oder, doch, hingegen, sondern, (mit
dem Konditional) auch wenn, selbst wenn (auch Äquivalent von Skt. api) || da, dahi, ve
(Skt. ca’nın da eş değeri), ayrıca, bundan başka, veya, bununla beraber, diğer taraftan, oysa,
bilakis, (şart kipiyle) ise de, bile olsa (Skt. api’nin de eş değeri); Partikel bei Aufzählungen || saymalarda edat adv
ymä bašlayu nun beginnend || ve önce
ymä birök ferner || ayrıca, bundan başka
ymä katıgrak noch härter || daha sert
ymä munta und da || ve burada
ymä ök eben || tıpkı, tamamıyla
ymä ök yänä ančulayu ok ferner ebenso || ayrıca aynı şekilde
ymä takı und ferner || bundan başka; und weiter || ve ayrıca
ymä takı ok (verneint) noch nicht einmal || (olumsuz) hatta hiç
ymä üstünräk y(a)vlak noch böser || daha fena
ymä … ymä sowohl … als auch || hem … ve hem de; (verneint) weder … noch || (olumsuz) ne … ne, ne … ve ne de
yo < Chin. 䲭 yang (Spätmittelchin. jiaŋ) Licht,
Helligkeit, das lichte Prinzip (in der chin. Philosophie) || ışık, nur, aydınlık, (Çin felsefesinde) aydın prensip (→ 2 yaŋ)
yočan < Sogd. ywcn / < TochA yojaṃ < Skt. yojana ein Längenmaß || bir uzunluk ölçüsü
yod- abwischen, sich lösen || silmek, çözülmek eylemeylem
yodan Bogen (?) || yay (?)
yoday nichtig, gemein, niedrig || boş, vahi, bayağı, sıradan; schlechter Zustand || kötü durum
yoday yavız || boş ve kötü; || kötü durum2
yodul- anhängen || bağlı olmak; befleckt werden || lekelenmek eylemeylem
yodun nicht vorhanden, nicht existierend, vernichtet || yok, yok olmuş, yok edilmiş ekekekekek ?????
yodun- abwischen || silmek eylemeylem
2
yog < Sogd. ywk Lehre || öğreti
yogačare < TochA/B yogācāre < Skt. yogācārin Praktizierender des Yoga || Yoga yapan kişi (s./bk. Mo. yogačari, yögačari)
yogdu Kamelhaar || deve tüyü; Mähne, Mähnenhaare || yele (s./bk. Mo. ǰogdur)
yogdulayu wie Kamelhaar || deve tüyü gibi
yogi < Skt. yogin einer, der den Yoga praktiziert || Yoga yapan kişi (s./bk. Mo. yogi)
yoglamak Trauer || acı, keder eylemeylem
yogluk für ein Halstuch || boyun atkısı için
yogrul- sich zu Schlamm verbinden, sich zu einem Teig formen || çamurla birleşmek, yoğrulmak, hamur şekline girmek eylemeylem
yogrut Joghurt, Dickmilch || yoğurt, koyulaşmış süt
yogrut t(ä)g udı- wie Joghurt gerinnen || yoğurt gibi kesilmek, yoğurt gibi pıhtılaşmak
1
yogsuz unbarmherzig || merhametsiz, acımasız
yogtosıntakı (br) in der Mähne von … befindlich || … -nın yelesindeki
yoguč hinüber || öbür tarafa, öteye adv
yoguč käčür- hinüberbringen || karşı tarafa geçirmek eylemeylem
yoguč keč- hinübersetzen, überqueren || boş geçmek, aşmak, karşıya geçmek eylemeylem
yogučla- überqueren || karşıya geçmek eylemeylem
yogun dick, schwer || kalın, kaba, ağır; dickflüssig || koyu, yoğun, ağdalı; (Worte) grob,
unflätig || (söz) kaba, iğrenç; plump, pöbelhaft
|| hantal, kaba, avam gibi; (Stoff, Wolle) grobmaschig || (kumaş, yün) iri gözlü, geniş ilmikli;
Dicke (Äquivalent von Skt. sthaulya) || kalınlık (Skt. sthaulya’nın eş değeri); Grobes || iri taneli şey
yogun bagarsuk Dickdarm || kalın bağırsak
yogun erig grob2 || iri2, kaba2
yogun kalın dickflüssig2 || kalın2, koyu2
yogun köŋüllüg besonnen (Äquivalent von Skt. manas) || tedbirli, ihtiyatlı adv
yogun yolba törö grobe und schlechte Angewohnheit, pöbelhaftes2 Verhalten || kaba ve kötü alışkanlık, avam gibi2 davranış
yoguna- dicker werden || kalınlaşmak, yoğunlaşmak eylemeylem
yoguna- uza- asıl- ükli- || kalınlaşmak, uzamak, büyümek ve artmak
yogunad- dicker werden || kalınlaşmak, yoğunlaşmak eylemeylem
yogunad- uza- dicker und länger werden || kalınlaşmak ve uzamak
yogunsıg aufdringlich, ungehobelt, unhöflich || yılışık, sırnaşık, usandırıcı, vahşi, nazik olmayan, terbiyesiz ekekekekek ????
1
yogur- durchqueren, überqueren, passieren || katetmek, geçmek, aşmak; verbringen || geçirmek eylemeylem
2
yogur- kneten, verkneten, vermischen || yoğurmak, karıştırmak eylemeylem
yogurkan Laken || yatak çarşafı
yogurkan- erstaunen, sich wundern || şaşmak, hayret etmek eylemeylem
yogurmak Überqueren || geçme, aşma
yogurunčsuz nicht zu durchqueren || geçilmez, aşılmaz
1
yok nicht vorhanden, nicht existent, abwesend || yok, mevcut değil, bulunmayan; vernichtet || yok edilmiş; unbegründet, grundlos
|| asılsız, esassız; arm, mittellos || fakir, yoksul;
haltlos, nichtig || temelsiz, geçersiz, asılsız;
leer || boş; nichtswürdig || alçak, bayağı; Armut || fakirlik, yoksulluk; Leerheit (Skt. Śūnyatā) || boşluk (Skt. śūnyatā); das Nichts, Nichtsein, Nichtvorhandensein, Abwesenheit || hiçlik, yokluk, olmama, bulunmama, bulunmayış, mevcut olmama
yok ärmäz äzüg leer und falsch2 || boş ve yanlış
yok ärmäz yavız leer und falsch2 || boş ve yanlış
yok bar Nichtsein und Sein || olmama ve olma
yok bar bol- fliehen, sich einer vertraglichen Verpflichtung entziehen (in Kontrakten) || kaçmak, (kontrattaki) akdî sorumluluktan kaçma eylemeylem
yok čıgay arm2, mittellos2 || fakir2, yoksul2; nichtswürdig2 || namert2; Armut2 || yoksulluk2
yok kurug yala ur- || asılsız2 söylenti çıkarmak
yok y(a)la grundlose Verdächtigung || asılsız suçlama
yok ymä ärmäz nicht-existierend und nichtseiend || mevcut olmayan ve olmayan
yok yodun nichtig2 || hükümsüz2, geçersiz2, değersiz2
yokča ädligsizčä sakın- für nichtig und wertlos erachten || hükümsüz ve değersiz görmek adv
2
yok aufgetürmt || yığılmış; hoch liegender Ort,
das Hohe (?), Klippe, Hochebene || yukarıdaki yer, yukarı (?), kayalık, konmuş kaya, yayla
yookta yook sehr aufgetürmt || çok yığılmış 1
1
yokad- zugrunde gehen, schwinden, verschwinden, dahinschwinden, zerfallen, vergehen || mahvolmak, yok olmak, azalmak,
