Eski Uygurcanın Kelimeleri, y-z

Y Harfiyle Başlayan Kelimeler

ya ärišlig bogenförmig, wie ein Bogen geformt || yay şekilli, yay gibi

y-a kur- den Bogen spannen || yayı germek
y-a tart- den Bogen spannen || yayı germek
yasın yas- seinen Bogen loslassen || yayını bırakmak eylemeylem

y-a ~ ya Interjektion || ünlem 3

1
yaba (Boden) heiß || (toprak, yer) sıcak, kızgın

yad- ausbreiten, verbreiten, auslegen, (Schirm) aufspannen, (Hände) ausstrecken || yaymak, sermek, döşemek, (güneşlik) gererek açmak,
(eller) germek, uzanmak; zeigen, offenbaren, emanieren || göstermek, ortaya koymak, izhar
etmek, sudur etmek; (Wasser) sprengen || (su) serpmek; (Reuse) auslegen || (balık tutma sepeti) yaymak eylemeylem

yada ausführlich || ayrıntılı adv

yada- < Mo. ǰada- schwach sein, geschwächt sein || zayıf olmak, zayıflamış olmak, zayıflamak; nicht können || yapamamak eylemeylem

yadag zu Fuß || yayan, yürüyerek

yadagın (adv.) zu Fuß || yayan, yürüyerek
yadagın yorı- zu Fuß gehen || yürüyerek gitmek adv

yadčı ein religiöser Spezialist, der mittels des Regensteins Regen macht || yağmur taşıyla yağmur yağdıran dinî mütehassıs

yaddačı Interpret || tefsirci

yadgın weitherzig || hoşgörülü, anlayışlı; verzweigt (Wasserlauf), überfließend || dallanıp budaklanmış, yerinden taşan (akarsu)

yadgu Verbreitenkönnen || yayabilme

yadgur- gelangen lassen || ulaştırmak eylemeylem

yadıglıg ausgebreitet || yaygın
yadıglıg töltäglig ausgebreitet2 || yaygın2

1
yadıl- ~ y(a)dıl- sich ausbreiten, sich verteilen, ausschwärmen, sich erstrecken, sich verbreiten, ausgebreitet werden || yayılmak,
dağılmak, gezmeye çıkmak, uzanmak; angelegt sein || tesis edilmiş olmak eylemeylem
yadal- täg- || yayılmak ve (bir şeye) ulaşmak
yadıl- asıl- sich ausbreiten und zunehmen || yayılmak ve artmak

yadılguluk kıl- veranlassen, dass … sich verbreiten kann || … yayılabilmesini sağlamak ???????????????

yadılu käl- sich ausbreiten || yayılmak adv
yadılu ün- sich ausbreiten || yayılmak

yadılmaklıg mit Ausbreitung || yayılmalı; Verbreitung-, Propagierung- || yayılma …, yaymaya çalışma …

yadın- offen darlegen || itiraf etmek, açıkça söylemek, ifade etmek eylemeylem

yadmaklıg mit Verbreiten, mit Erklären (der Lehre) || yaymalı, (öğreti) açıklamalı

y(a)dr(a)t- (r) sich niederlegen lassen || yere uzandırmak eylemeylem

yadtur- ausbreiten, verkünden, verbreiten || yaymak, yayarak duyurmak eylemeylem

yadvı flach, flächig, ausgebreitet, breit || düz, yassı, yaygın, geniş ekekekekekekekekek ?????????
yadvı yuka breit und fein || yassı ve ince

yadvısınča (adv.) der Breite nach || genişliğince, genişliğe göre adv
yadvısınča tikvisinčä || genişliğince ve yüksekliğince, genişliğine ve yüksekliğine göre

yadyasuvami << Skt. yajñasvāmin Opferherr || kurban sahibi

yag Öl, Fett, Butter, Ghee (auch Äquivalent
von Skt. ghṛta, sneha) || yağ, tereyağı, saf yağ, sade yağ (Skt. ghṛta, sneha’nın da eş değeri); Salbe || merhem
yag yakrı Fett2 || yağ2

yag- ~ y(a)g- regnen, herabregnen || (yağmur) yağmak eylemeylem
yag- kudul- herabregnen2 || (yağmur) yağmak2

yaga- opfern || kurban etmek eylemeylem

yagak ~ y(a)g(a)k Nuss, Walnuss, aus Nussbaumholz gefertigt || ceviz, ceviz ağacından üretilmiş (s./bk. Mo. ǰi’aq)
y(a)g(a)k ıg(a)č (r) Nussbaum, Walnussbaum || ceviz ağacı
yagak kapakı Nussschale || ceviz kabuğu

yagamak Opfern, Opferung || kurban verme

yagčı Verkäufer von Butter bzw. Öl || yağcı 2

yagčırga wie Öl glänzend || yağ gibi parlak
yagčırga kızıl öŋlüg wie Öl rotfarbig || yağ gibi kızıl renkli

1
yagı ~ y(a)gı Feind || düşman; feindselig, feindlich || düşmanca, düşman
yagı böri bars irbič || düşman, kurt, kaplan ve kar leoparı
yagı yavlak ~ y(a)vlak Feind2 || düşman2
y(a)gıg s(a)nč- (r) den Feind besiegen || düşmanı yenmek eylemeylem

yagılı bazlı Feind und Freund || düşman ve dost

yagıčı streitbare Person || kavgacı kişi; streitbar || kavgacı
yagıčı köŋül Streitsucht || dalaşkanlık, kavgacılık

yagıd- feindselig werden || düşman olmak eylemeylem ekekekekek

yagıla- sich feindlich verhalten || düşmanca davranmak; kämpfen || savaşmak, dövüşmek eylemeylem

yagılamak Feindschaft, feindseliges Verhalten || düşmanlık, düşmanca davranış

yagılaš- einander feind sein, sich gegeneinander feindlich betragen || birbirine düşman olmak, birbirine düşmanca davranmak eylemeylem
yagılaš- edäriš- einander feind sein und sich gegenseitig verfolgen || birbirine düşmanca davranmak ve birbirini takip etmek

yagılıg mit Feinden, Feinde habend, feindlich || düşmanlı, düşmanca

yagıš Opfer, Libation || kurban, içki dağıtımı, libasyon; Opfertier || kurbanlık hayvan; Räucherwerk || tütsü araçları

yagıš elt- ein Opfer darbringen || kurban etmek eylemeylem
yagıš kıl- opfern || kurban etmek

yagıš sačıg Opfer2, Libations- und Streuopfer || kurban2, libasyon ve serpilen bağış
yagıš sačıg kıl- ein Opfer2 darbringen || kurban2 etmek eylemeylem

yagıš turgur- ein Opfer darbringen || kurban etmek eylemeylem

yagıš yaga- opfern || kurban etmek eylemeylem

yagıš yagaguluk ünlüg || kurbana layık sesli yagaguluk???????????

1
yagıšlıg Opfer-, Libations- || kurban …, içki dağıtımı …; mit Opfertieren || kurbanlık hayvanlı

yagıšlık Opferplatz || kurban yeri
yagıšlık täŋrilik et- ) || bir kurban yeri veya tapınak inşa etmek (bir Gāḍha suçu)

yagıt- regnen lassen || yağdırmak eylemeylem
yagıtmak Regnenlassen || yağdırma

yagız braun || kahverengi; Erde (auch Äquivalent von Skt. vasumatī) || dünya, toprak, yer (Skt. vasumatī’nin de eş değeri)
yagız yer Erde, Welt || toprak, yer, dünya; Kulturland || işlenmiş arazi

1
yaglıg freundlich, sanft || dostça, sevimli, uysal; gefühlvoll || duygulu; schmeichlerisch || yaltakçı; fruchtbar || verimli, bereketli
yaglıg köŋüllüg Freundlichkeits- || dostluk …
yaglıg yumšak sanft2, freundlich2, gefühlvoll2 (Äquivalent von Skt. ādrārdra) || uysal2

2
yaglıg ~ yagl(ı)g ~ y(a)gl(ı)g fett, saftig, ölig (auch Äquivalent von Skt. snigdha), mit Öl, mit Fett, mit Butter, Butter- || yağlı (Skt. snigdha’nın da eş değeri), tereyağlı, tereyağı …
y(a)gl(ı)g k(a)mıč (r) fettige Schöpfkelle || yağlı kepçe

yaglık Tuch || bez 1

yagmak Regnen || yağmur yağma

1
yagmur Regen || yağmur
yagmur kıl- Regen machen || yağmur yapmak eylemeylem

yagmurlayu wie Regen || yağmur gibi

y(a)grı- (r) gereizt sein || sinirli olmak eylemeylem

yagtur- regnen lassen || yağdırmak eylemeylem

yagu- sich nähern, nah sein || yaklaşmak eylemeylem

yaguk nah || yakın yağu- + k yakın ya + instr ???
yaguk bar- herantreten, sich nähern || yakına gelmek, yaklaşmak
yaguk täg- sich nähern || yaklaşmak

yagur- sich nähern || yaklaşmak eylemeylem
yaguru nah || yakın; gerade erst || daha demin,

yaguru nah || yakın; gerade erst || daha demin, yeni adv
yaguru käl- sich nähern || yaklaşmak
yaguru yakın nah2 || yakın2

yaguruk(ı)ya ~ yag(u)ruk(ı)ya eben gerade, kürzlich || henüz, şimdi, geçenlerde

yagut- annähern, nahekommen lassen || yaklaştırmak eylemeylem

yahšın- bestickt sein || işlemeli olmak; (ein Gewand, Panzer usw.) tragen, gehüllt sein (in),
sich (ein Gewand) über die Schultern werfen ||
(bir elbise, zırh vb.) giymek, (içinde) örtünmüş olmak, (bir elbise) omuzların üzerine atılmak eylemeylem

yahšıngu Manschette || manşet, kolluk

yahšınmak Verzierung || süsleme, süs 1

1
yak- brennen || yakmak eylemeylem

2
yak- haften || yapışmak, yapışık kalmak; heften, legen, auflegen, applizieren || iliştirmek, tutturmak, koymak, üstüne koymak, uygu-
lamak; verkleiden, verzieren || donatmak, süslemek; sich kümmern || ilgilenmek, önemsemek; befrieden || barış sağlamak eylemeylem
yak- yapšın- haften2 || yapışmak2, yapışık kalmak2

3
yak- nahe sein, sich nähern || yaklaşmak, yakınlaşmak; passen || uymak, uygun olmak eylemeylem

1
yaka Kragen || yaka; Rand, Grenze || kenar, sınır; Autorität || otorite

2
yaka Reduplikation || pekiştirme
yaka yalŋuzın (adv.) ganz allein || yapayalnız, tek başına adv
yaka yaluŋuz ganz allein || yapayalnız

3
yaka Pacht, Pachtzahlung, Pachtzins || kira, kira bedeli, kira faizi
yakaka tut- gegen Pachtzins erhalten || kira bedeli almak eylemeylem

yakag Eilfertigkeit, Bereitschaft || çabukluk, hazırlık

yakalıg ~ yakal(ı)g mit Kragen || yakalı; mit Autorität || otoriteli

yakalık für den Kragen geeignet || yaka için uygun, yakalık

yakar- flehen || yalvarmak, yalvarıp yakarmak eylemeylem

yakčır- aufsteigen, auffliegen || yükselmek, havalanıp uçmak eylemeylem

yakčırt- wecken, wachrütteln || uyandırmak, ayıltmak; betroffen sein || uğramak, maruz kalmak eylemeylem

yakıl- angenähert werden (?) || yaklaştırılmak (?) eylemeylem

yakılt- herbeibringen (?) || getirmek (?) eylemeylem

yakın nah, nah bei, nahestehend, vertraut || yakın, pek yakınlarda, içli dışlı, alışık, yatkın, vakıf; Nähe, Nachbarschaft || yakınlık, komşuluk
yakın bar- sich nähern, näher treten (auch Äquivalent von Skt. upasaṃkram-, abhi-i-,
abhyupa-i- und upa-yā-) || yaklaşmak, yakınlaşmak (Skt. upasaṃkram-, abhi-i-, abhyupa-i- ve upa-yā-’nın da eş değeri)
yakın barmak Annäherung || yaklaşma
yakın el ein benachbartes Land || yakın bir ülke, komşu ülke

yakın täg- nahe kommen || yakınına gelmek, yaklaşmak

yakın tägirmisig in der näheren Umgebung || yakınlarda

yakın yaguk nah2, nahestehend2 || yakın2, içli dışlı2

yakın yaguk yölän- heran2treten, sich nähern2 || yaklaşmak2 eylemeylem

yakındakı in der Nähe befindlich || yakındaki

yakınkı nahestehend, benachbart, in der Nähe befindlich, nähere(r, -s) || yakın, bitişik, komşu, yakındaki

yakıšmak Zusammenkommen || birleşme

yakmak Sichkümmern (?) || ilgilenme (?)

yakrı Fett || yağ
yakrı ašlıg Fett-Fresser (eine Dämonenklasse) || yağ yiyen (bir şeytan sınıfı)

yakša < Skt. yakṣa Dämon, ein Zwischenwesen
|| şeytan, bir ara varlık (s./bk. Khotansak. yakṣa-, Mo. yagša, yakš-a) (→ yakše)

1
yakšı < Chin. 䪠ॉ yao shi (Spätmittelchin. jiak ʂɦi) Schloss, Schlüssel || kilit, anahtar

2
yakšı gut || iyi, güzel

1
yakšıčı Schließer, Schlüsselbewahrer, Schlosser || muhafız, anahtar koruyucusu, tornacı, çilingir

yaktur- drucken, drucken lassen, abziehen
(eines Drucks auf Papier), auf Druckplatten
schneiden lassen, auf Druckstöcke eingravieren lassen || basmak, bastırmak, (baskıyı
kâğıda) çıkarmak, baskı kütüğünü oydurmak, baskı kalıbına yazı oydurmak eylemeylem

yaku Regenmantel || yağmurluk (s./bk. Mo. daqu)

yal- brennen || yanmak; strahlend lächeln || ışıl ışıl gülümsemek eylemeylem
yalar oot brennendes Feuer || yanan ateş

yala ~ y(a)la Verdächtigung, Gerücht, falsche Anschuldigung, Verleumdung || suçlama, isnat, iftira, söylenti (s./bk. Mo. yal-a)
yala kod- (j-n) verleumden, Verleumdungen in die Welt setzen || (birine) iftira atmak, iftiralar çıkarmak eylemeylem
yala ur- ein Gerücht in die Welt setzen || söylenti çıkarmak eylemeylem

yalala- verdächtigen, fälschlich anklagen || itham etmek, yanlış yere suçlamak, söylenti çıkarmak (s./bk. Mo. yalala-) eylemeylem

yalalıg verleumderisch, Verleumdungs- || yalan, iftira …
yalalıg oot Verleumdungs-Feuer (Metapher) || iftira ateşi (mecaz)
yalalıg savlar verleumderische Worte || iftira sözleri, yalan sözler

1
yalavač Bote, Herold, Gesandter, Staatskurier || haberci, ulak, kurye, elçi; (m) Prophet || peygamber

yalbarınčıg flehentlich || yalvarıcı

yalčıt- zufrieden sein, Gefallen finden (an) || hoşnut olmak, hoşlanmak eylemeylem

y(a)ld(a)dt-mešiha < Syr. yāldaθ d-mašīḥā (c)
Messias-Gebärerin, Christusgebärerin (= Maria) || Mesih doğuran, İsa doğuran (= Meryem)

yalga- ~ y(a)lg(a)- liebkosen, lecken || okşamak, yalamak eylemeylem

*yalgagu tuz Lecksalz (auch Äquivalent von Skt. lavaṇa) || yalama tuzu

yalgan lügnerisch, verlogen, listenreich, schmeichlerisch || yalancı, kurnaz, cin gibi, yaltakçı, yılışkan; Täuschung, Lüge || yanılgı, aldanma, yalan
yalgan igid savlıg mit lügnerischen2 Worten || yalan2 sözlü

yalgan- (Lippen, Lefzen) lecken || (dudak) yalamak (→ yalvan-) eylemeylem

yalgantur- schmeicheln, betören, becircen ||
iltifat etmek, gönlünü okşamak, kandırmak;
(über seine wahre Absicht) hinwegtäuschen || (gerçek niyetini) göstermemek; lecken lassen || yalatmak eylemeylem

yalgat- lecken lassen || yalatmak eylemeylem

yalıg Mähne || yele (→ 2

2
y-a-lıg ~ ya(lıg) Bogen- || yay …
y-a mingülüg kiši berittener Bogenschütze || atlı okçu
y-a-lıg ädräm Bogenkunst || yay sanatı

3
yalıg Sattelknauf || eyer ön kaşı

y(a)l(ı)m (r) steil, schroff || dik, sarp, yalçın
y(a)l(ı)m k(a)y(a) ~ y(a)l(ı)m k(a)ya (r) schroffer Fels || yalçın kaya, sarp kaya

1
yalın Majestät, Glanz, Flamme, Leuchten ||
haşmet, parlaklık, alev, parıltı; Würde || onur; Prosperität || refah, bolluk

1
yalın- entblößen || soymak eylemeylem

yalına- ~ yal(ı)na- strahlen, funkeln, aufflammen, auflodern, glänzen || parlamak, parıldamak, tutuşturmak, alevlenmek, ışıldamak eylemeylem
yalına- yaltrı- strahlen2 || parlamak2
yalınayu turur flammend || alev alev, parlayan adv

yalınamak Strahlen || ışın yayma, parlama, parıltı

yalınat- flammen lassen, aufflammen lassen || parlatmak, alevlendirmek eylemeylem

yalınatmaklıg mit Flammenlassen, Flammenlassen- || parlatmalı, alevlendirmeli, parlatma …

yalınč Strahlen, Glanz || ışın yayma, parlama, parlaklık

yalınčıg flammend || alev alev adv

yalınla- flammen || alevlenmek eylemeylem

yalınlıg glanzvoll, glänzend, majestätisch ||
parlak, pırıl pırıl, görkemli, haşmetli; flammend,Glanz-, mit Glanz || parlayan, parıltı …,
parıltılı, alevli; der Glanzvolle (Epitheton des Buddha) || parlak kişi (Buda’nın lakabı)

yalınsıglıg mit … Glanz || … parıltılı ekekekekekekekek ??????

yalıntık einsam || yalnız; bloß || yalnız, sırf
yalındık at bloßer Name || yalnız ad ekekekekek

yalıŋ nackt, (Kehle) leer || çıplak, yalın, boş
(gırtlak); wörtlich, buchstäblich || kelimesi
kelimesine, harfiyen, harfi harfine; (Charakter) aufrichtig || (karakter) samimi (s./bk. Mo. yaling)

yalıŋ adakın yorı- mit nackten Füßen gehen || çıplak ayakla yürümek, yalın ayak yürümek adv eylemeylem

yalk- verachten, verabscheuen, Widerwillen haben || aşağılamak, iğrenmek eylemeylem

yalkalıg mit Pfützen (?) || su birikintili (?) (s./bk. Jak. čalbax)

yalkık- verachtet werden, verabscheut werden || hor görülmek eylemeylem

yalkmaklıg mit Abscheu, mit Widerwillen || nefretli, iğrenmeli, tiksinmeli, tiksintili

yalkmaksızın (adv.) ohne Abscheu, ohne Widerwillen || nefretsiz, iğrenmesiz, tiksinmesiz, tiksintisiz

yalkok Speichel || tükürük, salya; Sperma (?) || sperm, döl (?)

yalkokk(ı)ya kleine gallertartige Substanz (in
der embryonalen Entwicklung) || (embriyonal gelişimde) küçük jelatin gibi öz

yalma ~ y(a)lma Mantel, Regenmantel || palto, manto, yağmurluk

yalmalık für einen Mantel || palto için

yalŋok Mensch, Geschöpf (auch Äquivalent
von Skt. martya), Menschen- || insan, mahluk, yaratık (Skt. martya’nın da eş değeri), insan …
yalaŋok körklüg mit Menschengestalt, in Menschengestalt || insan şekilli
yalaŋok körklüg yaŋalar bägi || insan dünyaları

yalŋok yolı Menschenexistenzform || insan varlık şekli adv

yalŋoklug Menschen-, menschlich || insan …, insani

yalŋuz allein, einzig (auch Äquivalent von Skt.
eka°), nur || tek başına, tek (Skt. eka°’nın da eş değeri), sırf, ancak, sadece; einsam || yalnız; Einsamer || yalnız kişi
yalaŋuz burhan kölüŋüsi || yalnız Buda’nın taşıtı
y(a)laŋuz köŋül || tek bilinçler, salt bilinçler
yalaŋuz yintäm || tek başına2, tek2, yalnız2
yalŋuz baš einzig2 || yalnız2, yegâne2
yalŋuz birk(i)yä einzige(r, -s)2 || yalnız2, yegâne2

yalŋuz kasan allein2, einsam2 || yalnız2
yalŋuz yalıntık einsam2 || yalnız2

yalŋuzın (adv.) einsam, allein || yalnız
y(a)lŋusun yorı- (r) einsam leben || yalnız başına yaşamak eylemeylem

yalŋuzk(ı)ya ganz allein || tek başına

1
yalpırgak ~ yalp(ı)rgak Blatt, Blütenblatt || yaprak, taç yaprağı (→ yapargak, yapırgak)

yalpırgaklıg mit Blättern, auf …-Blätter Geschriebenes || yapraklı, … yapraklarında yazılı (metin)

yaltandur- bewegen lassen || hareket ettirmek eylemeylem

y(a)ltraglı glänzend, strahlend || parlayan, ışık saçan, parıldayan
y(a)ltraglı yašın t(ä)ŋri || parıltılı Şimşek Tanrıçası (= Işık Bakiresi)

yaltrı- strahlen, glänzen, funkeln, prangen || parlamak, ışıldamak, pırıldamak eylemeylem
yaltrı- yašu- glänzen2, strahlen2, funkeln2, prangen2 || parlamak2, ışıldamak2, pırıldamak2

yaltrık Glanz, Licht || parlaklık, aydın, ışık, ziya; Oberfläche (?) || yüzey (?)
yaltrıglıg taš glänzender Stein || parlak taş

yaltrıš- gemeinsam strahlen || birlikte parlamak eylemeylem

yaltrıt- erleuchten, leuchten lassen, erhellen, strahlen lassen, glänzen lassen || aydınlatmak, ışıklandırmak, parlatmak eylemeylem

1
yaltruk Schmuck || süs
yaltruk yalma Schmuckmantel || süs paltosu

yalvar- flehen, anflehen || yalvarmak (s./bk. Mo. ǰalbari-) eylemeylem
yalvar- ötün- ökün- bošun- || yalvarmak, rica etmek, pişman olmak ve (günahlardan) kurtulmak

yalbarmak agırınmak müŋrämäk ınčklamak Flehen, Jammern, Seufzen und Stöhnen || yalvarma, feryat etme, inleme ve yakınma

yalvı Panzer (?) || zırh (?)

1
yam << Skt. yāma Zeit, Zeiteinheit, Wache || zaman, zaman birimi, nöbet
yam üd Zeit2 || zaman2

3
yam << Skt. yama Selbstbezwingung, Selbstbeherrschung || kendine hâkim olma
yamani

4
yam Staub, Schmutz, Mist, Kot || toz, kir, pislik, gübre, dışkı; befleckt, besudelt || pis, lekeli
yam äd Staub2 || toz2

5
yam <Mo. ǰam < Chin. ㄉ zhan (Yuan: tʂamˋ) Relaisstation, Poststation || posta zincirinin istasyonu
yam at Relaispferd || posta zincirindeki at

yama < Skt. yama n. pr. (der Gott des Todes) || ölüm tanrısının adı (→ yame)

yama- flicken, reparieren || tamir etmek, onarmak, yama yapmak eylemeylem
yamayu tükät- reparieren || onarmak adv

yamag Flicken, Lumpen, Füllstück || yama, paçavra

1
yaman böse, schlecht || kötü, fena

yamani << Skt. yamana Bändigung, Zügelung || terbiye etme, dizginleme

yamarača < Skt. yamarāja n. pr. (der Gott des
Todes) || ölüm tanrısının adı

yame << Skt. yama der Gott des Todes || ölüm tanrısı (→ yama)

yamıraš- zusammentreffen, aufeinander treffen || buluşmak, rastlaşmak, bir araya gelmek; sich vermischen || karışmak eylemeylem

yamka Schmutz || kir, pislik, toz; taub || sağır, duymaz

y(a)mlaŋwaŋ < Chin. 䯫㖵⦻ yan luo wang (Spätmittelchin. jiam la yaŋ) der Gott des Todes (Skt. Yamarāja) || ölüm tanrısı (Skt. Yamarāja)

1
yamu ~ y(a)mu Verstärkungs- bzw. Bekräftigungspartikel: fürwahr! || pekiştirme edatı: şüphesiz, gerçekten

y(a)muntakı (Basiswort yamun < Mo. yamun <
Chin. 㺉䮰 ya men; Yuan: jaˊ mun) im Amt, in der Behörde || resmi makamdaki

1
yan Seite, Flanke || taraf, yan, yan taraf; Geländer || tırabzan

1
yan- umkehren, zurückkehren, zurückkommen || dönmek, geri dönmek, geri gelmek;
sich wenden (nach) || (bir yere) sapmak; Abstand nehmen (von) || uzaklaşmak; (Glaube) erschüttert werden || (inanç) sarsılmak eylemeylem
yanıp bar- umkehren || dönmek
yanıp käl- zurückkommen || dönmek, geri gelmek

2
yan- bedrohen || tehdit etmek eylemeylem

1
yana ~ y(a)na → yänä
yana ok → yänä ök

1
yanar drohend || tehdit eden, tehdit edici
yanar ärŋäk Zeigefinger || işaret parmağı

yanč- zerquetschen, zerstören, (Wein) zerstampfen || sıkıştırmak, ezmek, yok etmek, (şarap) havanda dövmek eylemeylem
yanč- yapır- zerquetschen und einebnen || ezmek ve düzleştirmek
yanč- yumur- zerquetschen2 || ezmek2

yapır- zerstören, einebnen || yıkmak, tahrip etmek, düzeltmek, düz hâle getirmek; bedecken || örtmek, kapamak eylemeylem

yančıg Maische || bulamaç

yančıl- zerquetscht werden, zerdrückt werden, (vor Kummer) bedrückt sein || ezilmek,
(kaygıdan, üzüntüden) sıkılmış olmak (→ yänčilmäk) eylemeylem

yančıš- einander zerquetschen || birbirini ezmek eylemeylem

yančmak Verkommenheit, Sündhaftigkeit || bozulma, günahkârlık

yančmaklıg Zerquetschen-, Verkommenheits- || çiğneyip ezme …, bozulma …
yančmaklıg oy Grube der Verkommenheit (Metapher) || bozulma çukuru (mecaz)

1
yančuk Geldbeutel, Geldbörse || cüzdan

yandınkı an der Seite befindlich || yandaki

yangu Möglichkeit der Wiederkehr || dönüş imkânı

yanıg Umkehr, Kehrtwende || dönüş, çark etme; gegenteilig || karşıt

yanıgsız unumkehrbar, ohne Umkehr || geri dönülmez, dönüşsüz

yanıgsız ävrilinčsiz unumkehrbar2 || geri dönülmez2

yanıgsız čın kertgünč der unumkehrbare und wahre Glaube || geri dönülmez ve doğru inanç

yanınčsız ohne Wiederkehr || dönüşü olmayan

yankı ~ y(a)nkı Belohnung, (c) Lohn (im relig. Sinne) || (dinî manada) ödül, mükâfat; Antwort, Erwiderung || cevap, karşılık, yanıt;
Dankbarkeit || minnettarlık; Vergütung || tazminat, ödeme; wiederholt || yine, tekrar
yankı bitig Antwort-Brief|| cevap mektubu
yankı kekinč Antwort2, Erwiderung2 || cevap2, karşılık2, yanıt2
yankı purgana || (dinî manada) ödül2, mükâfat2
yankı yankı immer wieder || tekrar tekrar, daima
yankı yantut Vergütung2 || tazminat2, ödeme2

yankılıg Dankbarkeits-, dankbar || minnettarlık …, minnettar

yankısız undankbar || nankör

1
yanmak Schüchternheit || çekinme; Rückfälligwerden|| yeniden işleme, tekrarlama

yanmaksız unwiderruflich, unveränderlich,
nicht wiederkehrend (im Geburtenkreislauf), unumkehrbar || geri alınamaz, gayri kabili rücu, değişmez, (doğumların çemberinde)
dönmez, geri dönülemez, dönüşsüz, sabit; ohne Verfall || çökmesiz, bozulmasız; Nichtwiederkehr || dönmeme

yanmaksızın (adv.) unwiderruflich, unabänderlich || kesin, geri alınamaz, değiştirilemez

yanmamak Nicht-Abkehr (von) || (bir şeyden) yüz çevirmeme

yantar < TochA yantär ~ yaṃtär / < TochB yāntär < Skt. yantra Maschine, Maschinerie
|| makine, mekanizma; Meditationstext || meditasyon metni (s./bk. Khotansak. yaṃdra-, yandra-)
yantir etig Maschine2, Maschinerie2 || makine2, mekanizma2

yantirlıg (Basiswort yantir < TochA yantär < Skt. yantra plus atü. Suffix -lıg) Maschinen- || makine …

yantur- abwenden, (j-n) abhalten (von) || arkasını dönmek, (birisini … -dan) alıkoymak; Abstand nehmen (von), aufgeben
|| uzaklaşmak, terk etmek; umwenden, umdrehen || çevirmek, döndürmek; zurückgeben, erstatten || alıkoymak, geri döndürmek, iade etmek eylemeylem

yantur- ketär- abhalten2 (von) || (… -dan) alıkoymak2
yantur- tıd- Abstand nehmen2 (von) || uzaklaşmak2

yanturu ävril- sich umwenden || dönmek adv eylemeylem
yanturu bar- umkehren, zurückkehren || geri dönme adv

yanturu ötä- (Schuld) begleichen, zurückzahlen || (borç) ödemek, geri ödemek

yanturmak Abwenden || çevirme 1

1
yanturu wiederum, noch einmal, außerdem || tekrar, bir kez daha, bundan başka adv

yantut Dankbarkeit, Vergeltung, Empfang, Ersatzleistung (bei Kontrakten) || minnettarlık, bedel, karşılık, alınma, kabul, (kontratlarda)
ivaz; Erwiderung, Antwort || cevap, yanıt; Rückgabe || karşılık, yanıt, iade; Vergütung || ödeme, tazmin (→ yanut)
yantut bäläk Gegengeschenk || mukabil hediye
yantut kekinč Antwort2 || cevap2
yantut yavlak tüš utlı || karşılık ve kötü sonuç2

yanut Dankbarkeit, Vergeltung, Empfang, Quittung || minnettarlık, bedel, karşılık, alınma, kabul, tesellüm, makbuz, alındı (→ yantut)

1
yaŋ < Chin. ⁓ yang (Spätmittelchin. jiaŋˋ) Methode, Art, Weise || metot, yöntem, tarz,
suret; Vorbild, Muster, Modell, Model, Schablone || model, örnek, numune, şablon, klişe, kalıp; Haltung, Attitüde || davranış, tutum;
Sitte, Gebrauch || örf, âdet, kullanılış; Ritual (Skt. vidhi), Ritualpraxis, Ritualvorschrift || ritüel (Skt. vidhi), ritüel uygulaması, ritüel
kuralı; Vergleich, Gleichnis || mukayese, karşılaştırma, benzetme (s./bk. Mo. ǰang; vgl./krş. TochB yakne)
yaŋ al altag Methode3 || metot3, yöntem3
yaŋ kep Vorbild2, Muster2 || model2, örnek2

yaŋ kod- eine Methode festlegen || yöntem koymak, metot belirlemek eylemeylem

yaŋ osug Art und Weise, Methode2 || şekil2, biçim2, tarz2, metot2

yaŋča gemäß der (obigen) Weise || (önceki) şekilde adv

yaŋınča auf die Art von …, wie es sich gehört || … yoluyla yordamıyla adv

2
yaŋ < Chin. 䲭 yang Licht, Helligkeit (in der chin. Philosophie) || ışık, nur, (Çin felsefesinde) aydınlık

1
yaŋa Elefant || fil; Recke || kahraman; auch
eines der sieben Juwelen (Skt. saptaratna) || yedi mücevherden biri de (Skt. saptaratna) (s./bk. Mo. ǰaγan) (→ yaŋga)
yaŋa azıgı Elfenbein || fil dişi
yaŋ kogušı Elefantenhaut || fil derisi
yaŋa toŋa Recke2 || kahraman2

yaŋalar tumšukları Elefanten-Rüssel || fillerin hortumları

yaŋačı Elefantenführer, Elefantenpfleger, Mahut || filci, fil bakıcısı, fil yetiştiricisi (s./bk. Mo. ǰaγači)

yaŋča nach Art von … || … suretle adv

yaŋgarıg Vergleich, Gleichnis || mukayese, karşılaştırma, benzetme
yaŋgarıg yaŋ Vergleich2, Gleichnis2 || mukayese2, karşılaştırma2, benzetme2

yaŋgarınčsız unvergleichlich || eşsiz, emsalsiz
yaŋgarmak Vergleichen || karşılaştırma

yaŋgarmak ogšatmak Vergleichen2 || karşılaştırma2 eylemeylem

yaŋı neu, Neu- || yeni; gerade (geboren) || demin (doğan); unerfahren, ungeübt || acemi,
deneyimsiz; frisch || körpe; kürzlich ordiniert || yeni rahip olarak atanmış; einer der ersten
zehn Tage des Monats || ayın ilk on gününden biri; Teil eines Ortsnamens || yer adının bir bölümü

yaŋı kıl- erneuern || yenileştirmek, yenilemek, tazelemek eylemeylem

yaŋı petkäči der unerfahrene SchreiberLehrling || acemi kâtip çırağı

yaŋı toyın kürzlich (ordinierter) Mönch || yeni (atanmış) rahip

yaŋıl- sich irren, fehlgehen, sich täuschen, sich vergehen, (mit Akk. oder Cas. indef.) etw.
verfehlen || (belirtme hâliyle) yanılmak, yolunu şaşırmak, yolunu yitirmek, aldanmak, hataya düşmek eylemeylem
yaŋıl- sašıt- sich irren2 || yanılmak2
yaŋıl- sezin- fehlgehen und zweifeln || yolunu şaşırmak ve şüphe etmek

yaŋılap erneut || yeniden
yaŋılap ikiläyü erneut2 || yeniden2 adv

yaŋıldurmak Täuschen, In-die-Irre-Führen || yanıltma, aldatma, kandırma

yaŋılmaklıg oprı Grube des Irrtums (Metapher) || yanlışlık çukuru, yanılma çukuru (mecaz)

yaŋılmaklıg toor Netz des Irrtums (Metapher) || yanlışlık ağı, yanılma ağı (mecaz)

yaŋıltur- in die Irre führen, täuschen, betören, verwirren || aldatmak, kandırmak, baştan çıkarmak, şaşırtmak eylemeylem

yaŋırtı wiederum, erneut || tekrar, yeniden; kürzlich || geçenlerde; (satzeinleitend) ferner || (cümle başında) bundan başka; als Erstes || ilk olarak adv
yaŋırtı yänä wiederum2, erneut2 || tekrar2, yeniden2

yaŋırtukan neuerdings, neulich, seit Kurzem || geçenlerde, son zamanlarda, bu günlerde adv

yaŋku Echo, Widerhall, Schall, Stimme || yankı, seda, ses; Gerücht, Verleumdung || söylenti, iftira, boş söz; Jammer || feryat