kaybolmak, çözülmek, geçip gitmek, ortadan kalkmak eylemeylem
yokad- arta- zugrunde gehen2, vergehen2, dahinschwinden2 || mahvolmak2, geçip gitmek2, kaybolmak2
yokadıp bar- verschwinden || kaybolmak 2
yokadgu Zugrundegehen || mahvolma, yok olma
yokadguluksuz nicht zugrundegehend, nicht
verschwindend || mahvolmayan, yok olmayan, kaybolmayan
yokadmaksız ohne Vernichtung || yok olmasız
yokadtur- töten, umbringen, vernichten, zerstören, zugrunde gehen lassen || öldürmek, yok etmek, yıkmak, öldürtmek, yok ettirmek eylemeylem
yokadtur- yitlintür- vernichten2 || yok etmek2
yokaru nach oben, oben (auch Äquivalent von Skt. ūrdhva) || yukarı, yukarıya (Skt. ūrdhva’nın da eş değeri); sehr || pek adv
yokaru ärsär … was den himmlischen Bereich betrifft …(Formel in ZuwendungsKolophonen) || tanrısal güçlerin alanı ile ilgili …
yokaru kudı oben und unten (d. h. im Norden und im Süden) || yukarı ve aşağı (yani, kuzeyde ve güneyde)
yokaru kudı tart- hoch- und runterziehen || yukarı ve aşağı çekmek eylemeylem
yokaru örü tur- (Haare) zu Berge2 stehen || (tüyler) diken diken2 olmak, ürpermek2 eylemeylem
yokaru yölänip tur- (Haare) zu Berge stehen || (tüyler) diken diken olmak, ürpermek
yokaru yülüg bol- aufwärts gewandt sein || yukarıya dönük olmak eylemeylem
yokarudın oben gelegen, oben befindlich, oberhalb gelegen || yukarı, yukarıda olan, üzerinde olan, yukarısında bulunan
1
yokay Hochmut, Stolz || kibir, gurur, kıvanç
2
yokay klein, gedrungen (Person) || küçük, bodur, güdük (kişi)
yokaylanmaksız Der ohne Hochmut ist (Skt. Anunnata = Buddhaname) || kibirsiz (Skt. Anunnata = bir Buda’nın adı)
1
yokla- aufsteigen, hinaufsteigen, besteigen, ansteigen, zunehmen, prosperieren
|| artmak, çıkmak, yükselmek, tırmanmak, çoğalmak, büyümek, gelişmek, inkişaf etmek eylemeylem
yokla- asıl- ansteigen und zunehmen, zunehmen2, prosperieren2 || çoğalmak ve artmak, artmak2, inkişaf etmek2
2
yokla- verlieren, verlustig gehen || kaybetmek, kaçırmak eylemeylem
yoklan- erklettern || üstüne tırmanıp çıkmak eylemeylem
yoklat- hochheben, erheben || (yükseğe) kaldırmak, yükseltmek eylemeylem
1
yoklug sinnvoll, sinnreich, nutzenbringend, nützlich || anlamlı, akla yakın, makul, verimli, faydalı
yoklug asıglıg nützlich2 || faydalı2
2
yoklug arm || fakir, yoksul
yoksuz nutzlos, sinnlos, vergeblich, umsonst || faydasız, anlamsız, abes, nafile; ohne Nichtsein || olmamasız
yoksuz asagsız nutzlos2 || faydasız2
yoksuz b(ı)datı nutzlos2 || faydasız2
yoksuz kırı (br) sinnlos2 || anlamsız2
yokuš steil, ansteigend, abschüssig || sarp,
yokuşlu, inişli, meyilli; Aufstieg || yukarı çıkma, yükselme; Abhang || bayır, yamaç, iniş, yokuş
1
yol Weg (auch Äquivalent von Skt. mārga und
ayana), Pfad, auch Bez. der vierten der vier edlen Wahrheiten || yol (Skt. mārga ve ayana’nın
da eş değeri), dar yol, dört yüce gerçeğin
dördüncüsünün de adı; Kanal (anatom.) || (anatomik) kanal; Existenzform (Skt. gati) ||
varlık şekli (Skt. gati); Generation || jenerasyon, nesil; Position, Rang, Rolle, Bedeutung
|| pozisyon, seviye, rol, önem; Ruhm || şöhret; Karriere || kariyer; Methode || yöntem; Mal, –
mal || kere, defa; (Seide) Bahn || (ipek) pano; Glück || şans, talih
yol ber- den Weg weisen || yol göstermek eylemeylem
yol kur Position und Rang || pozisyon ve seviye
yol oruk Weg2, Pfad2 || yol2, dar yol2
yol tuzumčı Wegelagerer || soyguncu, eşkıya tuzum sadece burada
yol uduzgaklatdur- zu einem Wegeführer machen lassen || kumandan yaptırmak eylemeylem
yol ün- hinausgehen || (dışarı) çıkmak
yol yıŋak Weg und Richtung || yol ve yön; Existenzform2 || varlık şekli2
yolča yorımak Wandeln auf dem Weg || yolda yürüme adv
yola- sich auf den Weg machen, hindurchgehen, gehen || yola koyulmak, bir yerden geçip gitmek, gitmek eylemeylem
yolak gestreift || çizgili
yolat- (Geräusche ans Ohr) dringen lassen, (das Ohr) passieren lassen || duymasını sağlamak, işittirmek eylemeylem
yolba schlecht || fena, kötü; plump, grob, pöbelhaft || hantal, sakar, kaba, bayağı
1
yolčı Wegeführer || rehber
yolčı yerči Wegeführer2 || rehber2
yolčı yerči ädgü ögli Wegeführer2 und Freund || rehber2 ve dost, rehber2 ve arkadaş
yolčısız ohne Führer, ohne Wegeführer || rehbersiz
yolčısız yerčisiz ohne Führer2, ohne Wegeführer2 || rehbersiz2
yolgan lügnerisch || yalancı
yolı Mal, -mal || kere, defa; plötzlich, auf einmal || birdenbire, ansızın adv
yolı- sich wenden || dönmek
yolgan lügnerisch || yalancı
yolı Mal, -mal || kere, defa; plötzlich, auf einmal || birdenbire, ansızın
yolı- sich wenden || dönmek eylemeylem
yolınta (Postp.) in Bezug auf …, … betreffend || (sontakı) … ile ilgili (olarak), … dair adv
yolkı auf dem Weg befindlich || yoldaki
yollug mit Weg || yollu; mit Existenzform || varlık şekilli; mit Ansehen, Ansehen- || takdirli, takdir …
yoloyvıtgučı (br) Schmuggler (?) || kaçakçı (?)
yolsuz sinnlos, verworren, richtungslos || anlamsız, karmakarışık, yönsüz, amaçsız; Ausweglosigkeit || çaresizlik; Richtungsloser || yönsüz kişi, amaçsız kişi
yoltakı auf dem Weg, auf dem Weg befindlich, Reise- || yoldaki, seyahat …
yoluk- begegnen, treffen (auf), zusammentreffen (mit) || buluşmak, rastlamak, rast gelmek, karşılaşmak (s./bk. Mo. ǰolγa-) eylemeylem
yolukmak Treffen (auf) || rastlama
yomdar- || toplamak, birleştirmek; (etwas) zusammenführen, konzentrieren
|| (bir şeyi) bir araya getirmek, bir yerde toplamak; sammeln || (üç hazine odasındaki yazıları) toplamak eylemeylem
yomdaru zusammen || birlikte; gewöhnlich ||
genellikle; völlig || tamamen; umfassend ||
kapsamlı; gibt das Skt.-Präfix pari- wieder ||
Skt. pari- ön ekin tercümesi; allgemeiner Aspekt || genel görünüş ekekekekekek ???????????
yomdaru at umfassender Begriff, zusammenfassender Terminus || kapsamlı ad, bütünleştirici terim adv
yomdaru tut- zusammenhalten || bir arada tutmak eylemeylem
yomdarukı umfassend || kapsamlı
yomdarukı at umfassender Terminus || kapsamlı terim
yomıt- ~ yom(ı)t- gesammelt werden || toplanmak eylemeylem
yomıtmak Gesammeltwerden || toplanma
yomkı alle insgesamt, alle, sämtliche || herkes, hepsi birden, hepsi, bütün adv
yomkı barča ingesamt2 || hepsi birden2
yomkı birtäg alle gemeinsam || hepsi birlikte
yomkıgu alle insgesamt || hepsi birden
yomkıgun alle insgesamt || hepsi birden adv
yomuz Weiche || boş böğür
1
yon- schneiden, zerschneiden || kesip parçalamak, doğramak; abschneiden, schnitzen ||
kesip koparmak, oymak; hobeln, abhobeln || yontmak eylemeylem
1
yonan < Syr. ywnnn. pr. (der Evangelist Johannes) || kişi adı (İncilci Yahya)
yonar Schnitzen || oyma
yontdur- schnitzen || oymak eylemeylem
yoŋa- schmähen, herabsetzen || aşağılamak, hakaret etmek eylemeylem
yoŋag falsche Anschuldigung, Verleumdung, Betrug || iftira, kara çalma, tezvir, aldatma, hilekârlık
yoŋagčı Betrüger, Lästerer, Ankläger, Verleumder || dolandırıcı, hilekâr, gıybetçi, davacı, iftiracı
yoŋagčılı čašutčılı Ankläger und Verleumder, Lästerer und Verleumder || davacı ve iftiracı, gıybetçi ve iftiracı
*yoŋašmak Einander-Schmähen || birbirini aşağılama eylemeylem
yoŋašmak ayıglašmak Einander-Schmähen2 || birbirini aşağılama2
yorgutlayu wie Joghurt || yoğurt gibi 1
1
yorı- gehen, wandeln || gitmek, hareket etmek; schreiten, marschieren, sich fortbewegen, beweglich sein || adım atmak, yürümek,
hareket etmek; fahren || sürmek, gitmek;
(durch Wasser) waten || (bir suyun içinden)
bata çıka yürümek; leben || yaşamak; einen Lebenswandel führen || hayat tarzı sürdürmek;
sich verhalten, sich betätigen (auch Äquivalent von Skt. vicar-), praktizieren || davranmak, çalışmak (Skt. vicar-’ın da eş değeri),
tatbik etmek, uygulamak; sich üben || alıştırma yaparak ustalaşmak; (rechtlich)
Geltung haben, gelten, gültig sein || (hukuka göre) geçmek, geçerli olmak; bekannt werden
|| tanınmak, duyulmak; gelöst werden || çözülmek; (Wolke) vorüberziehen || (bulut) geçmek;
andauern || kalmak ; Hilfsverb: durative Aktionsart || yardımcı fiil: süreklilik fiili eylemeylem
yorı- bar- gehen2, wandeln2 || gitmek2, hareket etmek2
yorıyu käl- herbeikommen || gelmek, yürüyerek gelmek adv eylemeylem
yorıgan geltend, gültig, allgemein befolgt || geçerli, yürürlükte olan
yorıgma gehend, wandelnd, laufend || yürüyen, koşan
yorıgu Wandeln, Sichüben || yürüme, alıştırma yaparak ustalaşma
yorıgu bıšrungu Wandeln und Sichüben, Sichüben2 || yürüme ve alıştırma yaparak ustalaşma, alıştırma yaparak ustalaşma2
1
yorık Weg, Pfad, Wandel, Lebenswandel,
Laufbahn, Karriere (eines Bodhisattva), Gang,
(Planet) Bahn || yol, patika, gidişat, eylem, (bir
Bodhisattva’nın) kariyer(i), (gezegen) yörünge;
Prädisposition || yatkınlık; Handlung, Handlungsweise || davranış, hareket, davranış biçimi; gute Tat || iyi amel
yorık barıg Wandel2, Lebenswandel2 || gidişat2, yaşama tarzı2, hayat tarzı2
yorık maŋ Gang2 || gidiş2, yürüyüş2
yorık maŋıg Gang2 || gidiş2, yürüyüş2
yorık yık Prädisposition2 || yatkınlık2
yorıkın tıda yorıyur || yolunu engelleyerek yürüyen adv
2
yorık gängig, gültig || kullanılır, geçerli
yorıklıg mit Wandel, mit Gang, mit
Lebenswandel, Lebenswandel- || yürüyüşlü,
yollu, gidişli, hayat tarzlı, yaşam tarzlı, yaşam tarzı …
1
yorıl- gegangen werden || gidilmek eylemeylem
2
*yorıl- ermüden || yorulmak eylemeylem
yorımak Wandel(n), Reisen || yaşama tarzı, hayat tarzı, gidiş, yürüme, seyahat etme
yorımaklıg mit Wandel || gidişli
yorımaksız ohne Wandel, inaktiv || gidişsiz, aktif olmayan, etkisiz
yorınčga ~ yor(ı)nčga Klee, Luzerne (auch
Äquivalent von Skt. punarnavā = ,Boerhaavia
diffusa‘) || yonca, kaba yonca, alfalfa (Skt. punarnavā’nın da eş değeri = ,Boerhaavia diffusa‘) (s./bk. TochB wräścik, Skt. vṛścika)
yorončga tübi Klee-Wurzel || yonca kökü 1
1
yorır geltend, gültig || geçerli
yorıt- antreiben, in Gang setzen, wandeln
lassen, gehen lassen, in Umlauf bringen || yürütmek, harekete geçirmek; (Ratschläge) erteilen || (nasihat) vermek eylemeylem
yorıt- išlät- in Gang setzen2 || harekete geçirmek2
yorıtıl- (Weg) gewandelt werden, betreten
werden, befolgt werden || yürütülmek, ayak basılmak, itaat edilmek, uyulmak eylemeylem
yorıtmak Antreiben, In-Gang-Setzen || harekete geçirme
yorıttur- marschieren lassen || yürüttürmek eylemeylem
yorıyur Wandel || gidişat ekekekekekek adv ???????