1
yıgı Jammer || inilti
yıgın yıgla- mit Jammer weinen || iniltiyle ağlamak eylemeylem

yaŋkur- erklingen, klimpern || tınlamak, çınlamak eylemeylem

yaŋkurt- erschallen lassen, erklingen lassen,
widerhallen lassen, (er)tönen lassen || tınlatmak, tıngırdatmak; (Musik) erklingen || (müzik) işitilmek, tınlamak eylemeylem

yaŋkurtu tokı- (eine Trommel) laut widerhallend schlagen || (bir davulu) sesli çalmak adv eylemeylem

1
yaŋlıg –artig || … benzer, … gibi; mit … Regel, mit … Grundsatz || … usullü, … prensipli;
derartig || bu şekilde olan; in der Form von …, in der Art von … || … -nın şeklinden, … -nın türünde adv

yaŋlok ~ y(a)ŋlok irrig, verblendet, falsch,
verkehrt || yanlış, kör, hatalı, ters; zerstreut || dalgın; Vergehen, Fehler || günah, hata; Falschheit || ikiyüzlülük, riyakârlık

yaŋloksuzın (adv.) ohne Irrtum || yanılgısız
yaŋloksuzın könisinčä (adv.) ohne Irrtum und der Wahrheit entsprechend || yanılgısız ve gerçeğe göre

y(a)ŋra- (r) murmeln, grummeln || fısıldamak, mırıldanmak eylemeylem

yaŋša- plappern, schwatzen || gevezelik etmek, havadan sudan konuşmak eylemeylem

yaŋšak wortreich, überflüssig, weitschweifig, schwatzend || sözü bol, ağzı kalabalık, yersiz, fazla ayrıntılı, havan sudan konuşan; leeres
Geschwätz, Geplapper, Weitschweifigkeit || boş laf, dudu gibi konuşma, zevzeklik, laf, uzunluk, taşırılık

yaŋšaš- reflektieren || yansıtmak eylemeylem

yaŋtselıg (Basiswort yaŋtse < Chin. ⁓ᆀ yang zi, Yuan: jaŋˋ tsẓ˘)nach dem … Stil, nach dem … Modell || … stilli, … modelli

1
yap Reduplikationssilbe || pekiştirme hecesi
yap yašıl grasgrün || yemyeşil
yap yazı ganz eben || dümdüz
yap yazı tüp tüz ganz eben2 || dümdüz2
yap yazı tüp tüzdäm ganz eben2 || dümdüz2

2
yap < Chin. 㩹 ye (Spätmittelchin. jiap) Blatt || yaprak
yap yavıšgu Blatt2, Blattwerk2 || yaprak2, ağaç yaprağı2

1
yap- ~ y(a)p- bedecken, schließen, verschließen || örtmek, kapamak; machen, bauen,
schaffen, erschaffen, errichten || yapmak, yaratmak, inşa etmek eylemeylem
yap- y(a)rat- schaffen2, erschaffen2 || yaratmak2

2
yap- umherstreifen, kreisen || aylaklık etmek, dolaşmak, daire çizerek dönmek eylemeylem

1
yapa vollständig, ganz, alles || bütün, büsbütün, bütünüyle, hepsi, her şey; überall || her yerde; alle || hep; stark || çok; alle Leute || bütün insanlar adv
yapa alku alle2 || hep2
yapa kamag alle2 || hep2
yapa kat kat vollständig und ein für alle Mal || büsbütün, ilk ve son defa

2
yapa < Skt. japā chinesische Rose (Hibiscus rosa-sinensis) || Çin gülü, Japon gülü (Hibiscus rosa-sinensis)
yapa čäčäk die Japā-Blume || Japā çiçeği

yapaku Hengstfohlen || tay; Raufwolle || yapağı

yapatın überall || her yerde adv
yapatın sıŋarkı in allen Richtungen || her yöndeki

yapgu ıgač (yap° vielleicht < Chin. ᬛ ye; Spätmittelchin. ʔjiap) Kastagnette || kastanyet, parmaklara takılarak çalınan bir zil türü

yapgut Kamelwollstoff, Baumwolle || deve yünü, pamuk; Daunen || ince kuş tüyü
yapgut böz Baumwolle2 || pamuk2

1
yapıg Konstituente, Bestandteil (Skt. skandha) || kurucu, unsur, öge (Skt. skandha); Gebäude ||
bina; Errichtetes || yapı; (Bau) Fundament || esas, temel; (m) unterirdisches Gefängnis (für
die Finsternis) || (karanlık için) yer altındaki hapishane; Schloss, Versperrung || kilit, tıkanma

yapıglıg Skandha-, mit Konstituente || Skandha …, kuruculu; mit Rockaufschlag, mit Revers || klapalı

yapıl- sich schließen, verschlossen werden || kapanmak, kilitlenmek eylemeylem

yapın- (Hände) zusammenlegen, (Lippen) zusammenpressen || (eller) birleştirmek, (dudaklar) birbirini sıkmak eylemeylem

yapır- zerstören, einebnen || yıkmak, tahrip etmek, düzeltmek, düz hâle getirmek; bedecken || örtmek, kapamak eylemeylem

yapırgak ~ yap(ı)rgak Blatt (auch als Beschreibstoff), Blattwerk || yaprak (yazı
maddesi olarak da kullanılır), ağaç yaprağı; Streifen auf der Robe || cübbedeki şeritler (→ 1 yalpırgak)
yapargak yavıšgu Blattwerk2 || ağaç yaprağı2

yapırgaklıg mit Blättern || yapraklı

yapırgu Decke || yorgan

yapıš- festkleben, aneinander haften, anhaften || yapışmak, takılmak; stecken bleiben || bir yere takılıp kalmak eylemeylem
yapıš- bodul- anhaften2 || yapışmak2, takılmak2
yapıš- mayıš- stecken bleiben || bir yere takılıp kalmak

yapıšdur- sich anklammern || sıkı sıkı sarılmak, bağlanmak eylemeylem

yapıšmak Haften, Geiz || yapışma, cimrilik

*yaprı (m) weit, eben || geniş, düz

yaprıl- kleben, anhaften || yapışmak, yapışkan olmak, takılmak eylemeylem

yapšın- sich ducken || sinmek, büzülüp saklanmak; haften (an), sich heften (an) || yapışmak eylemeylem
yapšın- yarman- haften2 (an), sich heften2 (an) || yapışmak

yapšıngu Haftenmüssen || yapışmalı

yapšınmak Anhaften || yapışma
yapšınmaklıg Anhaften- || yapışma …
yapšınmaksız ohne Anhaften || yapışmasız
yapšınmamak Nichtanhaften || yapışmama

yapšıntur- haften lassen || yapıştırmak eylemeylem

yapšur- befestigen, anbringen, anheften, ankleben, bekleben, (j-m) etwas anhängen ||
bağlamak, tespit etmek, takmak, yerleştirmek, iliştirmek, üzerine yapıştırmak, asmak; haften, verkleidet sein, beklebt sein || yapışmak eylemeylem

1
yar Speichel || tükürük, salya
yar ašlıg Fresser von Speichel (eine Dämonenklasse) || tükürük yiyen (bir şeytan sınıfı)

2
yar Schlucht, Klippe || yar, kayalık, uçurum; Landstück, Gelände || arazi
yar tuzı Steinsalz || kaya tuzu
yar yartu Schlucht2 || yar2

1
yar- ~ y(a)r- aufbrechen, aufschneiden || kırarak açmak, bıçakla açmak, kırmak, parçalamak; aufreißen, spalten || deşmek, söküp
çıkarmak, kırmak; teilen || bölmek; (Geliebte/n) abspenstig machen, ausspannen ||
(sevgili) ayartmak; offenbaren, darlegen || bildirmek, açığa vurmak, açıklamak, anlatmak eylemeylem
yar- adır- teilen2 || bölmek2
yara bıč- aufreißen, aufschneiden || deşmek, söküp çıkarmak, bıçakla açmak
yarıp al- herauslösen || sökerek ayırmak

2
yar- entscheiden || karar vermek eylemeylem

1
yara- ~ y(a)ra- geeignet sein, passend sein, passen, angemessen sein, entsprechend sein,
günstig sein || uygun olmak, münasip olmak, yakışmak, yaramak, faydası olmak; erfolgreich sein || başarılı olmak eylemeylem

1
yarag passend || uygun, münasip; Passendes,
Angemessenes || uygun bir şey, yakışan; Ausrüstung, Waffe || takım, donatım, silah; Gelegenheit, der richtige Moment || vesile, fırsat (s./bk. Mo. ǰaraγ)

yaragınča gemäß, entsprechend, dementsprechend, demgemäß, in rechter Weise ||
uygun, münasip, yaraşıklı, buna göre, dolayısıyla adv
yaragınča yonınča (oder: yöninčä) entsprechend2, demgemäß2 || uygun2, buna göre2, dolayısıyla2

yaragk(ı)ya der richtige Zeitpunkt || vakit

yaraglıg geeignet, passend || yetenekli, yararlı, münasip, uygun; apart, angenehm, schön,
prächtig, hübsch, künstlerisch || cazibeli, kibar, hoş, debdebeli, görkemli, güzel, hoş, şirin, sanatsal

yaraglıg čızıglıg künstlerisch und gezeichnet || sanatsal ve çizilmiş

yaragsız ~ y(a)rags(ı)z unbrauchbar, untauglich || değersiz, faydasız, uygun olmayan, yakışmayan; etwas Unbrauchbares, etwas
Untaugliches || değersiz bir şey, faydasız bir şey, uygun olmayan bir şey, yakışmayan bir şey
yaragsız ötüg ötün- || faydasız bir istekte bulunmak

yaragu passend, geeignet, geziemend, entsprechend || uygun, münasip, yararlı

1
yaral- ausgestattet sein || hazır olmak, tedarikli olmak, donanmış olmak eylemeylem

yaramak Nutzen || fayda; Stärke || verim, güç; Produktivität || veludiyet, verimlilik

yaramaz ungehörig, unpassend || yakışıksız, uygunsuz, uymayan

yaramsın- zu schmeicheln vorgeben || iltifat ediyormuş gibi yapmak eylemeylem

yaran- zu gefallen suchen || hoşuna gideni aramak eylemeylem

yar(a)ntaŋı Morgengrauen || gün ağarması, şafak

1
yaraš- ~ y(a)raš- passen, sich anpassen, angemessen sein || uymak, yakışmak, yaraşmak,
uygun olmak, layık olmak; (Arznei) wirken || (ilaç) etkisini göstermek eylemeylem

yarašdurmak Zusammenfügung, Anpassung || birleştirme, uyma, uyarlama

yarašı passend (auch Äquivalent von Skt. anuloma), angemessen, geeignet, entsprechend, zuträglich (auch Äquivalent von Skt. pathya),
(mit Dat. oder birlä) in Übereinstimmung mit … || uygun, yaraşır (Skt. anuloma’nın da eş değeri), münasip, denk gelen, göre, hayırlı,
getirili (Skt. pathya’nın da eş değeri), (yönelme hâliyle ya da birlä ile birlikte) … gereğince;
angenehm || hoş; gehörig (zu) (Äquivalent von Skt. upasaṃhita) || … -ya ait (Skt. upasaṃhita’nın eş değeri) adv

yarašı säčmä passend und auserlesen || uygun ve seçkin
yarašı tušlı passend2 || uygun2, münasip2
yarašı yöninčä entsprechend2, passend2 || denk gelen2, uygun2, münasip2 adv

yarašısız nicht passend, unpassend (auch Äquivalent von Skt. apathya), nicht entsprechend, ungeeignet
|| uymayan, uygunsuz, yakışıksız (Skt. apatha’nın da eş değeri), uygun olmayan

yarašmak Übereinstimmung, Harmonie || mutabakat, uyum

yarašmaklıg mit Übereinstimmung || görüş birliğiyle, mutabakatla

yaraštur- sich anpassen || uyum sağlamak; anpassen || uyarlamak, uydurmak; bereit machen || hazırlamak eylemeylem
yaraštur- yapıšdur- sich anpassen und anklammern || uyum sağlamak ve iyice bağlanmak eylemeylem

yarašur passend || uygun, münasip; Passendes, Geeignetsein, Harmonieren, Eignung || uygun bir şey, uyma, uygunluk

yarat- ~ y(a)rat- ~ y(a)r(a)t- zurechtmachen,
schmücken, verzieren, ausstatten, einrichten
|| hazırlanmak, süslenmek, süslemek, dekore
etmek, teçhiz etmek, donatmak, donamak,
düzenlemek; ausrüsten || donatmak; erschaffen, schaffen, machen, vollbringen || yaratmak,
sağlamak, yapmak; übersetzen || çevirmek; (Text, Schriftstück) verfassen || (yazı) yazmak;
vorschützen, simulieren || bahane olarak
göstermek, ikiyüzlü olmak; bereit machen, zubereiten || hazırlamak; beschaffen, herbeischaffen, besorgen || temin etmek, tedarik
etmek; anschirren || koşum vurmak; aufstellen,
einsetzen, etablieren || koymak, yerleştirmek, kurmak, tesis etmek eylemeylem

y(a)rat- et- erschaffen und bauen || yaratmak ve yapmak
yarat- ornat- einsetzen2, etablieren2 || koymak2, yerleştirmek2, kurmak2, tesis etmek2
yaratu ber- herbeischaffen || tedarik etmek

yaratdačı der Verfasser (eines Werkes) || (bir kitabın) yazarı

yaratdačısız ohne einen Schöpfer || yaratıcısız

yaratdur- zurechtmachen lassen, herrichten lassen || yaptırmak, hazırlatmak; übertragen lassen || tercüme ettirmek eylemeylem

yaratıg ~ y(a)rat(ı)g Ausstattung || donatım,
yaratı, yapılan şey; Schmuck, Zierrat, Pomp,
Prunk, Dekorationsgegenstand || takı, süs,
görkem, şaşaa, debdebe, dekorasyon, ihtişam;
Zusammengesetztes (Skt. saṃskṛta) || birleşik
şey, müteşekkil şey (Skt. saṃskṛta); Ordnung,
Anordnung (Skt. vyūha) || düzen (Skt. vyūha); Machination || gizli tertibat; Yoga, Praktik, Verrichtung (im Ritual) || yoga, uygulama,
(ritüelde) icra; Hilfsmittel || çare, vasıta; Zarge (einer Trommel) || (bir davulun) kasnağı; Unternehmung || girişim

yaratıglıg (mit Instr.) geschmückt (mit), angeschirrt (mit), ausgestattet (mit), verziert
(mit) || (araç hâliyle) (bir şeyle) süslü, (bir şeyle) koşumlu, (bir şeyle) donatımlı, (bir
şeyle) dekore; gestaltet || biçimli, şekilli; Schmuck- || süs …; Geschmückter || süslü kişi

1
yaratıl- ausgestattet sein, versehen sein || hazır olmak, tedarikli olmak, donanmış olmak eylemeylem

yaratın- sich schmücken, sich bereit machen || süslenmek, hazırlanmak; bewandert sein ||
bilgisi olmak; sich (einer Sache) widmen, sich mühen, aktiv werden || kendini (bir şeye) vakfetmek, çabalamak, aktif olmak eylemeylem

yaratındur- sich bereit machen lassen || hazırlandırmak eylemeylem

yaratıngu Sich-Anschirren, Sichbefleißigen || çaba gösterme, gayret etme

1
yaratmak Ausstatten, Schmücken, Schaffen, Bereitmachen || donatma, döşeme, süsleme,
yaratma, hazırlama; Zubereitung || hazırlık; Lehren || öğretme
yaratmak ögrätmäk bošgurmak biltürmäk Lehren4 || öğretme4

yaratmaklıg mit Ausstatten, mit Schaffen || donatmalı, yaratmalı, süslemeli

1
yargan ~ y(a)rgan Richter || yargıç, hâkim; Scherge || yardımcı (s./bk. Mo. yarγačin)

yarganlıg richterlich || yargıçlıkla ilgili

yargašın- passend sein (?) || uygun olmak (?) eylemeylem

yargu (richterliche) Entscheidung || yargı (s./bk. Mo. ǰarγu)

y(a)rgun eine Hirschart (oder ein anderes Wildtier) || bir geyik türü (veya başka bir vahşi hayvan)