yorıyur turur olurur kirür Wandel, Stehen, Sitzen und Eintreten || gidiş, duruş, oturuş ve giriş
yort- dahintraben, paradieren || geçit töreni yapmak, yürütmek; aufbrechen || yola çıkmak (s./bk. Mo. yorči-) eylemeylem
yortıp bar- aufbrechen || yola çıkmak eylemeylem
yorttur- paradieren lassen, aufbrechen lassen || geçit töreni yaptırmak, yola çıkarmak eylemeylem
yortug Gang || gidiş, yürüyüş
yosun < Mo. yosu(n) Gesetz, Norm, Sitte, Brauch, Regel || yasa, kanun, örf, görenek, düzen, âdet, nizam
yosunča (adv.) dem Gesetz entsprechend || yasaya göre, kanuna göre
yošuk- in die Irre geführt werden, verwirrt werden || yanıltılmak, yolu şaşırtılmak, akıl karıştırılmak eylemeylem
yota Schenkel, Oberschenkel, Schienbein || baldır, uyluk, baldır kemiği
yov- betrügen, irreführen || hile yapmak, aldatmak, yanıltmak eylemeylem
yovmak Betrügen, Irreführung || hile yapma, aldatma, yanıltma
yovmaksız ohne Trug || aldatmasız
1
yölä- stützen, abstützen, unterstützen, helfen || dayamak, desteklemek, payandalamak, yardım etmek (auch → yölän- || → yölän- de) eylemeylem
yöläyü kuršayu tur- stützend und umgebend zur Seite stehen || destekleyerek ve kuşatarak durmak adv
yöläyü tut- stützend halten || destekleyerek tutmak adv
1
yöläk Stütze || destek, dayanak
yölämsin- Unterstützung vortäuschen, vorgeben zu stützen || destekliyor gibi davranmak, destekliyor gibi görünmek eylemeylem
yölän- sich wenden (nach) || dönmek; sich stützen, gestützt werden || dayanmak, desteklenmek; sich orientieren || yöneltim yapmak, yolunu bulmak; Zuflucht nehmen || (bir şeye) çare aramak eylemeylem
yölängü ku(r)šangu bol- gestützt und umgeben werden || desteklenmiş ve kuşatılmış olmak
yölängü Lehne || arkalık, dirseklik
yölänmäk Sichstützen (auf), Sichwenden (zu) || dayanma, başvurma, dönme
1
yöläš- sich gegenseitig stützen || dayanışmak eylemeylem
yöläš tayaš- sich gegenseitig stützen2 || dayanışmak2
yöläši (Postp.) gleich, ähnlich wie || (sontakı) gibi, benzer, benzeş adv
yöläštür- vergleichen || karşılaştırmak eylemeylem
yöläštürgülük vergleichbar || karşılaştırılabilen; Vergleich || karşılaştırma
yöläštürgülüksüz unvergleichlich || eşsiz, kıyas kabul etmez
yöläštürgülüksüz ogšatguluksuz unvergleichlich2 || eşsiz2, kıyas kabul etmez2
yöläštürgülüksüz ürüg unvergleichlich und ewig || eşsiz ve ebedi
yöläštürüg Vergleich, Parabel, Gleichnis || karşılaştırma, öğretici öykü, teşbih, benzeti, benzetme, mesel
1
yöläšür- vergleichen, ähneln || karşılaştırmak eylemeylem
yöläšürmäk Vergleichen || karşılaştırma
yöläšürüg Vergleich, Korrelat, Gleichnis, Beispiel, Parabel || karşılaştırma, benzetme,
benzeti, örnek, öğretici öykü; eine von den zwölf Klassen der buddh. Literatur = Skt. avadāna || Budist edebiyatın on iki türünden biri = Skt. avadāna)
yöläšürüg abipiray Vergleich und Erklärung || karşılaştırma ve açıklama
yöläšürüglüg mit Vergleich, gleichend, vergleichend || karşılaştırmalı, benzeyen
yöläšürügsüz unvergleichlich || eşsiz, kıyas kabul etmez, benzersiz
yölät- gestützt werden || desteklenmek eylemeylem
yölögö (br) Zuflucht || sığınak
yön ~ yon Art und Weise, Entsprechendes || şekil, biçim, tarz, denk gelen (bir şey); Geeignetheit, Eignung || uygunluk; Effekt || tesir adv
yöninča ~ yonınča entsprechend, demgemäß,
wie es sich gehört, der Gelegenheit entsprechend || denk gelen, uygun, göre, buna göre, olması gerektiği gibi, fırsata göre
yöninčä yaragınča || layığınca2, olması gerektiği gibi2
yöninčä yıkınča || bu tür ve fırsata göre, fırsata2 göre
yöpük Unreinheit, Abfall || temiz olmama, kirlilik, çöp
yöpük yer Komposthaufen, Abfallhaufen || kompost yığını, çöplük
1
yör- deuten, erklären, auslegen, kommentieren || yorumlamak, izah etmek, açıklamak, tefsir etmek; lösen || çözmek (s./bk. MMo. yor-) eylemeylem
yör- nomla- kommentieren2, erklären2 || yorumlamak2, açıklamak2
yör- šäš- lösen2 || çözmek2
yörä sözlä- kommentieren, erklären || yorumlamak, açıklamak eylemeylem
yörä sözlämäk || yorumlama, tefsir etme = Budist edebiyatın on iki türünden biri = Skt. upadeśa
yörgä- einhüllen, umwickeln, umwinden || sarmak, etrafını sarmak, bürümek, bağlamak eylemeylem
yörgä- tolga- umwinden2, einhüllen2 || sarmak2, bürümek2
yörgäyü al- sich gürten, umgürten, umwickeln || kuşanmak, sarmak
yörgäl- sich einhüllen, umwickelt werden, gebunden werden, eingewickelt werden || içine
sarılmak, dolanmak, bağlanmak, bağlı olmak; (Seidenraupe) sich einspinnen || (ipek böceği) koza yapmak, koza örmek eylemeylem
yörgäl- bal- umwickelt werden2, gebunden werden2 || sarılmak2, bağlanmak2
yörgäl- bäkläl- eingewickelt werden2 || içine sarılmak2
yörgäl- yumzul- sich einhüllen2 || içine sarılmak2 eylemeylem
yörgälänmäk Verstricktsein || karıştırılmış olma
yörgälmäk Eingewickeltwerden, Eingehülltwerden || sarılma, bürünme
yörgälmäk sarmalmak Eingewickeltwerden2, Eingehülltwerden2 || sarılma2, bürünme2
yörgältür- sich ringeln lassen || halkalandırmak, kıvrıltmak eylemeylem
yörgän- sich winden || kıvranmak; eingehüllt sein, umschlungen sein || sarılmış olmak eylemeylem
yörgän- yaškın- eingehüllt sein und sich kleiden || sarılmış olmak ve giyinmek
yörmäk Lösung, Auflösung, Deuten || çözüm, çözme, yorumlama
yörmäklig mit Auflösung, mit Deuten || çözümlü, yorumlamalı
yörmiši Erklärung || açıklama ekekekekekek ???????
1
yörüg Deutung, Interpretation, Auslegung,
Bedeutung, Erklärung, Kommentar, Analyse ||
yorum, yorumlama, anlam, mana, açıklama,
izah, tefsir, tahlil, analiz; Definition, Auffassung, Verständnis || tanım, tanımlama, görüş,
anlayış; Inhalt, Grund, Sinn || konu, mesele, anlam, mana; Begriff || kavram; (m) Erlösung, Lösung || kurtuluş, çözüm
yörüg bitig Kommentar-Schrift || açıklama yazısı, tefsir yazısı
yörüg bitig kıl- Kommentar-Schrift verfassen || açıklama yazısı yazmak, tefsir yazısı kaleme almak
yörüg bitigniŋ keŋrülmäki die Kommentierung der Kommentar-Schrift || açıklama yazısının açıklaması
yörüg tanuk Erklärungen und Beweis || açıklama ve kanıt
yörüg yarat- einen Kommentar verfassen || açıklama yazmak eylemeylem
yörüg yolı Interpretationsmethode || yorumlama yöntemi
yörüg yör- einen Lehrsatz kommentieren || bir öğreti cümlesini açıklamak, bir öğreti cümlesini yorumlamak eylemeylem
yörügüg ač- die Bedeutungen erklären || anlamları açıklamak
2
yörüg Ranke || sülük
yörüg üzüm Weinranke || asma bıyığı, sülük
yörüglüg mit Bedeutung, mit Definition, erklärend, kommentierend, Deutung- || anlamlı, tanımlı, açıklamalı, izahlı, yorumlu, tefsirli, yorum …
yörügsüz ohne Bedeutung, ohne Definition || anlamsız, tanımsız; nicht erklärend || açıklaması olmayan
yörül- gelöst werden || çözülmek eylemeylem
yörül- šäšil- gelöst werden2 || çözülmek
yörülmägülük unauflösbar || çözülmez
yörülmägülük šäšilmägülük unauflösbar2 || çözülmez2
yörüntäk Heilmittel, Ausweg, Hilfsmittel, Abhilfe, Apotropäum || ilaç, çare, araç, derman, deva (s./bk. Mo. yöröndeg)
yörüntäklig mit Heilmittel || ilaçlı; mit Ausweg, mit Abhilfe || çareli, dermanlı
yörüntäksiz ohne Möglichkeit zur Wiedergutmachung, unsühnbar || telafisi mümkün
olmayan, düzeltme imkânı olmayan, karşılığı olmayan; ohne Heilmittel, unheilbar || ilaçsız, çaresiz
yözkän starker Regen || şiddetli yağmur
özkän yagmur → yözkän yagmur
yözkän yagmur starker Regen2 || şiddetli yağmur2
yu Saft || su, meyve suyu
yu- (mit ätözin) sich reinigen || (ätözin ile) yıkanmak; waschen, abwaschen, reinigen || yıkamak, temizlemek eylemeylem
yu- arıt-
yup ketär- abwaschen || temizlemek
yublun- (Frisur) sich auflösen || (saç şekli) açılmak, çözülmek eylemeylem
yublunmaklıg mit Auflösung, in Auflösung || çözülmüş olan, çözülmeli
yublunmaklıg köŋül (vor Sehnsucht) in Auflösung befindliches Herz || (özlemden dolayı) çözülmüş olan gönü
yučul ~ yočul unzivilisiert, nomadisch, barbarisch || medeniyetsiz, medeni olmayan, göçebe, barbarca, vahş
yudanč Bed. unbekannt || anlamı bilinmiyor
yudanč suvı Yudanč-Wasser || Yudanç suyu
yudruk Faust || yumruk
yıdrukın tüg- seine Faust ballen || yumruğunu sıkmak eylemeylem
yugant ~ yukant << Skt. yugānta Ende eines
Zeitalters, Ende eines Yuga || bir çağın sonu, bir Yuga’nın sonu (vgl. die Adjektivbildung in TochB yukāntaṣṣe/krş. türemiş sıfat TochB yukāntaṣṣe)
yugant üdtäki zum Ende eines Zeitalters gehörig || bir çağın sonuna ait, çağın sonundaki
yug(a)nt(a)r << Skt. yugandhara Name eines
Ringgebirges (in der buddh. Kosmologie) || (Budist kozmolojide) halka sıradağların adı
yug(a)nt(a)r tag das Yugandhara-Gebirge || Yugandhara sıradağları
yugučı Wäscher || çamaşırcı, yıkayıcı
1
yuk Rest, Essensrest || artık, kalıntı, sıyrıntı
1
yuk- (mit Dat.)sich heften (an), haften (an),
kleben (an), sich (an fremdem Vermögen) vergreifen || (yönelme hâliyle) yapışmak, yapışık
kalmak, (başkasının malına) tecavüz etmek; übrig bleiben || arta kalmak eylemeylem
1
yuka gering, wenig, dünn, fein, dürftig || az, narin, yufka, ince, zayıf, yetmeyen; oberflächlich || derin olmayan, yüzeysel adv
yuka bilig oberflächliches Wissen || derin olmayan, yüzeysel bilgi
yuka kadız dünne Rinde (= Zimtrinde) || ince kabuk (= tarçın kabuğu)
yuka yadvı (Zunge) fein und breit || ince ve yassı (dil)
yukak(ı)ya ganz gering, überaus fein, ganz leicht, dünn, ganz klein || çok az, incecik, çok hafif, ince, çok küçük, azıcık
yukak(ı)ya ürt- ganz leicht abdecken || incecik kapatmak
yukarak sehr gering, geringer, sehr dünn, dünner || çok az, daha az, çok ince, daha ince
yuklun- als Rest bleiben || artık olarak kalmak; besudelt sein || kirlenmiş olmak eylemeylem
yuklunčsuz unbehaftet, unbefleckt || lekesiz
yuklunmaksız ohne Besudelung, ohne dass etwas haften bleibt, unbefleckt || kirletmesiz, lekesiz
yukti << Skt. yukti argumentative Begründung || münakaşacı gerekçe; literarisches Genre || edebî tarz (s./bk. Mo. yugdi)
yukug haftend, verschmiert || yapışık, sürülü
yukug türtüg verschmiert2 || sürülü2
yukul- haften (an), festkleben (intr.), befleckt werden || yapışmak, yapışıp kalmak, lekelenmek eylemeylem
yukur- verschmieren || üstüne leke sürmek, sürmek eylemeylem
yukur- türt- verschmieren2 || üstüne leke sürmek2
yukušmaksız nicht (mit Dreck) verschmiert || (pislik ile) lekelemesiz
1
yul Bach, Quelle (auch Äquivalent von Skt. hrada), Fluss, Teich || çay, kaynak, pınar (Skt. hrada’nın da eş değeri), nehir, göl
yul bašı Quelle || pınar
yul ögän Bach2 || çay2
yul sub (r) Quelle || kaynak, pınar
yul suvı Quellwasser || kaynak suyu
yul yulak Bach2, Quelle2 || çay2, kaynak2, pınar2
1
yul- kaufen, abkaufen, zurückkaufen, auslösen, einlösen || almak, satın almak, geri satın almak, kurtarmak, rehinden kurtarmak eylemeylem
yul- al- kaufen2 || almak2, satın almak2
yulup al- auslösen, zurückkaufen || geri satın almak, kurtarmak
1
yula Fackel, Lampe, Laterne, Leuchte (auch
Name eines Göttermädchens) || meşale, lamba, fener, ışık (bir tanrı kızının da adı) (s./bk. Mo. ǰula)
yula özäni Lampendocht || lamba fitili
yula tamtur- eine Lampe entzünden || lamba yakmak
yula yalını Lampenlicht || lamba ışığı
yulak Bach, Quelle, Flüsschen || çay, dere, kaynak, pınar
yulalayu wie eine Fackel || meşale gibi
yulalıg Lampen- || lamba …
yular Halfter || yular
yularlıg mit Halfter || yularlı
yulat Bach || çay, nehir, dere
yuldurgan Distel || deve dikeni
yuldurgan hwası Distelblüte || deve dikeni çiçeği
1
yulgak Handel || ticaret
yulgak iš küč Handel und Dienst2 || ticaret ve hizmet2
2
yulgak Erlöser || kurtarıcı
yulgučı Rückkäufer (in einem Vertrag) || (bir kontratta) geri satın alan
1
yulı- rauben || soymak eylemeylem
yulıg eine Art Steuer || bir vergi çeşidi
yullayu überquellend || dolup taşan
yuullayu bay überquellend reich, reich wie eine Quelle || dolup taşarcasına zengin, bir kaynak kadar zengin
1
yultuz Stern, Sternbild, Mondhaus (Skt. nakṣatra), Planet || yıldız, burç, Ay’ın Dünya’nın çevresinde dolaşırken geçtiği istasyon (Skt. nakṣatra), gezegen
yultuz biltäči sternenkundig || yıldız uzmanı, astrolog
yultuz gr(a)h Stern2, Planet2 || yıldız2, gezegen
yultuz körüm Astrologie (Skt. jyotiṣa) || astroloji (Skt. jyotiṣa)
yultuzlar kuvragı Sternenschar || yıldız topluluğu
yultuzčı Astrologe, Sterndeuter, Sternkundiger || müneccim, astrolog, yıldız falcısı, yıldızları yorumlayan falcı
yultuzlayu wie Sterne || yıldız gibi
yultuzlayu tizilmiš wie Sterne aufgereiht || yıldız gibi dizilmiş
yulug Verkauf, Handel, Handelsgeschäfte || satış, ticaret, ticari işler; Lösegeld || fidye