1
yarık Panzer, Rüstung || zırh
yarık käd- einen Panzer anlegen || zırh kaplamak, zırh giymek
yarıkın sučul- seinen Panzer ablegen || zırhını çıkarmak eylemeylem

yarıkla- sich panzern || zırh giymek, zırhlanmak eylemeylem
yarıklan- gepanzert sein || zırhlanmış olmak, zırhlı olmak

yarıklıg mit einem Panzer, gepanzert || zırhlı
yarıksız ohne einen Panzer || zırhı olmayan

yarıksız biliksiz ohne Panzer und ohne Waffen || zırhı ve silahı olmayan

yarıl- aufplatzen, aufreißen, sich auftun || patlamak, yırtılmak, açılmak; (Geschwür) aufgehen || (yara) açılmak, yarılmak; in Fetzen
gerissen werden, sich spalten, gebrochen werden || yarılmak, parçalanmak; (Gewand) löchrig werden || (elbise) delinmek; (Blumen) erblühen || (çiçek) açılmak; offenkundig werden || ortaya çıkmak; (Herz) zerreißen, brechen || (yürek) sızlamak, kırmak eylemeylem
yarıl- ačıl- (Blumen) erblühen2 || (çiçek) açılmak2
yarıl- sın- (Herz) brechen2 || (kalp) sızlamak2
yarıl- yırtıl- zerrissen2 werden || yarılmak2

yarılınčıg zerreißend || yırtılan, sızlayan

yarım ~ y(a)rım Hälfte, Halb-, halbe(r, -s) || yarım, yarı (vgl./krş. Mo. ǰarim)

yarımča teilweise, zur Hälfte || kısmen, yarı yarıya adv

yarımduk Hälfte || yarım; Halb- || yarım … (s./bk. Mo. ǰarimduγ)
yarımduk labai Halb-Schneckenhorn || yarım müzik aleti olarak kullanılan salyangoz kabuğu

yarımkı Hälfte-, halb || yarım …, yarım

yarımları einige, manche || birkaç, bazıları 1

1
yarın ~ y(a)r(ı)n morgen, morgens, Morgen, tagsüber || yarın, sabah, gündüz, sabahleyin, sabahları, gündüzün
yarın ertä morgen beizeiten || yarın erken
yarın taŋda zur Zeit der Morgendämmerung || şafakta, tan vaktinde
yarın y(a)ru- dämmern || sabah olmak eylemeylem

2
yarın ~ y(a)r(ı)n Schulterblatt || kürek kemiği
yarın igin (br) Schulterblatt2 || kürek kemiği2

yarındak eine Dornbuschart || bir diken çeşidi
yarındak tikän Astragalus, Tragant (eigentl. ein Schmetterlingsblütler) (Astragalus membranaceus) || astragalus, Çin geveni (Astragalus membranaceus

yarındı möglicherweise ein Titel || muhtemelen bir unvan

yarınkı morgig || yarınki
yarınkı kün am morgigen Tag, morgen || yarın, yarınki gün

yarıš- wetteifern || bir şey için yarışmak eylemeylem

yarıšmalaš- miteinander wetteifern || karşılıklı savaşmak eylemeylem
yar(ı)šmalašu edär- (eine Meinung) verfolgen, indem man sich streitet || kavga ederek (bir düşünceyi) takip etmek adv

1
y(a)rlıg ~ y(a)rl(ı)g ~ yarlıg Befehl, Predigt,
Rede, Ausspruch (auch als eine Art Orakelsatz
in einem Wahrsagebuch), Lehre, Lehrsatz,
offizielles Schreiben || emir, buyruk, ferman,
talimat, vaaz, konuşma, söz (kehanet
kitabındaki bir tür fal cümlesi olarak da),
öğreti, teorem, resmî yazı; Wort, Ausdruck,
Phrase || söz, sözcük, ifade, ibare (s./bk. Mo. ǰarliγ)
y(a)rl(ı)g kälür- Befehl bringen || emir getirmek eylemeylem
y(a)rl(ı)g tägür- Befehl bringen || emir getirmek eylemeylem

y(a)rlıg y(a)rlıka- sprechen (von einem Höhergestellten gesagt) || (yüksek seviyedeki birisi için) konuşmak, söylemek

2
y(a)rl(ı)g ~ yarlıg ~ y(a)rlıg elend, arm || sefil, fakir, yoksul
y(a)rlıg kuvrag armer Konvent || yoksul meclis
y(a)rlıgda y(a)rlıg überaus elend || yok yoksu

3
yarlıg mit Speichel || tükürüklü, salyalı

y(a)rlıgča gemäß dem Befehl || emre uygun olarak adv

y(a)rlıglıg mit Predigt, mit Rede, mit Befehl || vaazlı, konuşmalı, sözlü, emirli

y(a)rlıgsız ohne Lehrsatz || teoremsiz, öğretisiz; neutral (Skt. avyākṛta), weder gut noch
böse || nötr, tarafsız (Skt. avyākṛta), ne iyi ne kötü; Neutrales || nötr (şey)
y(a)rlıgsız yıltız neutrale Wurzel || nötr kök 1

y(a)rlıka- ~ yarlıka- geruhen zu … (Respektsverb = von einem Höhergestellten gesagt) ||
buyurmak (yüksek seviyedeki birisi için);
(einen Befehl) erlassen, befehlen || buyurmak,
emir vermek; predigen || vaaz vermek; zu
sprechen geruhen (auch Äquivalent von Skt.
abhyanujñā-) || konuşmayı buyurmak (Skt.
abhyanujñā-’nın da eş değeri); sich aufhalten,
sein || oturmak, bulunmak, olmak; sich erbarmen || acımak, merhamet etmek; (ins
Nirvāṇa) eingehen (vom Buddha gesagt), sich begeben (nach) (vom Kaiser gesagt) || (Buda
tarafından söylenmiş) (Nirvāṇa’ya) gitmek, (Kral tarafından söylenmiş) (… -ya) gitmek, yönelmek eylemeylem

y(a)rlıka- sözlä- verkünden2, sagen2 || açıklamak2, beyan etmek2, bildirmek2, demek2, söylemek2 eylemeylem

y(a)rlıkamak Geruhen || buyurma; Verkünden || beyan etme, bildirme, söyleme, ilan etme; Verbalnomen des Respekts (Handlung oder
Aussage eines Höhergestellten) || saygının isim fiili (yüksek seviyedeki birisinin eylemi veya beyanı)

y(a)rlıkamıšı Ausspruch, Aussage || söz, beyan ekekekekekekek ???????????

y(a)rl(ı)kančıg (m) bemitleidenswert, erbarmungswürdig || || acınacak, zavallı

y(a)rlıkančsız ohne Mitleid, erbarmungslos || merhametsiz, acımasız
y(a)rlıkančsız köŋülin ~ köŋülün (adv.) unbarmherzig, erbarmungslos || acımasızca

y(a)rlıkančučı ~ y(a)rl(ı)kančučı barmherzig, mitleidig || merhametli, bağışlayıcı, şefkatli, iyi yürekli, acıyan
y(a)rlıkančučı bilig Mitleid (Skt. karuṇā) || merhamet (Skt. karuṇā)

y(a)rlıkančučı köŋül || merhamet

y(a)rlıkančučı köŋüllüg || merhametli (Skt. kāruṇika), yardımsever

y(a)rlıkančučı köŋülsüzin ohne Mitleid, mitleidlos || merhametsiz

y(a)rlıkančučı ögrünčü köŋül Mitleid und Freude || merhamet ve sevinç

yarlıkat- erscheinen lassen, veranlassen sich zu zeigen || göründürmek, görünmeye yönlendirmek eylemeylem

1
yarma Höhle || mağara, kovuk, oyuk

2
yarma Grütze || dövülmüş yulaf, yarma; Korn || tane, tahıl
yarma mončuk Korn2 (?) || tane2 (?)
yarma murč Pfefferkorn || biber tanesi

yarman- erklettern, hinaufklettern, besteigen, erklimmen || tırmanmak, yukarı tırmanmak, tepeye ulaşmak; umklammern, umarmen ||
sıkıca tutmak, sıkı sıkı sarılmak, kucaklamak, sarılmak; haften (an), sich heften (an) || yapışmak c

yarm(a)ntur- erklettern lassen, besteigen lassen || tırmandırmak eylemeylem

yarmık Spalt || yarık, çatlak

1
y(a)rp ~ yarp fest, sicher, beständig, dauerhaft, stark, solide (auch Äquivalent von Skt. ghana), gefestigt || sağlam, sıkı, durağan,
sabit, kalıcı, güçlü, dayanıklı (Skt. ghana’nın da eş değeri), sabit; wohlauf || sağlığı yerinde; konkret || somut; schwierig || zor, güç;
Festigkeit, Beständigkeit, Solidität, Standhaftigkeit || sağlamlık, katılık, dayanıklılık, sebat, sarsılmazlık; Essenz, Wesen || öz, esans adv
y(a)rp (~ yarp) katıg fest2, stark2 || sağlam2, güçlü2; schwierig2 || zor2, güç2

y(a)rp katıg agınčsız fest2 und unerschütterlich || sağlam2 ve sarsılmaz

yarp odgurak sicher2 || kesin2

y(a)rp y(i)ti stark2 || güçlü2

y(a)rp yüräklig talaklıg ein festes Herz habend2, mit festem Mut2 || sağlam yürekli2

yarpad- (mit küči) zu Kräften kommen || güçlenmek, dinçleşmek eylemeylem

yarplaš- gemeinsam bekräftigen || birlikte sağlamlaştırmak, birlikte kuvvetlendirmek eylemeylem

y(a)rplıg beständig, wirklich || dayanıklı, sağlam, gerçek

yarprak eher schwierig || oldukça zor
yarprak sav ein eher schwieriger Ausdruck || oldukça zor ifade

y(a)rpsız ~ yarpsız unwirklich, unbeständig,
nicht konkret, wesenlos || gerçek olmayan, istikrarsız, somut olmayan, özsüz, cevhersiz; Unbeständiges, Unbeständigkeit || istikrarsız bir şey, istikrarsızlık

yarsı- schmähen || aşağılamak, hakaret etmek; sich ekeln, Widerwillen haben, verabscheuen || nefret etmek, iğrenmek, tiksinmek eylemeylem

yarsıgak unangenehm || nahoş, can sıkıcı; mürrisch, zimperlich || asık suratlı, nanemolla, nazlı ekekekekekek ????????

yarsıgu täg widerwärtig, ekelerregend || iğrenç, tiksinti verici adv

yarsıguluk widerwärtig, widerlich, eklig, ekelerregend, ekelhaft || iğrenç, tiksindirici, nefret uyandırıcı

yarsıguluk täg widerwärtig, ekelerregend || iğrenç, tiksinti verici

yarsımaklıg mit Abscheu || iğrenmeli, tiksinmeli

yarsınčıg widerwärtig, widerlich, eklig, ekelerregend, ekelhaft || iğrenç, tiksindirici, nefret uyandırıcı; Widerwärtiges || iğrenç bir şey

yarsko Fledermaus|| yarasa

yarsok ekelhaft || tiksindirici ekekekekekekekek

yart- (br) schreiben (?), einritzen (?) || yazmak (?), kazımak (?) eylemeylem

yartım Hälfte || yarım

yartmak Münze, Geld || sikke, para
yarmak kümüš Silbermünze || gümüş para
yartmak ärdini Münze oder Juwel || sikke veya mücevher

yartu Holzplanke || tahta; Schlucht || yar, boğaz, dağ geçidi

1
y(a)ru Seite, Richtung || yan, taraf

2
yaru Fischleim || balık tutkalı
yaru yelim Fischleim || balık tutkalı

yaru- ~ y(a)ru- aufleuchten, leuchten, erglänzen, glänzen, strahlen, erstrahlen, hell werden
|| parlamak, parıldamak, ışık saçmak, ışıldamak, ışın yaymak; sich freuen || sevinmek eylemeylem
yaru- yaltrı- strahlen2 || parlamak2

1
y(a)ruk ~ yaruk licht, strahlend, hell, glänzend || aydın, parlak, ışıklı; (Spiegel) blank ||
(ayna) pırıl pırıl; Licht, Glanz, Schein, Aufleuchten, Leuchten, Brillanz || ışık, aydınlık,
parlaklık, parıltı, parlama; Abglanz || akis, yansıma; Lampe || lamba; Glänzender || parlak
kişi; Bestandteil eines Namens einer Klosteranlage || manastır külliyesinin adının bir bölümü

y(a)ruk čogsıramaksız strahlend und nicht glanzlos seiend || parlak ve sönük olmayan
y(a)ruk k(a)raŋgu Helles und Dunkles, Licht und Finsternis || aydınlık ve karanlık şey, ışık ve karanlık

y(a)ruk levlig ulug är || parlak şansın büyük ustası

y(a)rukı üzä yarutdačı || parlaklığıyla (her şeyi) aydınlatan

y(a)rukug k(a)raŋgug tutma- || (canlıların) aydınlık ve karanlık (taraflarını) dikkate almamak

y(a)ruklug irü b(ä)lgü Glanz-Omen2 || parlaklık işareti2

y(a)ruklug körkdäš Glanzabbild, Strahlenabbild || parlak suret, parlayan görüntü

y(a)rukluk das Glanzhafte, das Glänzende || parlayan şey

1
y(a)ruksuz ohne Glanz, glanzlos || parıltısız, parlamayan
y(a)ruksuz yašuksuz öŋsüz öläz || parıltısız2 ve solgun2

y(a)ruksuz ohne Risse || yarıksız, yırtıksız
y(a)ruksuz iröksüz ohne Risse2 || yarıksız2, yırtıksız2

yarumak ~ y(a)rumak Leuchten, Glänzen, Glanz || parlama, parıldama, parlaklık
yarumak yaltrımak
y(a)rumak yašumak

1
yarun Licht, Morgenlicht || ışık, sabah ışığı
yarun taŋ Morgenlicht2 || sabah ışığı2
y(a)run yaru- tagen || gün doğmak eylemeylem
yarun yaruk Morgenlicht || sabah ışığı

yarut (m) Erleuchter || aydınlatıcı ekekekekek ??????

1
yarut- ~ y(a)rut- beleuchten, ins rechte Licht setzen || ışıklandırmak; erleuchten, glänzen
lassen, erstrahlen lassen, beglänzen || aydınlatmak, parlatmak, ışıtmak; propagieren || propaganda yapmak eylemeylem

yarut- sözlä- || ışıklandırmak ve söylemek, propaganda yapmak2 eylemeylem
yarut- tamtur- || aydınlatmak2, propaganda yapmak2

yarutıl- erleuchtet werden, erhellt werden, beglänzt werden || aydınlatılmak, parlatılmak eylemeylem

yarutmak Erhellung|| aydınlık

yarutuš- einander beleuchten || karşılıklı aydınlatmak, birbirini aydınlatmak eylemeylem

1
yas Schaden || zarar, hasar

1
yas- loslassen, (Flügel) ausbreiten || bırakmak, salıvermek, (kanat) sermek

yasa < Mo. ǰasa (ǰasaγ)Gesetz, gesetzliche Ordnung, gesetzliche Strafe || yasa, kanun

yasa- < Mo. ǰasa- errichten || inşa etmek eylemeylem

yasagul < Mo. ǰasaγul ein Titel || bir unvan 1

yasamak Errichten || inşa etme
yasamaklıg mit Ordnen || düzenlemeli

yasaš- gemeinsam in Ordnung bringen || birlikte düzenlemek, birlikte düzene koymak eylemeylem

1
yasat- errichten lassen || inşa ettirmek eylemeylem

yasatakı in der gesetzlichen Ordnung niedergelegt || yasadaki

yasgač Nudelholz, rundes Holz zum Ausrollen von Teig || oklava, merdane

yası flach || düz, yassı; flacher Boden, flaches
Brett, Holzkragen (als Folterinstrument) || düz yer, düz tahta, (işkence aleti olarak) boyuna geçirilen düz tahta

yası pan ıgač flaches Holzbrett, Abdeckung || düz tahta, kapak

y(a)sıč (r) breite Pfeilspitze || enli ok ucu

yasımuk Linse (Erva lens) || mercimek (Erva lens)
yasımuk meni Linsenmehl || mercimek unu

yasırak sehr flach || çok düz, çok yassı, dümdüz

yaska Bed. unklar || manası belirsiz

yasta- sich lehnen || yaslanmak eylemeylem

yastan- ~ yast(a)n- sich ein Kopfkissen bereiten, sich stützen || kendine yastık hazırlamak, dayanmak eylemeylem

1
yastok Kopfkissen || yastık; ein Münzwert, die größte Geldeinheit (ein Yastok = fünfzig Sıtır;
ca. zwei Kilogramm), Barren || en büyük para birimi (bir Yastok = elli Sıtır; aşağı yukarı iki kilo), külçe
yastok tavar Münz- und Vermögenswerte || para ve varlık

yastoklug im Wert von … Yastok, für … Yastok || … Yastok değerinde, … Yastok için

1
yaš frisch, grün || yaş, körpe, yeşil; (Kopf) gerade abgeschlagen || biraz önce kesilmiş (baş); Gras || çim
yaš arıg s(e)mäklär grünende Haine2 || yeşil ormanlar2

2
yaš Leben, Zeit, Lebenszeit, Alter, Lebensalter || hayat, yaşam, zaman, yaş, ömür
yaš kutı Lebenskraft || yaşama gücü, hayat enerjisi
yaš sıš Alter2, Lebenszeit2 || yaş2, ömür2

3
yaš Träne || gözyaşı, yaş
yašın akıt- seine Tränen strömen lassen || gözyaşlarını akıtmak
yašın yodun- seine Tränen abwischen || gözyaşlarını silmek yod- yoymak eylemeylem

yaš- sich verstecken, sich verbergen, verschwinden || saklanmak, gizlenmek, ortadan kaybolmak; hinausgehen || çıkmak eylemeylem
yaš- yokad- sich verstecken und zugrunde gehen || saklanmak ve mahvolmak
yaš- yupan- sich verstecken2 || saklanmak2 eylemeylem
yaša olur- sich verstecken || saklanmak

yaša- leben, im Alter von … sein, … Jahre alt sein || yaşamak, … yaşında olmak; … genießen || … tadını çıkarmak eylemeylem
yašaguluk isig öz zu lebende Lebenszeit2 || yaşanan ömür2

yašaglı Lebendiges, Lebewesen || canlı varlık
yašaglısız ohne Lebendiges || canlı varlıksız

yašagu frisch || taze

yašama lebende Person || yaşayan kişi

yašamak Leben || yaşama 1

1
yašar … Jahre alt || … yaşlı, … yaşında

yašar- grünen, frisch werden || yeşermek, yeşillenmek, tazelemek eylemeylem

yašar- hwalan- grünen und erblühen || yeşermek ve çiçek açmak eylemeylem
yašart- grünen lassen || yeşertmek
yašat- leben lassen || yaşatmak

2
yašı- glänzen || parlamak 1 eylemeylem

yašık Glanz || parlaklık, ihtişam

yašıklık glänzend, leuchtend || parlak, pırıl pırıl, ışıklı 1

yašıl ~ y(a)š(ı)l grün || yeşil

yašıl čakır közlüg mit grün-blauen Augen || ela gözlü

yašıl solaglıg bitig || yeşil zincirli kitap

yašın Blitz || şimşek, yıldırım; Meteor || akanyıldız, göktaşı, meteor
yašın täg öŋlüg von blitzartiger Farbe || şimşek renkli

yašın yašına- blitzen, aufblitzen (auch Äquivalent von Skt. vidyut-) || şimşek çakmak (Skt. vidyut-’un da eş değeri) eylemeylem

yašın yašınat- es blitzen lassen || şimşek çaktırmak eylemeylem

yašına- blitzen, glänzen || şimşek çakmak, parlamak eylemeylem
yašınat- esblitzen lassen || şimşek çaktırmak

1
yašlıg tränenerfüllt, mit Tränen, Tränen- || gözyaşlı, gözyaşı …

2
yašlıg mit Leben, mit Lebenszeit, mit Lebensdauer, mit Alter || yaşamlı, ömürlü, hayatlı,
yaşlı; … Jahre alt, im Alter von …, betagt || yaşlı, … yaşında; alter Mann || yaşlı adam
yašlag sıšlag alt2, mit Alter2 || yaşlı2
yašlıg üdlüg mit Lebenszeit2 || ömürlü2

yašmaklıg mit Verbergen || gizlemeli, saklamalı

yašru verborgen, geheim, heimlich, leise || saklı, gizli, gizlice, sessiz adv
yašru ätözin (adv.) unsichtbar || görünmez, görünmeyen
yašru batutlug verborgen2, geheim2 || saklı2, gizli
yašru köŋlin mit verheimlichter Absicht || gizli amaçlı, gizli niyetli

yašrudakı im Verborgenen, verborgen gehalten || gizlideki, gizlice

yašruk(ı)ya ganz heimlich || tamamen gizli
yašruk(ı)ya köŋlin mit ganz heimlichen Absichten || tamamen gizli niyetli

yaštakı im Alter von … || … yaşdaki

yašu- glänzen, strahlen, prangen || parlamak, pırıldamak, ışık yaymak eylemeylem

yašuk Glanz || parlaklık, ışık; Glänzender || parlak kişi

yašuksuz ohne Glanz, glanzlos || parıltısız, parlamayan

yašumak Glänzen || parlama

yašur- verbergen, verheimlichen || gizlemek, saklamak eylemeylem
yašur- batur- ürt- kizlä- verbergen4, verheimlichen4 || gizlemek4, saklamak4 eylemeylem
yašur- kizlä- verbergen2 || gizlemek2

yašuru (adv.) heimlich || gizlice, gizli, saklı adv
yašuru baturu (adv.) heimlich2 || gizlice2, gizli2, saklı2

yašurukı heimlich || gizli, saklı

yašut verborgen, geheim || saklı, gizli; Heimlichkeit || sır, gizlilik
yašut batut verborgen2, geheim2 || saklı2, gizli2; Heimlichkeit2 || sır2, gizlilik2

yašut- erleuchten, glänzen lassen, strahlen lassen || aydınlatmak, ışıtmak, parlatmak eylemeylem
yašut- yagıt- glänzen und regnen lassen || aydınlatmak ve yağdırmak

1
yat ~ y(a)t fremd, seltsam, eigenartig, absurd || yabancı, yaban, tuhaf, garip, acayip, saçma,
anlamsız; unpassend || uygun olmayan; Fremder, Fremdling, Ausländer || yabancı; Angehöriger einer anderen Religionsgemeinschaft,
Angehöriger einer Outgroup || başka bir dinî cemaatin müridi, yabancı bir grubun üyesi;
Feind || düşman; Fremdland || düşman ülke; Fremdes || yabancı bir şey (s./bk. Mo. ǰad

yat ellig zu einem fremden Land gehörig || yabancı ülkeli
yat küdän Fremder und Gast || yabancı ve misafir
yat öz Fremdes und Eigenes || yabancı ve kendine özgü şey

yat sakınč falsche Vorstellung, absurder Gedanke || yanlış düşünce, absürt fikir

yat sözčilig käyiklär || yabancı dil konuşan vahşi hayvanlar

yat taš ellär fremde2 Länder || yabancı2 ülkeler
yat yagı Feind2 || düşman2
yat yalavač fremder Gesandter || yabancı elçi
yat yer fremdes Land || yabancı ülke

2
yat Zauberei || büyücülük (s./bk. Mo. ǰada)
yad tašı Regenstein || yağmur taşı
yat yatlangučı Zauberer || büyücü

3
yat < Neupers. yād Erinnerung || anı, hatıra, bellek

1
yat- liegen (auch Äquivalent von Skt. *śī-), sich hinlegen, die Nacht verbringen (Äquivalent von Skt. vas-) || yatmak (Skt. *śī-’nin de
eş değeri), uzanmak, geceyi geçirmek (Skt. vas-’ın eş değeri); Hilfsverb: durative Bedeutung || yardımcı fiil: devamlılık anlamı
yatgu udıgu oron Schlaf2stätte || uyku2 yeri 2

yatanıš Niederwerfung, Art des Liegens || secde etme, yatma şekli ekekekekekekek ???????????

yatgak Nachtwächter || gece bekçisi
yatgak turgak äränlär Nachtwächter und am Tage diensttuende Aufseher || gece bekçileri ve gündüz görev yapan bekçiler

yatgıš Bett || yatak; Liegeposition || yatış pozisyonu
yatgıš yevägi Bettzeug || yastık yorgan, nevresim

yatgur- hinlegen, legen, veranlassen sich hinzulegen || yatırmak, koymak eylemeylem

yatıka- entfernt sein, sich entfernen, sich entfremden || uzak olmak, uzaklaşmak, yabancılaşmak eylemeylem

yatla- (mit Abl.) abweichen (von) || (ayrılma hâliyle) (… -dan) ayrılmak, sapmak eylemeylem

yatlamak Weissagen (?) || kehanette bulunma (?)

yatlan- zaubern || büyü yapmak, sihir yapmak eylemeylem
yatl(a)ngu taš magischer Stein || büyülü taş

yatmalık Herberge || han, konak

yatñopavit < TochA yajñopavit < Skt. yajñopavīta Opferschnur (eines Brahmanen) || (bir Brahman’ın) kurban kordonu

yatu ständig, immer || daima, sürekli, her zaman
yatu turu ständig2, immer2 || daima2, sürekli2, her zaman2

yatuk liegend || yatan

yava eine Pflanze; vermutlich wilde Zwiebel || bir bitki; muhtemelen yabani soğan (→ yupa)

yaval ruhig, sanft, weich || huzurlu, sakin, yumuşak
yaval yavaš ruhig2, sanft2 || huzurlu2, sakin2, yumuşak2
yeväl äsin sanfte Brise || yumuşak esinti
yeväl ton weiches Gewand || yumuşak elbise

yaval- ruhig sein, sanft werden, besänftigt sein, gezähmt sein (auch Äquivalent von Skt.
nī-), mild werden || huzurlu olmak, sakin olmak, yumuşak olmak, evcileşmiş olmak (Skt. nī-’nin de eş değeri), hayırsever olmak eylemeylem
yavalmıš köŋüllüg yapırgu || soğukkanlılığın yorganı, soğukkanlılığın örtüsü (mecaz)

yavalınč (br) (meditative) Ruhe (Äquivalent von Skt. mauneya) || (meditasyondaki) huzur (Skt. mauneya’nın eş değeri)

yavalmak Sanftwerden, Sanftsein, Beruhigtsein, Abgeklärtheit || yumuşak olma, sakin olma, sakinleşmiş olma, olgun olma

yavalmaz nicht ruhig, nicht besänftigt || sakin olmayan, huzurlu olmayan, yumuşak olmayan
yavalmaz täprämäz yaŋı arıg vašir || sakin olmayan, sarsılmaz, yeni ve temiz Vajra

yavaltur- besänftigen, disziplinieren, zügeln, bezähmen, zähmen || yumuşatmak, disiplin
altına almak, yola getirmek, yenmek, zaptetmek; schwächen, abschwächen || zayıflatmak,
zayıf düşürmek, hafifletmek; bekehren || birinin dinini değiştirmek eylemeylem

yavaltur- bokur- besänftigen2, zügeln2, bezähmen2 || yumuşatmak2, zaptetmek2, yenmek2

yavalturmak Besänftigung, Zähmung, Beruhigung || yumuşatma, yenme, yatıştırma

yavanike << Skt. yāvanika griechisch, barbarisch || Yunan, Yunanca, barbar, vahşi

yavaš ~ y(a)vaš sanft, mild || yumuşak, hafif; Sanftmut, Milde || yumuşaklık
yavaš bol- sanft sein || yumuşak huylu olmak
yavaš särimlig köŋüllüg sanft und geduldig || yumuşak ve sabırlı

1
yavgan scheußlich, hässlich, grob || berbat, iğrenç, çirkin, terbiyesiz (s./bk. Mo. ǰabaγa(n))
yavgan köŋüllüg bösartig || kötü yürekli

2
yavgan fleischloses Speiseopfer || tanrılara sunulan etsiz yemek; etwas Festes || katı bir şey
yavgan bali fleischloses Streuopfer || etsiz serpilen bağış
yavgan torma fleischloses Gtor ma-Opfer || etsiz Gtor ma kurbanı

yavıšgu Blüte, Blattwerk, Blütengirlande, Blumengirlande || çiçek, ağaç yaprağı, çiçeklerden oluşan hevenk, çiçek çelengi
yavıšgulug mit Blättern, mit Blüten || yapraklı, çiçekli

yavız scheußlich, hässlich, übel, schlimm, schlecht, böse, verkommen, minderwertig, elend || berbat, iğrenç, çirkin, fena, kötü,
düşük değerli, sefil; sehr || çok; bedrückt || sıkıntılı, üzgün; Abgeschmacktheit, Schlech- tigkeit || tatsızlık, yavanlık, kötülük; schlechte
Seite, böser Aspekt || kötü taraf, kötü bakış açısı; schlechter Zustand || kötü durum; Elender || sefil kişi
yavaz iš išlä- yazın- Unzucht treiben2 || zina yapmak2 eylemeylem
yavazta yavaz überaus schlecht || çok kötü, kötünün kötüsü
yavız artak verkommen2 || bozulmuş2
yavız bol- bedrückt sein || sıkıntılı olmak
yavız böküš sakıšlıg mit schlechtem Denken2 || kötü düşünceli
yavız irü b(ä)lgülär böse Omina2 || kötü işaretler2, kötü alemetler2
yavız kıŋ (Blick) böse und scheel || (göz, bakış) fena ve şaşı
yavız köŋül Bosheit || kötülük
yavız köŋül Bosheit || kötülük
yavız körüm schlechte Ansicht (Skt. kudṛṣṭi) || kötü görüş (Skt. kudṛṣṭi)
yavız köz böser Blick || nazar, kem göz
yav(ı)z küčsüz kösönsüz sehr kraftlos und machtlos || çok güçsüz ve kuvvetsiz
yavız tül schlechter Traum, böser Traum || kötü düş, kötü rüya
yavız yol schlechte Existenzform (Skt. durgati) || kötü varlık şekli (Skt. durgati)

yavızla- tadeln || kınamak; für schlecht halten || kötü bulmak, kötümsemek eylemeylem

yavızlan- sich schlecht fühlen || kendini kötü hissetmek

yavızlık Fehler, Fehlverhalten || kusur, yanlış davranma
yav(ı)zrak schlechter || daha kötü

1
yavlak ~ y(a)vlak ~ y(a)vl(a)k schlecht, böse, übel, schlimm || kötü, fena, berbat; (Wein) stark || güçlü, sert (şarap); Feind, Böser ||
düşman; Böses, Übles, Exkrement || kötü, fena (madde), dışkı; Bosheit || kötülük; (s./bk. Khotansak. yola-, TochB yolo)
y(a)vlak ayıg kılınč schlechte2 Tat || kötü2 iş
yavlak bat schlecht und übel || kötü ve fena; Schlechtes und Übles || kötü ve fena şey
y(a)vlak bilig (m) Bosheit || kötülük
yavlak bor starker Wein || güçlü şarap
y(a)vlak eš tuš adaš kudaš || kötü eş2 ve dost
y(a)vlak köŋül Bosheit, Schlechtigkeit || kötülük
y(a)vlak köŋüllüg bösartig || kötü yürekli
y(a)vlak sakınč Bosheit || kötülük
y(a)vlak sakınč sakın- böse Gedanken hegen || kötü fikir düşünmek, kötü niyet beslemek eylemeylem
yavlak (~ y(a)vlak) sakınčlıg mit bösen Gedanken, bösartig || kötü yürekli, kötü niyetli

y(a)vlak utun schlimm2 || kötü2

yavlaklan- schlecht machen, schlecht behandeln || kötülemek, kötü davranmak eylemeylem

yavlaksız ~ y(a)vlaksız ohne Schlechtes, ohne Feinde || kötülüksüz, düşmansı

yavrı schwach || zayıf, güçsüz

yavrı- geschwächt sein, schwach sein || zayıf olmak, güçsüz olmak, zayıflamak eylemeylem
yavrı- sın- schwach und erschöpft sein || zayıf ve güçten düşmüş olmak

yavrımaz nicht schwach || zayıf olmayan
yavrımaz artamaz yarp katıg toŋ šır nicht schwach, unvergänglich und fest4 || zayıf olmayan, sonsuz ve katı4

yavrıt- schwächen || zayıflatmak eylemeylem

1
yay Sommer || yaz
yay üd Sommerzeit (auch Äquivalent von Skt. varṣāvāsana = ,Aufenthalt (der Mönche) während der Regenzeit)‘ || yaz mevsimi
yay üdtäki zur Sommerzeit || yaz mevsimindeki
yaylı kıšlı Sommer und Winter || yaz ve kış

2
yay Bogen || yay

1
yay- forttreiben, vertreiben || kovmak, sürükleyerek götürülmek, sürmek eylemeylem
yay- sür- forttreiben2, vertreiben2 || kovmak2, uzaklaştırmak2, sürmek2

2
yay- ausbreiten (?) || yaymak (?)

yaya Hintern, Gesäß, After, Anus || göt, kaba, kıç, anüs, makat

yayalıg After-, Anus- || anüs …, makat …
yayalıg yolınča über den Weg des Afters || anüs yolunda adv

yayı- erschüttern, ins Wanken bringen, schütteln || sarsmak, sallamak, silkelemek eylemeylem

yayıg (Fluss, Strom) reißend || (nehir) deli, şiddetli; unruhig ||huzursuz
yayıg yadgun (Fluss, Strom) reißend2 || (nehir) deli2, şiddetli2