yulugčı Händler, Verkäufer || satıcı, tüccar
yulun Rückgrat, Wirbelsäule || bel kemiği, omurga
yulun- geraubt werden, fortgenommen werden || çalınmak, alıp götürülmek; treffen, zusammentreffen || karşılaşmak, buluşmak eylemeylem
yuluš Lösegeld || fidye
yum- schließen || kapatmak, kilitlemek eylemeylem
1
yumak Reinigen, Abwaschen, Waschen || temizleme, yıkayarak temizleme, yıkama
yumak(lıg) mit Waschen verbunden || yıkamalı, temizlemeli
yumbur- umwerfen || yıkmak eylemeylem
yumburu yatgur- zu Boden werfen || yere sermek adv
yumgak fest (Substanz) || katı (madde); Kugel, Tumor, Beule || top, küre, tümör, yumru, kabartı; Pille || hap; Knäuel || yumak; Brocken || kırık; Kloß || topak
yumgak ig Tumor || tümör
yumgak taš Steinbrocken || taş kırığı
yumgakla- zu Pillen formen, zu Kügelchen drehen || hap yapmak, yuvarlak biçime koymak, yuvarlaklaştırmak, yumaklamak eylemeylem
yumša- beauftragen || görevlendirmek; zur Verfügung stellen, überantworten || tahsis etmek, teslim etmek eylemeylem
1
yumšak weich (auch Äquivalent von Skt. mṛdu), sanft, gefühlvoll || yumuşak (Skt. mṛdu’nun da eş değeri), halim, sakin, duygulu;
Weichheit, Freundlichkeit || yumuşaklık, nezaket; Feines || ince bir şey; Futter, etwas zu fressen || yem, yemelik bir şey
yumšak bürtüglüg || dokunması yumuşak, dokunuşta yumuşak, yumuşak dokunuşlu
yumšak köŋüllüg sanftmütig || uysal, yumuşak huylu
yumšak oglagu weich und sanft || yumuşak ve halim
yumšak yılın weich2 || yumuşak2
yumšak yımırga weich2 || yumuşak2
yumul ruhig, besonnen || huzurlu, sakin, ağır başlı
yumul- (Auge) sich schließen, geschlossen werden || (göz) kapanmak eylemeylem
yumur- abschätzig behandeln || hor bakmak; zerquetschen || ezmek eylemeylem
*yumurmak abschätzig Behandeln || hor bakma
yumurt- abschätzig behandeln lassen || hor baktırmak eylemeylem
yumurtga Ei (auch eine der möglichen Geburtsarten im Buddh.) || yumurta (aynı zamanda Budizm’de mümkün bir doğum türü); Dunkelheit || karanlık
yumurtganıŋ kasıkı Eierschale || yumurta kabuğu
yumuš Dienst || hizmet
yumuščı assistierend || asiste eden; Bediensteter, Diener, Bote || hizmetkâr, kurye, haberci
yumuščı tetse (im Ritual) assistierender Schüler || (ritüelde) asiste eden öğrenci
yumuzuglug mit Banner, mit Standarte, mit Feldzeichen || bayraklı, sancaklı, flamalı
yumz[a]- Bed. unbekannt || anlamı bilinmiyor eylemeylem
yumzug Banner, Standarte, Feldzeichen || bayrak, sancak, flama
yumzul- sich einhüllen || (bir şeye) sarılmak, bürünmek eylemeylem
yun- sich waschen, sich baden, sich reinigen, sich … spülen || yıkanmak, temizlenmek, arınmak eylemeylem
yunguluk suv Waschwasser || yıkama suyu
yunčı- sich verschlechtern, sich zum Schlechten wandeln, eine schlimme Wendung nehmen || fenalaşmak, kötüleşmek eylemeylem
yunčı- arta- || kötüleşmek ve yok olmak
yunčı- arta- alkın- || kötüleşmek ve yok olmak2
yunčuk Beutel || torba
yunguk Seife || sabun
yunmak Sich-Waschen || temizlenme, yıkanma
yunt Pferd || at, beygir; Name eines zyklischen Jahres || dönemsel bir yıl adı; Name eines zyklischen Tages || dönemsel bir günün adı
yunt sürügi Pferdeherde || at sürüsü
yuntak Pferdeapfel || at gübresi
yuntčı Pferdezüchter, Pferdehirte (auch Äquivalent von Sogd. ʾspz-ʾnk) || at yetiştiricisi, at çobanı (Sogd. ʾspz-ʾnk’ın da eş değeri)
yuntug (tib) Bed. unklar || manası belirsiz
yuntur- reinigen, abwaschen || arıtmak, temizlemek, yıkayarak temizlemek eylemeylem
yuntur- sugundur- reinigen und Waschungen machen lassen || arıtmak ve banyo yaptırmak
yuŋ Gefieder || tüyler; Wolle || yün (s./bk. Mo. ungγasu(n))
yuŋ äŋir- Wolle spinnen || yün eğirmek
yuŋ topık Wollknäuel || yün yumağı
yuŋla- (Basis yuŋ° < Chin. ⭘ yong, Spätmittelchin. jywŋˋ + -la-) verbrauchen, konsumieren,
essen, gebrauchen, aufwenden || tüketmek, yemek, kullanmak, harcamak eylemeylem
yuŋla- yügärü kıl- gebrauchen und vergegenwärtigen || kullanmak ve göz önünde canlandırmak eylemeylem
yuŋlag Ausgabe, Verbrauch, Gebrauch || masraf, tüketim, kullanılış
yuŋlaglık zum Verbrauch bestimmt, zur Zirkulation, zur Konsumption || kullanılacak, harcanacak olan, kullanıma uygun
yup Reduplikationssilbe || pekiştirme hecesi
yup yumšak sehr weich || pek yumuşak, yupyumuşa
yupa wilde Zwiebel || yabani soğan (→ yava
yupan- nicht beachten || (bir şeye) gözünü yummak; sich verbergen, sich verstecken || gizlenmek, saklanmak eylemeylem
yupat- (mit einem Reflexivpronomen) sich verbergen || (dönüşlü zamir ile birlikte) gizlenmek eylemeylem
yupi < Chin. 佈∈ yu pi (Spätmittelchin. jyă pɦji) Bed. unklar || manası belirsiz
yurč ~ yorč Schwager, der jüngere Bruder der Ehefrau || kayınbirader, eşin erkek kardeşi
yurčkula- ~ yurčgula- Bed. unbekannt || anlamı bilinmiyor eylemeylem
yurt Jurte || yurt; Heimat, Heimstatt, Wohnstätte, Behausung || yurt, vatan, mesken, konut, ikametgâh; Land || ülke; Ort || yer, mekân
yurt oron Heimstatt2 || mesken2, konut2
yurt turug Heimstatt2 || mesken2, konut2
yuš- (unsichere Lesung) || (belirsiz okuma) eylemeylem
yušo (m) Jesus || İsa
yut plötzlicher heftiger Kälteeinbruch (mit anschließendem Viehsterben) || (hayvanların
ölümüyle birleşen) ani ve kuvvetli bir şekilde hava sıcaklığının sıfırın altına düşmesi (s./bk. Mo. ǰud)
yutik << Skt. yūthikā Jasmin (Jasminum auriculatum) || yasemin (Jasminum auriculatum) (s./bk. Mo. yutika)
yutuz Ehefrau || hanım, eş, evli kadın; Konkubine || cariye; Frau || kadın
yutuzluk als Ehefrau || hanım olarak, eş olarak
yutuzluk al(ı)n- als Ehefrau nehmen || hanım olarak almak eylemeylem
yuulluk Ort mit Bächen || akarsuların olduğu yer
1
yuv- rollen || yuvarlamak eylemeylem
yuvgad- feindselig werden || husumet göstermek eylemeylem
yuvgad- yagıd- feindselig werden2 || husumet göstermek2
[y]uvgala- sich ungesittet betragen || ahlak ve edebe aykırı olarak muamelede bulunmak eylemeylem
[y]uvgala- yagıd- sich ungesittet betragen und feindselig werden || ahlak ve edebe aykırı olarak muamelede bulunmak ve husumet göstermek
1
yuvul- rollen, herabkullern || yuvarlamak eylemeylem
yuvulu ak- herabfließen, strömen || akmak adv
yuy kuš Pfau || tavus kuşu
uy kuš kısılı Pfauen-Schlucht (= n. loc.) || tavus kuşu dağ geçidi (= bir yer adı)
yuy kuš yaŋlıg pfauengleich || tavus kuşuna benzer adv