1
yayıl- schwanken, beben, erschüttert werden, aufgeregt sein || sallanmak, titremek, sarsılmak, heyecanlanmak eylemeylem
yayıl- yaykal- täprä- kamša- beben4 || titremek4, sarsılmak4

yayılmak Schwanken, Erschütterung || sallanma, sarsıntı, sarsılma
yayılmak yaykalmak Erschütterung und Beben, Erschütterung2 || sarsılma ve titreme, sarsılma2

yayılmaksız y(a)rp yüräklig talaklıg mit unerschütterlichem und festem Mut2 || sarsılmaz ve katı yürekli2

yayıt Weide || otlak

yayıt- erschüttert werden, aufgeregt werden, bewegt werden || sarsılmak, heyecanlandırılmak, hareket ettirilmek || dağılmak, yayılmak eylemeylem

yayka- schütteln || sallamak, silkmek eylemeylem

yaykal- branden, anbranden, schwanken, beben || kıyıya çarparak kırılmak, sallanmak, titremek eylemeylem
yaykal- täš- (Wasser) anbranden und über die Ufer treten || (su) kıyıya çarparak kırılmak ve taşmak

yaykan- branden, wallen, erbeben, in Wallung geraten || kıyıya çarparak kırılmak, coşmak, kaynamak, sallanmak, titremek eylemeylem
yaykan- bulgan- erbeben2 || titremek2

yaykanmak Wallen, Branden || coşma, kaynama, kıyıya çarparak kırılma

yaykı sommerlich, zum Sommer gehörig || yaz gibi, yaza ait, yazki
yaykı bakčan sommerliche Residenz || yağmur mevsimi inzivası
yaykı ton Sommerkleidung || yazlık giyim, yazlık kıyafet, yazlık giysi

yaykı üč ay birkčanıg ärtür- || üç aylık yağmur mevsimi inzivasını geçirmek eylemeylem

1
y(a)yl(a)- (r) den Sommer verbringen || yazı geçirmek eylemeylem

yaylag ~ yayl(a)g ~ y(a)yl(a)g Sommer- || yaz …, yazlık; Sommerquartier || yayla
yayl(a)g kıšl(a)g kalık ısırka Sommer- und Winter-Palast2 || yazlık ve kışlık saray2

yaylamaksız unbeweglich, unerschütterlich || hareketsiz, sarsılmaz
yaylamaksız köŋüllüg mit unbeweglichem Geist || sarsılmaz zihinli

yaylık Sommerhaus, Sommerquartier, Sommerhalle || yazlık, yayla, yazlık ev
yaylık kämištür- Hallen (für ein Kloster) errichten lassen || (bir manastır için) pavyonlar (çok büyük salonlar) kurdurmak eylemeylem

yaz Frühling || ilkbahar
yaz yay Frühling und Sommer || ilkbahar ve yaz

1
yaz- fehlen, sich vergehen, sündigen, nicht gehorchen, sich irren, nicht beachten
|| yanılmak, günah işlemek, hata yapmak, itaat etmemek, (bir şeye) gözünü yummak eylemeylem
yaz- yaŋıl- fehlen2, sich vergehen2 || yanılmak2, günah işlemek2, itaat etmemek2

2
yaz- auflösen (bei Ingredienzen eines Heilmittels) || (bir ilacın içeriğinde) suda eritmek eylemeylem

yaza- < Mo. ǰasa- korrigieren || düzeltmek eylemeylem

yazak << Skt. yāsaka Alhagistrauch (Alhagi sp.) || Aguldikeni (Alhagi sp.)

yazalmaklag mit Entspannung, mit Geruhsamkeit || rahatlamalı, huzurlu, rahatlıkla

y(a)zdan < Parth./MP yazdān (Pl. von ,Gott‘), Götter, Gott || tanrılar, Tanrı
y(a)zdan astar hirza < Parth. yazdān āstār hirzā Gott vergib (meine) Sünde! || Tanrı günahları(mı) bağışlasın!

1
yazı Ebene, freier Platz || ova, düz yer
yazı yer Ebene || ova, düz yer
yazı yerdäki auf der Ebene befindlich || ovadaki, düz yerdeki

y(a)z(ı)g (r) braun || kahverengi
y(a)z(ı)g (a)tl(ı)g (r) auf braunem Pferd reitend || kahverengi atlı

yazıl- (Krankheit) vergehen, sich bessern || (hastalık) geçmek, iyileşmek; sich entspannen, gelöst werden, entspannt sein || rahatlamak,
kafa dinlendirmek, gevşemiş olmak, rahat olmak; sich öffnen || açılmak; sich ergötzen || eğlenmek eylemeylem

yazılmak ögirmäk Gelöstheit und Freude || gevşeme ve mutluluk

yazıltur- die Spannung lösen, die Anspannung nehmen || gerilimi almak, gevşetmek, gerginlik almak eylemeylem

yazın (adv.) im Frühling || ilkbaharda

yazın- ~ yaz(ı)n- sündigen, fehlen || günah işlemek, suç işlemek; sich (sexuell) vergehen || (cinsel) suç işlemek eylemeylem
yazın- yaŋıl- sündigen und fehlen || günah ve suç işlemek
yaz(ı)nmıš yazok verübte Sünde || işlenmiş günah

yazınčsız unfehlbar, fehlerlos, sündlos || yanılmaz, hatasız, kusursuz, günahsız
yazınčsız arıg č(a)hšap(a)t tutmak || hatasız ve temiz emir tutma

yazınčsızın (adv.) fehlerlos, sündlos, unfehlbar || hatasız, günahsız, yanılmaz

yazınmak Verfehlung || kusur, kabahat

yazıš- gemeinsam verfehlen || birlikte kaçırmak, birlikte yolu şaşırmak eylemeylem

yazkı Frühjahrs-, Frühlings- || ilkbahar …; sommerlich || yaza ait, yazınki
yazkı čakdakı zur Frühlingszeit || ilkbahar mevsimindeki
yazkı kar Frühlingsschnee || ilkbahar karı
yazkı muz Frühjahrseis || ilkbahar buzu
yazkı tumlıg Frühjahrskälte || ilkbahar soğukluğu
yazkı üd Frühjahrszeit, Frühlingszeit || bahar zamanı

yazlıg Frühlings- || ilkbahar …; Sommer- || yaz

yaznag (br) Fehler, Vergehen, Sünde || kusur, günah, yanılgı ekekekekek

1
yazok Fehler, Vergehen, Sünde, Schuld || kusur, günah, suç, hata
yazok kılınč (c) Vergehen2, Sünde2 || kusur2, günah
yazok yaŋlok Vergehen2, Sünde2 || kusur2, günah
yazokda bošu- (m) von Sünde befreien || günahtan kurtarmak
yazokda bošunu ötün- (m) bitten, von Sünden frei zu werden || günahlardan kurtulmayı dilemek adv eylemeylem

yazokınta yarar krmšugun kol- || günahına uygun olan affı dilemek

2
yazok (Gesicht) entspannt || gevşemiş (yüz

yazokla- sündigen, Untaten begehen || günah işlemek; Sünden bestrafen || günahları cezalandırmak eylemeylem

yazoklamak Klage || dava

yazoklug sündhaft, sündig || günahkâr,
günahlı; Sünder || günahkâr kişi; Sünden- || günah …; Sündhaftigkeit || günahkârlık

yazoksuz bıtadı unschuldig und grundlos || günahsız ve sebepsiz

yäk < Mittelind. yakkha Dämon, Yakṣa || şeytan, Yakṣa; (m) Teufel || şeytan, cin (vgl./krş. Parth. yaxš, Sogd. (und Man.-Sogd./ve Man.-Sogd.)
ykš-, Christl.-Sogd./Hristiyan Sogd. yqš-, TochA yakäṣ, TochB yākṣe, Khotansak. yakṣa-, yakṣä, yakṣā˓nä, yakṣānu, yakṣi, yakṣu)
yäk ičgäk Dämon2 || şeytan2
yäk ičgäklärig okımak törösi || ruh2 çağırma ayini, şeytanları2 çağırma töreni
yäk kılınčı teuflische Tat || şeytani iş
yäk mäŋizlig || şeytan şekilli
yäk oŋžin (m) Dämon2 || şeytan2
yäk rakšas Dämon2 || şeytan2

yäk tapıgı Dämonenverehrung || şeytanperestlik

yäkig yavaltur- den Dämon besänftigen || şeytanı yumuşatmak eylemeylem

yäkkä tapın- (m) den Teufel anbeten || şeytana tapınmak eylemeylem

yäl(i)š Trab || tırıs

yänä ~ y(ä)nä und, wieder, wiederum, dann || yine, tekrar, bir daha, yeniden, bunun üzerine;
nun, ferner || şu anda, şimdi, bundan başka, ayrıca; sogar || hatta, bile; andererseits || diğer taraftan, öte yandan adv
yänä basa und dann noch, und weiter noch || ve bundan başka
yänä ök wiederum || bir daha, yeniden
yänä yänä immer wieder || tekrar tekrar, sürekli
yänä ymä dann wieder || sonra tekrar
yinä ök wiederum || bir daha, yeniden

yänälä wiederum || bir daha, yeniden adv
yänälä tugmaksız Nicht-Wiedergeburt || yeniden doğmasız

yänäläš- sich erneuern || yenileşmek, yenilenmek eylemeylem

yänäläyü erneut (auch Äquivalent von Skt. bhūyas), von Neuem || tekrar (Skt. bhūyas’ın da eş değeri), yeniden

yänčilmäk Beklemmung|| sıkıntı, can sıkıntısı (→ yančıl-)

yänčilmäk korkmak Beklemmung und Furcht || sıkıntı ve korku

1
yäŋä Schwägerin || yenge
yäŋä eči Schwägerin und älterer Bruder || yenge ve ağabey

1
y(ä)ŋäč liebe Schwägerin || sevgili yenge

ye- essen, verzehren, fressen || yemek, yiyip bitirmek; genießen || tadını çıkarmak; (Pfand) veruntreuen
|| (depozito) zimmetine geçirmek; verbrauchen || tüketmek; (von der Ernte) leben || (hasattan elde ettiğiyle) yaşamak; (Arznei) einnehmen
|| (ilaç) almak; (Peitschenhiebe) bekommen, (die Peitsche) zu kosten bekommen || (kamçı) yemek eylemeylem
ye- aša- essen2 || yemek2
ye- yuŋla- essen2, verbrauchen2 || yemek2, tüketmek2 eylemeylem

yep kod- aufessen, auffressen || yiyip bitirmek eylemeylem

yeelpigü Aureole, Fächer || ayla, hale, yelpaze 1

1
yeg besser, beste(r, -s), höchste(r, -s), höher ||
daha iyi, en iyi, en yüksek, en üstün, daha
yüksek; hoch (auch Äquivalent von Skt. udāra),
hochgestellt, gut, sehr gut, vorzüglich, ausgezeichnet, vortrefflich, hervorragend || üstün
(Skt. udāra’nın da eş değeri), iyi, çok iyi,
mükemmel, fevkalade, nefis, olağanüstü; Vorzüglichkeit, Vorzug, Überlegenheit, Vortrefflichkeit || mükemmellik, avantaj, üstünlük,
nefaset; Essenz, Wesen || esans, öz, cevher

yeg adrok ausgezeichnet2 || mükemmel2; Vorzüglichkeit2 || mükemmellik2
yeg alıg (r) sehr gut oder schlecht || çok iyi veya kötü

yeg baš baštınkı hervorragend3 || olağanüstü3

yeg baštınkı köni tüz tuymak || en iyi2, gerçek ve düz aydınlanma

yeg kudı Überlegenheit und Unterlegenheit || üstünlük ve aşağılık

yeg kudıkı Vorzug und Nachteil || avantaj ve dezavantaj

yeg kutlug Vorzüglichkeit und Heiligkeit || olağanüstülük ve kutsallık

yeg sukančıg herrlich2 || fevkalade2

yeg sukančıg küsänčig adkangular || fevkalade2 ve arzulanan duyu objeleri ekekekekekekek ???????

yeg y(a)rp Essenz2, Wesen2 (Äquivalent von Skt. sāra°) || esans2, öz2, cevher2

yeg yeg sehr || çok

yegäd- besiegen, übertreffen, besser sein, siegreich sein || yenmek, daha üstün olmak,
daha iyi olmak, galip gelmek; vollkommen werden, sich vervollkommen, sich verbessern || başarmak, başarılı olmak, yücelmek, kutsanmak eylemeylem
yegäd- ut-
yegädmiš utmıš (m) siegreich2 || galip olmuş2

yegäddür- besser machen, loben || daha iyi yapmak, övmek eylemeylem

yegädinčlig siegreich, zum Sieg verhelfend || muzaffer, galip gelen, galibiyete destek olan

yegädinčsiz unbesiegbar, unüberwindlich || yenilmez, aşılmaz enilmez, aşılmaz
yegädinčsiz küč unbesiegbare Kraft (Bez. einer Dhāraṇī) || yenilmez güç

yegädinčsiz utunčsuz unbesiegbar2, unüberwindlich2 || yenilmez2, aşılmaz2

yegädišmäk das Wetteifern || rekabet, yarışma

yegädmäk Sieg(en), Siegreichsein || başarı, galip olma, üstün olma; Vervollkommnung
(auf dem man. Heilsweg) || (Maniheizm’in kurtuluş yolunda) kusursuz olma, mükemmelleşme

yegädmäk bägädmäk Siegreichsein und Souveränsein || galip olma ve güç sahibi olma

yegädmäkläš- wetteifern || yarışmak eylemeylem
yegädmäkläšmäk Wetteifern || yarışma

yegädmäklig mit Sieg, Sieges- || zaferli, zafer …

yegän ~ y(e)gän Neffe || yeğen 2

yeglä- für gut halten || (daha) iyi bulmak, tercih etmek eylemeylem

1
yeglig vorzüglich || mükemmel, enfes

yegräk (mit Lok.) besser (als) || (bulunma hâli ekiyle) daha iyi; vorzüglich || mükemmel

yegrän kastanienbraun (Fellfarbe eines Pferdes) || kestane rengi (bir atın derisinin rengi)
yegrän adgır kastanienbrauner Hengst || kestane rengi aygır

yegsä- essen wollen, zu essen wünschen || yemek istemek eylemeylem

yegsiz nicht gut || iyi değil; wesenlos || özsüz, cevhersiz

1
yegü Essen, Speise, Nahrung || yemek, aş, yiyecek
yegü aš Essen2, Speise2, ein Bissen Speise || yemek2, aş2
yegü ašagu Nahrung2 || yiyecek2
yegü ičgü Speisen und Getränke || yiyecek ve içecek

yegük(i)yä etwas Speise || biraz yiyecek

1
yel Wind (auch Äquivalent von Skt. māruta) ||
rüzgâr, yel (Skt. māruta’nın da eş değeri);
einer der drei Doṣas (scil. vāta) || üç Doṣa’dan
biri (yani vāta); Luft (Element) || hava
(element); Sturm, Unwetter, Schneesturm ||
bora, fırtına, kasırga, kar fırtınası, tipi; Dämon
|| şeytan, ifrit; Besessenheit || düşkünlük, tutku (s./bk. Mo. del)

yeel iglig || rüzgâr (Skt. vāta) (kaynaklı) hastalıklı, romatizmalı

yeel tıltaglıg ig || rüzgâr (Skt. vāta) kaynaklı hastalık2

yeel tilgäni Windrad (Meditationsobjekt, buddh. Kosmologie = Skt. vāyumaṇḍala) || rüzgâr tekeri, rüzgâr gülü

yeel tözlüg agrıg || rüzgâr (Skt. vāta

yeel tüpi Schneesturm2 || kar fırtınası2, tipi2

yeel yorık || şeytani yaşam tarzı, şeytani tutum

yel äsin Wind2, Brise2 || rüzgâr2, esinti2

yel tart- besessen sein || şeytana tutulmuş olmak eylemeylem

yel tözlüg sarıg tözlüg lešip tözlüg sanipat tözlüg iglär || rüzgâr, safra, balgam veya (bu üçünün) kombinasyonu kaynaklı hastalıklar

2
yel Mähne || yele (s./bk. Mo. del)

yeläŋ windig || rüzgârlı ekekekekekek ??????????