yuyul- bereinigt werden || kaldırılmak, arındırılmak eylemeylem
yuyul- öčül- bereinigt und ausgelöscht werden || kaldırılmak ve söndürülmek
1
yüd- aufladen, tragen, transportieren || yüklemek, taşımak, nakletmek eylemeylem
yüd- kötür- aufladen und aufheben || yüklemek ve kaldırmak
yüdüp tašu- aufladen und transportieren || yüklemek ve taşımak
yüdmäk Aufladen || yükleme
yüdtür- aufladen lassen || yükletmek eylemeylem
yüdün- beladen || yüklenmek eylemeylem
yüdür- aufladen, beladen || yüklemek
yüdürtsüz ohne Unterschied || farksız
yüdürüglüg mit … Ladungen || … yüklemeli 1
1
yüg Federn || tüy
2
yüg Menge, Ansammlung || topluluk, kalabalık
üg terin toy kuvrag Menge4, Ansammlung4 || topluluk4, kalabalık4
1
yügärü gegenwärtig, offenbar, anwesend, unmittelbar, augenscheinlich, vor Augen (auch
Äquivalent von Skt. pratyakṣam) || hazır, şimdiki, halen, belirgin, mevcut, aracısız, bariz, göz önünde (Skt. pratyakṣam’ın da eş değeri adv
yügärü bol- || peyda olmak, belirmek, göz önünde bulundurmak, kendini göstermek || göz önüne getirmek; || (hisler) uyanmak; realisieren || kavramak eylemeylem
yügärü bolmak Entstehung || oluşma, oluşum, teşekkül
yügärü kıl- || ortaya koymak, meydana çıkarmak, izhar etmek, meydana vurmak, canlandırmak eylemeylem
yügärü kör- sich etwas vergegenwärtigen || bir şeyi göz önüne getirmek
yügärü közünür üdki zur gegenwärtigen2 Zeit gehörig || şimdiki2 zamana ait
yügärü tur- offenbar werden || belirmek
yügärü uk- unmittelbar verstehen || dolaysız anlamak direkt adv
yügärüki gegenwärtig, anwesend, jetzig || mevcut, hazır, hâlihazırdaki, şimdiki
yügärüki közünügmä gegenwärtig2, anwesend2 || mevcut2, hazır2
yüglüg mit Federn, mit Gefieder, gefiedert || tüylü
yügmäk reichlich || bol; Ladung, Haufen, Anhäufung (auch Äquivalent von Skt. rāśi), Aggregat (Skt. skandha) || yük, küme, yığın,
toplama (Skt. rāśi’nin de eş değeri), katışmaç, toplam (Skt. skandha); Schar || küme, kalabalık; Entität || varlık
ügmäk ügmäk Scharen2 || küme2, kalabalık2
yügmäktäki im Aggregat (Skt. skandha) befindlich || takımdaki, katışmaçtaki (Skt. skandha
yügön Zaumzeug, Trense || at başlığı, yular
yügön kekinč ) || at başlığı cevabı (mecazi)
yügönlüg mit Zaumzeug || at başlıklı
yügrök schnell, rasch, flink || hızlı, çabuk, çevik, atik
yügrök at Rennpferd || yarış atı
yügrök yaŋa Rennelefant || yarış fili
yügsäk hoch, erhaben || yüksek, yüce
yügür- laufen, schnell laufen, rennen || koşmak; gehen || yürümek, gitmek; wirken || tesir
etmek; aktiv sein || aktif olmak, etkin olmak;
sich vorwärts bewegen || ileriye hareket etmek; umherlaufen || sağa sola koşuşturmak; fliehen || kaçmak; fließen || akmak eylemeylem
yügür- ak- schnell fließen (Wasser) || (su) hızlı akmak
yügür- kač- laufen2, fliehen2 || koşmak2, kaçmak2; umherlaufen2 || sağa sola koşuşturmak2
yügürü bar- laufen, fortlaufen || koşmak, kaçmak adv
yügürgän Kurier || kurye, haberci
yügürmäk Laufen, Marschieren, Fliehen || koşma, yürüme, kaçma
yügürt- laufen lassen || koşturmak, yürütmek; (Geist) schweifen lassen || (ruh) dolaştırmak; verbreiten || yaymak eylemeylem
yügürügmä laufend || yürüyen
yügürüš- gemeinsam laufen || hep beraber koşmak, koşuşmak, yola koyulmak eylemeylem
yügürüšü bar- sich gemeinsam auf den Weg machen || hep beraber koşup gitmek, yola koyulmak
1
yük Last, Bürde (auch Äquivalent von Skt. bhāra) || yük (Skt. bhāra’nın da eş değeri); Ladung || paket
yük yüdmiš at Pferd, auf das man Lasten geladen hat || yük yüklenmiş at
1
yük- ohnmächtig niederfallen, ohnmächtig werden || bayılmak eylemeylem
1
yüklüg mit Last || yüklü
yükül- ragen || yükselmek, daha yüksek olmak eylemeylem
yükün- sich verneigen, sich verbeugen, verehren || eğilmek, reverans yapmak, hürmet etmek eylemeylem
yükünü körünčlä- (heilige Orte) in Verehrung besichtigen || (kutsal yerleri) saygıyla ziyaret etmek adv
yükünč Verehrung, Verneigung, Verehrungsgedicht, Prolog || saygı, hürmet, eğilme, saygı şiiri, prolog, ön deyiş
yükünč alkıš Verehrung und Lobpreis || saygı ve övgü
yükünč yükün- sich verneigen || eğilmek
yüküngülük Verehrungswürdiger || saygıdeğer
yüküngülüklär ulušı Land der Verehrungswürdigen || saygıdeğerler ülkesi
yükünmä Verneigung, Verehrung || eğilme, saygı, saygı gösterme
yükünmäk Sichverneigen, Verneigung, Verehrung || eğilme, saygı, saygı gösterme
yükünmäk ayanmak Verehrung und Verehrtwerden || saygı ve sayılma, saygı gösterme ve saygı gösterilme
yükünmäk äŋitmäk Verneigung2 || eğilme2
yüküntür- zur Verbeugung veranlassen, verehren lassen || hürmet ettirmek eylemeylem
yüküntürül- verehrt werden || saygı gösterilmiş olmak, saygı gösterilmek, ağırlatılmış olmak eylemeylem
yüli- rasieren, scheren || tıraş etmek eylemeylem
yüligü Rasiermesser || ustura, tıraş bıçağı
yülit- veranlassen zu rasieren, scheren lassen, (sich Haar oder Bart) scheren || tıraş ettirmek, (saç veya sakalını) kesmek eylemeylem
yülüg gegenüber, zugewandt || karşı, (… -ya) dönük; vereinigt, vereint || birleşik, birleşmiş adv
yülüg bol- zugewandt sein, (mit Dat.) begegnen, treffen (auf) || (yönelme hâliyle) dönük olmak, rastlamak, rast gelmek, tesadüf etmek eylemeylem
yülüg utru tur- (sich) gegenüber2 von … aufstellen || … -nın karşısına2 geçmek adv eylemeylem
yümčiklä- blinzeln || göz kırpmak eylemeylem
yümčiksiz ohne Blinzeln || göz kırpmasız
yümčiksizin (adv.) ohne zu blinzeln || gözü kırpmadan
yümüglüg (Auge) geschlossen (?) || (göz) yumulu, kapalı (?)
yüntüš- sich streiten || kavga etmek eylemeylem
yüntüšü okıš- sich streitend schreien || kavga ederek bağrışmak adv
yüntüt- verletzt werden || yaralanmak eylemeylem
yüntüt- tutat- verletzt und verachtet werden || yaralanmak ve hor görülmek
yüp Reduplikationssilbe || pekiştirme hecesi
yüp yürüŋ schneeweiß, perlweiß || bembeyaz
1
yüräk Herz, Mut, Herz- || yürek, kalp, cesaret, kalp … (s./bk. Mo. ǰirüken)
yüräk poo Mut und Lebenskraft || cesaret ve hayat kuvveti
yüräklig tetimlig mutig2, tapfer2 || cesaretli2, cesur2, yürekli2
yürkäy ~ yürgäy eine Grasart (Äquivalent von Skt. dūrvā = Cynodon panicum, Linn. Pers. oder
Panicum dactylon, Linn.) || bir ot türü (Skt. dūrvā’nın eş değeri = Cynodon panicum, Linn. Pers. veya Panicum dactylon, Linn.)