yeläyü trügerisch, illusorisch, illusionär, zauberisch, vergeblich, scheinbar, zaubertrughaft,
fälschlich || aldatıcı, hayalî, büyülü, abes, görünen, batıl; Illusorisches, Illusion || hayalî bir şey, hayal

yeläyü b(ä)lgülär illusionäre Merkmale (Skt. lakṣaṇa) || hayalî belirtiler
yeläyü töz illusorische Wesenheit || hayalî cevheriyet

yeläyü tözlüg auf Illusion beruhend || hayal özlü, hayale dayanan, hayal kaynaklı

yeläyüli čınlayulı trügerisch und wahrhaft || aldatıcı ve gerçek

yeläyüsinčä (adv.) auf trügerische Weise || aldatıcı bir şekilde adv

yelim Leim || tutkal
yelim yı Schlingpflanze || sarmaşık bitki, sarılgan bitki

yelimlig mit Leim || tutkallı
yelimlig mäkä Tinte mit Leim || tutkallı mürekkep

yelläyü wie ein Wind blasend || rüzgâr gibi esen

yellig ~ yel(lig) Wind-, mit Wind, windig || rüzgâr …, rüzgârlı

yelpi- fächeln, (Luft) zufächeln || yellemek, yelpazelemek eylemeylem

yelpigü Fächer || yelpaze

yelpik Kobold, Gespenst, Dämon || cüce cin, hayalet, şeytan

yeltir- wehen || esmek eylemeylem

yeltirär (m)wehend, blasend (Name eines Monats) || esen, üfleyen (bir ay adı)

yeltrit- wehen lassen, blasen lassen || estirmek, dalgalandırmak eylemeylem

yelü (eigentl.) Haltestrick (im Altuig. nur in
der Verbindung yelü kögän) || (aslında) hayvan tutmaya yarayan ip (Eski Uygurcada sadece yelü kögän ile birlikte kullanılmıştır)
yelü kögän Regenbogen || gökkuşağı

yelvi Zaubererscheinung, Zaubertrug, Trugbild, Sinnestäuschung, Illusion, Illusions-,
Trug- || büyü görünüşü, hayal, kuruntu, aldatıcı görünüş, hayalî görüntü, yanılsama,
sanrı, fantezi, hayal …, kuruntu …; Zauber, Zauber- || sihir, büyü, büyü … (vgl./krş. Mo. ilbi, yelvi, yelbi, yerbi, yilbi, yilvi
yelvi barıgılıg mit Zauber-Verhalten || büyü davranışlı, sihir tutumlu
yelvi kömän Zaubererscheinung2, Zaubertrug2, Zauber2 || büyü görünüşü2, hayal2, kuruntu2, aldatıcı görünüş2, büyü2
yelvi kömän tözlüg || yanılsamaya2 dayanan, büyüye2 dayanan
yelvi yaŋlıg von zauberischer Art || büyüleyici çeşitten olan, büyüleyici türden olan
yelvi yelvilä- zaubern || büyü yapmak, büyücülük yapmak eylemeylem

yelviči Zauberer, Illusionist || büyücü, sihirbaz, hayalci (s./bk. Mo. ilbiči, yelvičin, yelbičin)
yelviči är Zauberer, Illusionist || büyücü, sihirbaz, hayalci
yelviči ärän Zauberer, Illusionist || büyücü, sihirbaz, hayalci

yelvik- besessen sein, von Magie betroffen
sein, behext sein, behext werden || şeytana tutulmuş olmak, cinlenmiş olmak, büyülenmiş olmak, büyülenmek eylemeylem
yelvik- aguk- behext und vergiftet werden || büyülenmek ve zehirlenmek ekekekekekek ????? eylemeylem
yelvik- učın- || şeytana tutulmuş olmak2, cinlenmiş olmak2, büyülenmiş olmak2, büyülenmek2

yelvikmäk Besessensein, Behextwerden || büyülenmiş olma, büyülenme
yelvikmäk kutsıramak Behextwerden und des Glücks Beraubtwerden || büyülenme ve mutluluğun soyulması

yelvilä- zaubern || büyü yapmak, sihir yapmak, büyülemek eylemeylem

yem Speise || yemek, yem ekekekekekekek ?????
yem ičim Speisen und Getränke, Nahrungsmittel || yiyecek ve içecek, gıda maddeler

yem han < Chin. ⚾╒ yan han (Spätmittelchin. iam xanˋ) die brillante Han-(Dynastie) || mükemmel Han (Hanedanlığı)

1
yemäk Essen, Ess- || yeme, yiyecek, yemek …
yemäk ičmäk m(ä)ŋiläm(ä)k Essen, Trinken und Frohsein || yeme, içme ve mutlu olma

yemir- zum Einsturz bringen, zusammenbrechen lassen, zerschmettern, zerstören, zuschütten
|| kırmak, ezmek, mahvetmek, yıkmak, paramparça etmek, doldurmak eylemeylem

yemiš Frucht, Obst || meyve, yemiş (s./bk. Mo. ǰemiš)
yemiš ıgač Obstbaum || meyve ağacı
yemiš sögüt Obstbaum || meyve ağacı

yemišlik kavlalık Obst- und Gemüsegarten || meyve bahçesi ve sebze bahçesi
yemišlik kavlalık etär Gärtner || bahçıvan

yemlik Essbares || yiyecek şey, yenecek şey
yemlik ičimlik Essbares und Trinkbares || yiyecek ve içecek şey

yemril- einstürzen, zusammenbrechen, niederstürzen, verfallen, herabstürzen, umfallen
|| yıkılmak, çökmek, devrilmek; zerschmettert werden || tahrip edilmek; (Eis) schmelzen || (buz) erimek eylemeylem
yemril- yeril- zerschmettert werden und zersplittert werden || tahrip edilmek ve parçalanmak eylemeylem

yemriltür- einstürzen lassen || yıktırmak, çöktürmek eylemeylem
yemriltür- täpländür- einstürzen lassen und veranlassen, dass … zertrampelt wird || yıktırmak ve ezdirtmek

yemšä- grasen || otlamak, otlanmak eylemeylem

yemšäk Futter || yem ekekekekek

yemtöki bol- zum Fraße von … dienen || … yemi için kullanılmak, yemdeki olmak

yenčsirädür störend || rahatsız edici
yenčsirädür nizvanilar die störenden Kleśas || rahatsız edici Kleśalar

yeni- leicht werden || hafiflemek, hafif olmak eylemeylem

yenig leicht; || hafif; leichtfertig, unachtsam ||
dikkatsiz, düşüncesiz; fein, unbedeutend, gering, belanglos || ince, önemsiz, ufak, değersiz; erträglich || dayanılır

yenig korgu leichtfertig2, unachtsam2 || dikkatsiz2, düşüncesiz2

yenig köŋül Abschätzigkeit, Unehrerbietung || küçümseyicilik, hürmetsizlik

yenig kör- || ehemmiyetsiz bulmak, önemsiz olarak görmek, hor görmek, küçümsemek eylemeylem

yenig tut- für gering achten, für belanglos halten || değersiz görmek, hor görmek, ehemmiyetsiz görmek eylemeylem

yeniglä- verunglimpfen, verächtlich machen, etwas für unwichtig halten
|| kötülemek, hakaret etmek, aşağılamak, değersiz görmek, önemsiz görmek eylemeylem

yeniglig leicht || hafif, hafif olan

yenigräk geringer || daha az, daha değersiz

yeŋ Ärmel || yen, elbise kolu
yeŋ ätäk Ärmel und Saum || yen ve etek baskısı, yen ve etek ucu
yeŋ učları Ärmelenden || (elbisenin) kol uçları

yeŋil sehr klein, winzig || çok küçük, küçücük
yeŋil bir ävin kog kıčmık ein winziges Staub2korn || küçücük bir toz2 parçası ekekekekekek ????????*

yeŋištür- (br) Bed. unklar || manası belirsiz eylemeylem

yeŋlag (br) Bed. unklar || manası belirsiz

yeŋlig mit Ärmeln || yenli, elbise kollu

1
yer ~ y(e)r Boden, Erde, Erdboden, Platz, Land, Gebiet, Gelände, Landstück, Feld, Acker
|| yer, yeryüzü, toprak, arazi, alan, saha, bölge, zemin, ülke, tarla; Stelle (auch Äquivalent von
Skt. deśa) || yer (Skt. deśa’nın da eş değeri); Grabstätte || mezarlık, kabristan; Welt || dünya;
Strecke, Wegstrecke, Entfernung || yol, mesafe, uzaklık; Umkreis, Umgebung, Umgegend || çevre, etraf

yer bor Erde und Staub || yer ve toz, toprak ve toz

yer borluk Weingarten || bağ

yer edisi Herr des Bodens (tantrische Gottheit) || yer hükümdarı

yer etigi Erdmasse || yer kütlesi, yer yığını

yer orunug tutdačı [küčlüg] || yeryüzünü kapsayan güçlü (bir Bodhisattva’nın adı)

yer tarı Platzmangel || yersizlik, yer darlığı
yer tatıgı | yer esansı (Budist kozmogonide besleyici bir maddenin adı;

yer yüdüki im ganzen Land || bütün ülkede yüdük bir burada

yerkä äsän tüš- (Kind) gesund auf die Welt kommen || (çocuk) sağlıklı dünyaya gelmek eylemeylem

yerägäsi Erdherrscher (?) || yer hükümdarı (?)

1
yerči Anführer, Wegeführer (auch Äquivalent
von Skt. nāyaka), Führer bei Reisen auf dem
Land || komutan, lider, rehber (Skt. nāyaka’nın da eş değeri), karada seyahat edenler için rehber; Landvermesser || arazi ölçüsücü

yerčilä- führen, leiten || idare etmek, yönetmek, rehberlik etmek eylemeylem
yerčiläp uduz- den Weg zeigen || yol göstermek

yerčilägü Führen, Geleiten || idare etme, yönetme, rehberlik

yerčilämäk Führen,Führung,Leitung || yön
gösterme, önderlik yapma, yönetim, rehberlik etme; Pädagogik || pedagoji

yerčilät- führen lassen || rehberlik yaptırmak, rehberlik ettirmek eylemeylem

yerčiläyü wie ein Wegeführer || rehber gibi

yerčisiz ohne Führer, ohne Wegeführer || rehbersiz

yerik- sich niederlassen || yerleşmek eylemeylem k dönüşlük herhalde

yeril- zersplittert werden || parçalanmak; sich trennen || ayrılmak eylemeylem

yerinčig eklig, abscheulich || iğrenç, berbat
yerinčig yarsınčıg eklig2, abscheulich2 || iğrenç2, berbat2

yeriŋümäk Kummer haben, traurig sein || dertlenme, kederlenme, üzülme
yeriŋümäk ačımak Kummerhaben2, Traurigsein2 || dertlenme2, kederlenme2, üzülme2

yerk(i)yä Örtchen, kleiner Ort || küçük yer

yerlig mit Oberfläche || yüzeyli

yersig zerstört || yıkılmış, yok edilmiş

yersigsiz häretische Lehre, Häresie, Irrlehre, falsche Doktrin || sapkınlık, yanlış öğreti

yersikmäk Getadeltwerden || kınanma, yerilme

yertinčü Welt, Weltsystem, Erde || dünya, yeryüzü, dünya düzeni, yer (s./bk. Mo. yirtinčü)
yertenčö tabı || ,dünya işareti‘ (Skt. lokasaṃjñā’nın eş değeri = alışılagelmiş konuşma‘)

yertinčü edisi Herr der Welt (eine tantrische Gottheit) || dünyanın hükümdarı (Tantrist bir tanrı)

yertinčü küzädči Welthüter (Skt. lokapāla) || dünyanın koruyucusu (Skt. lokapāla)

yertinčü ugušı Weltsystem (Skt. lokadhātu) || dünya düzeni (Skt. lokadhātu)

yertinčüg ukmıš ) || dünyayı anlamış

yertinčünüŋ tapıngulukı udungulukı || dünya tarafından saygı gösterilmesi gereken2 adv ?????????? ekekekekek

yertinčüdäkilärniŋ sävgülüki || dünyadakiler tarafından sevilmesi gereken

yertinčülüg weltlich, Welt- || dünyevi, dünya …; das Weltliche || dünyevi şey
yertinčülüg ämgäk weltliches Leiden || dünyevi ızdırap

yertinčülüg kertü weltliche Wahrheit (Skt. saṃvṛtisatya) || dünyevi gerçek, dünyevi hakikat (Skt. saṃvṛtisatya)

yertinčülüg ögrätig weltliche Praxis || dünyevi uygulama

yertinčülüg törö weltlicher Usus, weltliches Leben || dünyevi örf, dünyevi yaşam

yertinčülüg törö yaŋ weltlicher Gebrauch2 (Skt. vidhāna) || dünyevi kullanılış2, dünyevi örf2 (Skt. vidhāna)

yertinčülüg yeläyü išlär weltliche und illusorische Dinge || dünyevi ve hayalî işler adv

yertinčülügčä nach weltlichen Maßstäben, profan, alltäglich, irdisch || dünya standartlarına göre, alelade, gündelik, olağan, dünyevi adv

yertinčülügčä yeläyü at irdische und illusorische Bezeichnung || dünyevi ve hayalî isim

yertür- hassen lassen || nefret ettirmek eylemeylem

yeš- einander fressen || birbirini yemek, karşılıklı yemek, yiyişmek eylemeylem
yešmäk einander Fressen, gegenseitiges Fressen || birbirini yeme, karşılıklı yeme

1
yet- reichen, ausreichen, hinreichen, erreichen, zukommen, j-n einholen || yetmek,
yetişmek, erişmek, ulaşmak, arkasından yetişmek; fassen, überraschend ergreifen || tutmak, birden bire almak

yet- ogša- erreichen und streifen || erişmek ve dokunmak, erişmek ve sıyırıp geçmek eylemeylem

y(e)tgäk Sack, Beutel || kese, torba

yetgür- erreichen lassen, gelangen lassen, erlangen lassen, j-m zu etwas verhelfen ||
eriştirmek, yetiştirmek, birisine bir şey için yardımda bulunmak; (Verdienst) zuwenden || (sevap) bağışlamak eylemeylem

yeti äkä baltız tärimlär die verehrten sieben
Schwestern2 (Skt. saptamātṛ) || sayın yedi kardeş2 (Skt. saptamātṛ

yeti *p(a)h(a)rlar die sieben Planeten || yedi gezegen

yeti pın sieben Teile || yedi parça

yeti tal bodınča in der Höhe von sieben Palmen || yedi hurma ağacı boyunca

yeti yeti sieben mal sieben || yedi kere yedi

yeti yočan sieben Meilen lang || yedi mil uzunluğunda olan

yetiglig (Pferd) geführt || (at) sürülmüş

yetigü alle sieben || bütün yedi, yedisi 1

1
yetikän Siebengestirn, der Große Wagen, der Große Bär (Ursa major) || Büyükayı takımyıldızı (Ursa major); Befehlshaber || komutan

yetil- überwältigt werden || yenilmek; ankommen, eintreffen || varmak, gelmek eylemeylem

yetimsiz ohne Energie, kraftlos || enerjisiz, güçsüz
yetimsiz ikinčsiz tülüksüz küčsüz kösönsüz kraftlos5 || güçsüz5

yetinčsiz unerreichbar, nicht erlangbar ||
erişilmez, yetişilmez, ulaşılmaz; außerordentlich || fevkalade, olağanüstü; das Unerreichbare || ulaşılmaz şey
yetinčsiz bulgusuz
yetinčsiz tutunčsuz || erişilmez2, erişilmez ve anlaşılmaz; das Unerreichbare2 || ulaşılmaz şey2

yetinčsiz tutunčsuz ulsuz tüpsüz | erişilmez2 ve sınırsız2

yetirär maŋ turkı eine Entfernung von je sieben Schritten || yedişer adım uzaklık

yetiš- gemeinsam ankommen || birlikte yetişmek, karşılıklı ulaşmak eylemeylem

yetitmäk Überwältigtwerden || yenilme

yetiz breit, weit || geniş, uzak; Breite, Weite || genişlik, uzaklık; Prinzip || esas
yetiz keŋ Breite2 || genişlik2

yetmäz nicht ausreichend, insuffizient || yeterli olmayan, yetersiz
yetmäz tükämäz nicht ausreichend2, insuffizient2 || yeterli olmayan2, yetersiz2

1
yetür- zu essen geben, füttern, mit Essen versorgen || yedirmek, beslemek eylemeylem

2
yetür- erreichen lassen || ulaştırmak; zukommen lassen, gelangen lassen || yaklaştırmak, ulaştırmak eylemeylem

yetvi prägnant || kesin, özlü, veciz

yev- versehen (mit), ausstatten (mit), geben || donatmak, döşemek, vermek eylemeylem

yeväg Ausstattung, Ausrüstung || teçhizat, donanım, malzeme, süs
yeväg azuk Ausrüstung und Proviant || teçhizat ve azık

yeväg yaka || ,teçhizat ve yaka‘ (= komutan, otorite)

yevät- ausgestattet werden, ausgerüstet sein ||
donatılmak, süslenmek, teçhiz edilmek; ausstatten, bereitstellen, ausrüsten || donatmak, hazır hale getirmek, donatmak eylemeylem

yevätür- veranlassen auszustatten || donattırmak eylemeylem

yevig Ausstattung, Zurüstung (Skt. saṃbhāra), Verzierung, Schmuck || donatım, donatma
teçhizat (Skt. saṃbhāra), dekor, süs, süsleme; Gegenstand, (im Pl.) Utensilien || nesne, eşya, (çoğulda) malzemeler

yevig tizig ) || süs2, dekor2, süsleme2, donatma2, teçhizat2
yevig tizig etig || süs3, dekor3, süsleme3, donatma3, teçhizat3

1
yeviglig ~ y(e)viglig ~yevig(lig) ausgestattet
(mit), mit Ausstattung, mit Verzierung, mit Schmuck || (bir şeyle) donanmış, donatımlı, teçhizatlı, süslü

yevil- ~ yev(i)l- ausgestattet sein || donanmış olmak, donatılmak eylemeylem
yev(i)lmiš bilgä biliglig yükäk yodan

yevin- ausgestattet sein, sich ausstatten || donanmış olmak, donanmak eylemeylem

yevinmäk Sichausstatten || donanma
yevinmäk tuš Stadium des Sichausstattens (Skt. saṃbhārāvasthā) || donanma evresi

yeviš Unterstützung || destek, yardım
yeviš basut Unterstützung2 || destek2, yardım2

1
yez Name einer Pflanze (vielleicht Lasiagrostis splendens) (Äquivalent von Skt. muñja = Saccharum arundinaceum, Retz.)
|| bir bitkinin adı (belki Lasiagrostis splendens) (Skt. muñja’nın eş değeri = Saccharum arundinaceum, Retz.)