1
yürüŋ weiß, hell || beyaz, ak, aydın; Weiß,
Weißes (Sperma = männliche Zeugungssubstanz) || beyaz şey (sperm, döl = erkeklerin üreme özü)
ürüŋ (ä)sri erk(ä)k buzagu (r) weiß geflecktes männliches Kalb || beyaz benekli erkek dana
yürüŋ bil || Mucize ağaç, Moringa ağacı = Skt. śigru eş değeri (Moringa oleifera, Lam.)
yürüŋ böri weißer Wolf (ein Stern = Glückszeichen) || beyaz kurt
yürüŋ ešigirdi weißer Brokat || beyaz brokar
yürüŋ haitse weißes Papier || beyaz kâğıt
yürüŋ karak das Weiße im Auge || gözün akı, göz akı
yürüŋ kars weißer Wollstoff || beyaz aba
yürüŋ kovuk kurug die weiße Leerheit2 || beyaz boşluk2
yürüŋ küši weißer Weihrauch, weißes Räucherwerk, Olibanum || beyaz buhur, beyaz tütsü
yürüŋ mirč weißer Pfeffer || beyaz biber
yürüŋ öŋlüg tigle der weiße Tropfen (Sperma) || beyaz damla (sperm, meni)
yürüŋ sıta weiße Koralle || beyaz mercan
yürüŋ tigle der weiße Tropfen (Sperma) || beyaz damla (sperm, meni)
yürüŋ tuprak weißer Putz, weiße Grundierung || beyaz sıva, beyaz astar
yürüŋ ud tartar kaŋlı || beyaz boğanın çektiği taşıt
yürüŋädtür- weiß werden lassen || beyazlatmak eylemeylem
yürüŋär- weiß werden, (Haar) grau werden || beyazlamak, (saç) kırlaşmak, ağarmak eylemeylem
yürüŋärt- weiß werden lassen || beyazlatmak eylemeylem
yürüŋgil weißlich || beyazımsı ekekekekek
yürüŋil sarıg weißlich gelb || beyazımsı sarı
yütdäki im Loch befindlich || delikteki
yüülügin (adv.) … zugewandt || (… -ya) dönük 1 adv
yüüzläntür- sich wenden lassen, veranlassen sich zu wenden || döndürmek eylemeylem
yüüzlügin (adv.) … zugewandt || (… -ya) dönük
1
yüz hundert || yüz; Hundertschaft || yüz kişilik birlik; Einheit von hundert Haushalten || yüz hanenin birliği
yüz artok tümän mehr als eine Million || bir milyondan daha fazla
yüz čık ediz hundert Fuß hoch || yüz ayak yüksekliğinde
yüz kata hundert Mal || yüz kere
yüz öŋi baglıg mit hundert verschiedenen Familiennamen || yüz farklı soyadlı
yüz padaklıg arvıš Zauberformel von hundert Versen || yüz mısralı büyü formülü
yüz tümän hundert mal zehntausend || bir milyon
yüz yašlag mit einer Lebensdauer von hundert Jahren || yüz yaşlı
2
yüz gegenwärtig, präsent, vorhanden, vor
Augen stehend || hazır bulunan, mevcut, var
olan; Gesicht || yüz, surat, sima; Ansehen,
Prestige || saygınlık, prestij; Miene || çehre;
Oberfläche, Fläche || yüzey, yüz ölçümü; Vorderseite || ön taraf, ön yüz; Glied, Körperteil ||
uzuv; Seite || taraf, yüz; (beim Fuß) Rücken || ayağın üst kısmı; Gegenwart, Anwesenheit || mevcudiyet (→ 2 üz, yüüz)
yüüz yügärü är- vorhanden2 sein, präsent2 sein || mevcut2 olmak, var2 olmak eylemeylem
yüüz yügärü bolmak Sich-Manifestieren || kendini gösterme
yüüz yügärü kıl- offenbaren, hervorbringen,
zum Vorschein bringen || (gizli bir şey) açığa çıkarmak, açığa vurmak, ortaya koymak, meydana çıkarmak eylemeylem
yüüz yügärü üd gegenwärtige2 Zeit || şimdiki2 zaman
yüüzin sor bušrı kıl- || yüzünü çarpıtmak ve öfkeli olmak, yüzünü çarpıtmak2 eylemeylem
yüz kırtıš Gesicht2 || yüz2
yüz mäŋiz Gesicht2 || yüz2
yüz ürgärü (= yügärü) bil- (br) erkennen (Äquivalent von Skt. prativid-) || tanımak eylemeylem
yüz yügärü bol- sich manifestieren || kendini göstermek eylemeylem
yüz yüzägü Glieder2, Körperteile2, Gliedmaßen2 || uzuv2, organ2, ekstremiteler2, kol ve bacaklar
yüz yüzägü bogunlar Glieder2 und Gelenke || uzuv2 ve eklemler
yüz yüzgärü von Angesicht zu Angesicht || yüz yüze
yüzgärü utru kolulamak || göz önüne getirme, hatırına getirme adv eylemeylem
2
yüz- schießen || atış yapmak eylemeylem
yüzägü Gliedmaßen, Glied, Körperteil || uzuv, organ, vücudun bölümü
yüzit- (Schiff) segeln lassen || (gemi) yüzdürmek eylemeylem
yüzlän- das Gesicht (zu)wenden, sich … zuwenden || yüz çevirmek, … yönelmek eylemeylem
yüzlüg mit Gesicht, mit dem Gesicht nach …,
Gesichts-, mit einer … Miene || yüzlü, yüz …, …
çehreli; berühmt, mit Ansehen, vornehm,
angesehen || ünlü, kibar, itibarlı; Vornehmer, Angesehener, Notabler || kibar kişi, itibarlı kişi, seçkin kişi
yüzlük Hundertschaft || yüzlük
yüzsüz gesichtslos, ohne Ansehen || yüzsüz, şöhretsiz
Z Harfiyle Başlayan Kelimeler
zene ~ z(e)ne < Sogd. zynʾy Pfand, anvertrautes Gut, Depositum || teminat, rehin,
emanet, depozito (s./bk. Parth. zēnī, Baktr. zīnī, TochA/B senik)
zıgčı (Basiswort zıg < Frühneupers. zih) Seiler || halatçı, ipçi
zımıg < Sogd. zmyx Quecksilber || cıva
sımıg ot Quecksilber || cıva
zira < Neupers. zire Kümmel || kimyon (vgl./krş. Sogd. zyrʾkk)
zmuran << Gr. σμύρνα Myrrhe, Myrrhenharz || mürsafi, mür
ž(a)mnu < Sogd. žmnw Zeit || zaman
ženla- (Basiswort žen° < Chin. ⻮ nian; Spätmittelchin. nrianˊ + -la-) zerquetschen, zerstampfen || sıkıştırmak, ezmek, havanda dövmek eylemeylem
žilu < Chin. (?) eine Art Steuer || bir vergi çeşidi
žočo < Chin. (°čo < Chin. и zhang; Spätmittelchin. trɦiaŋˋ) Sitzmatte || oturmaya yarayan minder
žuhš(a)ke < Sogd. žwxšqy (Nom. Sg.) (m) Schüler || öğrenci
žuk < Chin. 㽕 ru (Spätmittelchin. rywk) Matratze, Bettzeug, Bettwäsche, Kissen, Polster || şilte, döşek, yatak takımı, minder, yastık (→ 2 šuk
šuk sunčuk Matratze und Matte || şilte ve hasır
žün < Chin. 䮿 run (Spätmittelchin. rynˋ) Schaltmonat || takvime eklenen ay, artık ay
žün ay Schaltmonat || takvime eklenen ay, artık ay
žünkim < Chin. ㎘䥖 rong jin (Spätmittelchin. riwŋ kimˊ) Brokat, Brokat- || brokar, sırma kumaş, diba kumaş, brokar … (s./bk. MSogd. zwynk)
šunkim ton Brokatkleid || brokar elbise
žünkim bädizlig mit Brokatstickerei verziert || brokar süslü
žünkim kärig Brokatbespannung || brokar örtü
žünkim yaltrıklıg glänzend wie Brokat || diba kumaş gibi parlak
Bir Cevap Yazın