2
yez Messing || pirinç, bakıra çinko katılarak elde edilen sarı renkli bir alaşım (s./bk. Mo. ǰes)

yez(ä)mä Aufklärung, Patrouille || keşif, devriye
yez(ä)mä iš küč Patrouillen-Dienst2 || keşif hizmeti2

yezgü Lebensmittel, Futter || gıda, yiyecek, yem, besin ekekekek

yeznä Schwager (Ehemann der Schwester) || enişte (kız kardeşin eşi)

yıčanmaklıg ehrfürchtig || saygılı, saygıyla
yıčanmaklıg agır ehrfürchtig und respektvoll || saygılı ve hürmetli
yıčanmaklıg agır köŋül Ehrfurcht und Respekt || saygı ve hürmet

yıd Geruch, Duft (auch Äquivalent von Skt.
gandha), Weihrauchduft, Weihrauch, Räucherwerk, Duftstoff || koku, güzel koku (Skt.
gandha’nın da eş değeri), burcu, tütsü kokusu, buhur kokusu, tütsü, buhur, koku maddesi,
kokan madde; Gestank || pis koku; Schmutz || kir, pislik; Rest, der letzte Rest || artık, kalıntı

yıd tan Duft2 || güzel koku2

yıd yıpar Duft2, Weihrauchduft2, Räucherwerk2 || güzel koku2, tütsü kokusu2, tütsü2
yıd yıpar hwa čäčäk Duft2 und Blumen2 || güzel koku2 ve çiçekler2
yıd yıpar täg ädrämlig || güzel koku2 gibi erdemli
yıd yuk Rest2, der letzte Rest2, Schmutz2 || artık2, kalıntı2, kir2

1
yuk Rest, Essensrest || artık, kalıntı, sıyrıntı

yıdı yukı birlä mit Stumpf und Stiel, vollkommen || tamamen

yıdın yukın tarkarmıš einer, der den Schmutz2 entfernt hat || kiri2 uzaklaştırmış

yıdı- stinken, duften || pis kokmak, kokmak
yıdı- köti- duftend emporsteigen || kokarak yükselmek eylemeylem
yıdı- sası- stinken2 || pis kokmak2

yıdıg stinkend, übelriechend || pis kokan, fena kokan
yıdıg ätöz (m) stinkender Körper || pis kokan vücut

yıdıg *sasıg kanlıg yiriŋlig sävgüsüz taplagusuz yarsınčıg ätöz || pis kokan2, kanlı, irinli, göze hoş gelmeyen2 ve nefret uyandırıcı vücut

yıdırkan- schnüffeln || koklamak eylemeylem

yıdıška- riechen (tr.), riechend wahrnehmen, beschnüffeln || koklamak, koklayarak algılamak, kokusundan tanımak eylemeylem

yıdıt- stinken lassen || kokutmak
yıdıt- sasıt- stinken lassen2 || kokutmak2 eylemeylem

yıdla- riechen || koklamak eylemeylem

yıdlamak Riechen || koklama

yıdlıg mit Duft, duftend || güzel kokulu; Räucherwerk- || koku maddesi …
yıdlıg yıparlıg || koku maddesi2 …
yıdlıg yıparlıg kav Duft2-Behälter, Räucherwerk2-Behälter || güzel koku2 kabı, koku maddesi2 kabı

yıg- sammeln, anhäufen (auch Äquivalent von
Skt. ā-ci-) || toplamak, biriktirmek, yığmak
(Skt. ā-ci-’nin de eş değeri); (meditativ)
hineinprojizieren || (meditasyonda) göz
önünde canlandırmak; (Gewand) drapieren ||
(elbise) büzmek, drape etmek, bezemek; (Sitzmatte) zusammenfalten || (oturma minderi,
hasırı) katlamak; (Arme, Beine) einziehen, zurückziehen || (kollar, bacaklar) toplamak,
geri çekmek; (Gegenstände) fortlegen, ablegen, verstauen, wegräumen || (eşyaları, nesneleri) koymak, istif etmek, kaldırmak; (mit
ätözin) sich konzentrieren || (ätözin birlikte) kendini toplamak eylemeylem
yıg- kavır- sammeln2 || toplamak2, biriktirmek2
yıg- kazgan- ansammeln2 || biriktirmek2
yıg- yüg- anhäufen2 || yığmak2 eylemeylem
yıga al- (Gewand) raffen, drapieren || (elbise) büzmek, drape etmek, bezemek eylemeylem
yıga tut- (den Geist) sammeln, (sich) konzentrieren || (dikkati) toplamak, konsantre olmak

yıga gekürzt, verkürzt, zusammenfassend || kısaltılmış, özet olarak adv ekekekekekek ????????
yıga terä ävirgü sav verkürzte2 Übersetzungsmethode || kısaltılmış2 çeviri metodu
yıga terä kısa kavıra sözlä- zusammenfassend4 verkünden || özet olarak4 söylemek eylemeylem

yıgdur- sammeln lassen, zusammenhäufen lassen, versammeln lassen || yığdırmak, toplatmak eylemeylem

yıggu Sammeln || yığma, biriktirme
yıggu tergü Sammeln2 || yığma2, biriktirme2

1
yıgı Jammer || inilti
yıgın yıgla- mit Jammer weinen || iniltiyle ağlamak eylemeylem

yıgıglıg versammelt, konzentriert || toplanmış, konsantre

yıgıl- sich versammeln, gesammelt sein, gesammelt werden, sich zusammenfinden ||
toplanmak, yığılmak, buluşmak, bir araya gelmek eylemeylem
yıgıl- sı- sich versammeln2 || toplanmak2
yıgıl- teril- versammelt2 sein, sich versammeln2 || toplanmak2, yığılmak2
yıgıl- tizil- sich versammeln2, sich zusammenfinden2 || toplanmak2, yığılmak2, buluşmak2, bir araya gelmek2
yıgıl- toyla- sich versammeln2, sich sammeln2 || toplanmak2, yığılmak2 eylemeylem
yıgılguluk äv Versammlungshaus || toplantı evi, buluşma evi
yıgılıp käl- sich versammeln || toplanmak
yıgılu kälmäk Zusammenkommen || bir araya gelme, toplanma eylemeylem

yıgılıš- sich versammeln || toplanmak, toplaşmak
yıgılıš- teriliš- sich versammeln2 || toplanmak2 eylemeylem

yıgımlık Zisterne (?) || sarnıç (?)

yıgın- sich versammeln, sich sammeln, sich konzentrieren || toplanmak, konsantre olmak;
sich zurückhalten, sich zügeln, (seine Zunge) im Zaum halten || (bir şeyden) sakınmak,
çekinmek, (bir şeye) gem vurmak, (dilini) tutmak; (Kragen) zurückschlagen, (Kleidung)
raffen || (yakayı) geri atmak, (yakayı) yukarı kıvırmak, (elbiseyi) kıvırmak eylemeylem

yıgın- küzädin- sich zügeln2, sich zügeln und sich hüten || (bir şeye) gem vurmak2, gem vurmak ve sakınmak
yıgın- üšün- sich sammeln2, sich konzentrieren2 || toplanmak2, konsantre olmak2 eylemeylem

yıgınmak Zurückhaltung, Versammeln (Skt. saṃvara) || çekingenlik, sakınganlık, birleştirme (Skt. saṃvara), toplama

yıgıntur- (Kragen) zurückschlagen lassen, (Kleidung) raffen lassen
|| (yakayı) geri attırmak, (yakayı) yukarı kıvırtmak, (elbiseyi) kıvırtmak; sich zurückhalten lassen || içtinap ettirmek eylemeylem

yıgınyak Gesammeltsein || toplanmış olma
yıgınyak oron die Stätte des Gesammeltseins (Skt. samāhitā bhūmi) || toplu olma yeri (Skt. samāhitā bhūmi) ekekekekek adv ?????

yıgınyaksız ohne Gesammeltsein (in der Meditation) || (meditasyonda) toplanmamış olma, toplu olmama, toplanmasız olma

yıgıt Wehklagen, Gejammer || feryat etme, ağlayıp yalvarma
yıgıt sıgıt Wehklagen2, Gejammer2 || feryat etme2, ağlayıp yalvarma2

yıgla- weinen, seufzen, schluchzen, wehklagen || ağlamak, inlemek, iç çekmek, hıçkırmak,
feryat etmek; Bez. des Geräuschs der Bogensehne || bir yay telinin sesinin adı (→ ıgla-) eylemeylem
yıgla- sıgta- weinen2, seufzen2 || ağlamak2, inlemek2, iç çekmek2
yıgla- sıgta- busan- weinen2 und traurig sein || ağlamak2 ve üzüntülü olmak
yıgla- yalvar- ökün- bošun- || ağlamak, yalvarmak, pişman olmak ve (günahlardan) kurtulmak

yıglamak Weinen, Wehklagen || ağlama, feryat etme
yıglamak ačımak Weinen und Traurigsein || ağlama ve üzülme
yıglamak sıgtamak Weinen und Klagen || ağlama ve sızlama

yıglamsın- vorgeben zu weinen, eine geheuchelte Wehklage erheben
|| ağlamayı ileri sürmek, ağlıyormuş gibi yapmak, yalandan ağlamak eylemeylem

yıglaš- gemeinsam wehklagen, gemeinsam weinen || ağlaşmak, birlikte ağlamak
yıglaš- sıgtaš- gemeinsam wehklagen2 || ağlaşmak2 eylemeylem

yıglat- weinen lassen, zum Weinen bringen, wehklagen lassen || ağlatmak, feryat ettirmek
yıglat- sıgtat- weinen lassen2, wehklagen lassen2 || ağlatmak2, feryat ettirmek2 eylemeylem

1
yıgmak Sammeln, Anhäufen || toplama, yığma, biriktirme; (Gegenstände) Beiseitelegen, Verstauen || istifleme

yıgrıl- zusammengedrängt werden, sich kräuseln, gequetscht werden, zusammengepresst
werden || bir araya sıkıştırılmak, kıvrılmak, üst üste yığılmak, bir araya tıkıştırılmak eylemeylem

yıgvı fest, knapp, konzis || sağlam, sert, mucez, özlü ekekekekekekekek ???????????

yıgvırak kurzgefasst, summarisch, bündig || kısa, özlü, toplu

yıgyag ~ yıgyak Ansammlung (Skt. samudaya) || yığın, topluluk (Skt. samudaya) ekekekekekekek ????????

1
yık Gelegenheit, günstiger Zeitpunkt, Methode || fırsat, vesile, uygun zaman, metot,
yöntem; Prädisposition || yatkınlık; Nutzen, Vorteil || fayda; Beitrag, Abgaben || aidat, vergi
yık asıg Nutzen2 || fayda2
yık kın Beitrag2, Abgaben2 || aidat2, vergi2

2
yık Eingang || giriş

1
yık- schleudern || fırlatmak, savurmak; zerstören, vernichten || yıkmak, bozmak, yok etmek eylemeylem

yıkamačuk Name einer Krankheit || kan safra bir hastalığın adı

yıkınča der Gelegenheit entsprechend, entsprechend || fırsata göre, göre
yıkınča yaragınča entsprechend2, demgemäß2 || göre2, buna göre2 adv

yıkmak Zerstörung, Vernichtung || yıkma, tahrip, yok etme

yıksız unzeitig, bei unpassender Gelegenheit || zamansız, uygunsuz zaman, uygun olmayan bir fırsatta

1
yıl Jahr, Lebensjahr, Lebensdauer, Regierungsdevise, Periode || yıl, sene, yaş, yaşam süresi, yönetim ilkesi, dönem (s./bk. Mo. ǰil)
yıl yaš karšısı Palast des Jahres2 || yıl2 sarayı
yıl yıl Jahr für Jahr || yıldan yıla, yıl yıl
yıl yılıŋa Jahr für Jahr || yıldan yıla

yılan ~ yıl(a)n Schlange || yılan; Name eines zyklischen Jahres || dönemsel bir yıl adı; Name eines zyklischen Tages || dönemsel bir günün adı
yılan kasıkı Schlangenhaut || yılan derisi

yıldırga Glanz, Leuchten || parlaklık, ışıldama ekekekek

yılgu sanft, weich || yumuşak, hafif
yılgu yumšak sanft2, weich2 || yumuşak2

yılıg ~ y(ı)l(ı)g sanft, mild || yumuşak; sanftmütig || halim selim; warm || sıcak
yılıg yumšak köŋül Sanftmut und Milde, Milde2 || yavaşlık ve yumuşaklık, yumuşaklık2

yılın sanft, weich || yumuşak
yılın yumšak oglagu weich2 und sanft, weich3 || yumuşak2 ve hafif, yumuşak3

yılın- sich erwärmen (für), enthusiastisch sein || ısınmak, ilgi duymak, istekli olmak, hevesli olmak eylemeylem

yılınčga zart, sanft || ince, yumuşak
yılınčga yumšak zart und weich || ince ve yumuşak

yılıŋa jährlich, Jahr für Jahr || yıldan yıla adv

yılıt- aufwärmen || ısıtmak 1 eylemeylem

1
yılkı Tier, Vieh || yılkı, hayvan; Lasttier || yük hayvanı; Rind || sığır
yılkı ažunı Tierexistenz || hayvan varlığı
yılkı kara Vieh2 || yılkı2, hayvan2
yılkı kölök Vieh und Lasttier || yılkı ve yük hayvanı
yılkı körki Tiergestalt || hayvan şekli
yılkı yolı Tierexistenz || hayvan varlığı

2
yılkı zu einem (ganzen) Jahr gehörig || (bir) yıla ait, (bir) yılki

yılkıčı Hirte || çoban
yılkıčı kız Hirtenmädchen || çoban kız
yılkıčı oglan Hirtenjunge || genç erkek çoban

yılkılıg mit Vieh || yılkılı

yıllıg dem Jahr … zugehörig, … Jahre habend, im Jahr von … geboren || yıllık, yıllı, … yılından doğan, … yılında doğmuş

yıltamak jährlich || yıllık

yıltız Wurzel, Herkunft, Ursprung || kök, köken, asıl; Wesen, Wesenheit, (m) Prinzip || öz, cevher, cevheriyet, (m) prensip
yıltız b(ä)lgü Wurzel-Merkmal (Skt. vyañjana) || kök işareti (Skt. vyañjana)

yıltızlar- Wurzeln schlagen || kök salmak, kökleşmek
yıltızlar- yašar- Wurzeln schlagen und grünen || kök salmak ve göğermek eylemeylem

yıltızlıg Wurzel-, mit Wurzel || kök …, köklü

yıltızsız ohne Wurzel, ohne Anfang (buddh. Lehre) || köksüz, başlangıçsız (Budist öğreti)

yımırga weich || yumuşak ekekekekekek ???????????

1
yıŋak Richtung, Himmelsrichtung, Gegend (auch Äquivalent von Skt. diś) || yön, taraf,
istikamet, yöre (Skt. diś’in de eş değeri); Reichweite || menzil, erim; Existenzform || varlık şekli; Ausweg, Mittel || çare
yıŋak buluŋ Richtung2 || yön2, taraf2

yıŋakkı zur … Himmelsrichtung gehörig || … yöne ait
yıŋaklıg mit Seite, mit Richtung || taraflı, yönlü
yıŋaksız grenzenlos || sınırsız

yıŋlag (br) schneegekühlt (?) || soğutulmuş (?) ekekekek

1
yıpar Duft, Weihrauchduft, Räucherwerk, Moschus || güzel koku, tütsü, mis, misk
yıpar tını Duft-Atem || güzel koku nefesi
yıpar yorunčga Duft-Klee, Bockshornklee (Name einer Droge) (Skt. spṛkkā; Trigonella corniculata) || kokulu yonca, çemen, çemen otu, boy otu (bir ilaç adı)

yıparlıg ~ yıparl(ı)g duftend, mit Duft, wohlriechend, Duft- || güzel kokulu, ıtırlı, güzel koku

yıparlık Toilette, Abort, Latrine || tuvalet, hela, ayak yolu

yır Gesang, Lied || şarkı söyleme, şarkı (→ ır)
yır oyun Gesang und Spiel, Lied2, Gesang2 || şarkı söyleme ve oyun, şarkı2, şarkı söyleme2

yır- reißen, zerreißen, zerren || çekmek, koparmak, yırtıp ayırmak, parçalamak, sürüklemek eylemeylem
yır- yırt- reißen2, zerreißen2 || çekmek2, koparmak2, yırtıp ayırmak2, parçalamak2

2
yırga- < Mo. ǰirγa- sich freuen, zufrieden sein, erfreulich sein || sevinmek, memnun olmak, hoşnut olmak, sevinçli olmak eylemeylem

yırgan- (Erde) beben, erbeben || (yer) titremek, sarsılmak eylemeylem

1
yırla- singen || şarkı söylemek (→ ırla-)

1
yırlıg bewegende Kraft (des Universums) || (evrenin) hareket eden güc(ü)

1
yırt- zerreißen, zerstückeln || yırtmak, parçalamak, parça parça etmek eylemeylem

yırtıl- zerteilt werden, zerrissen werden || yırtılmak, bölünmek, parça parça edilmek eylemeylem

yırtızka- aufgraben, ausgraben, umgraben, aufschürfen || kazmak, çapalamak, bellemek, kazımak eylemeylem ekekekekek

yıš ~ yiš Bergalm, Bergwald, Alm, Wald || dağlık otlak, yayla, orman
ıš arıg Bergwald2, Alm2, Wald2 || dağlık otlak2, yayla2, orman2

1
yıv- loben, preisen || övmek eylemeylem

yıvdı Lob, Preis || övgü

yıvık Gämse || dağ keçisi

yıvılgu ~ yıv(ı)lgu eine Berberitzenart (Berberis asiatica) (Äquivalent von Skt. dārvī und [irrtümlich] dāru) || Asiya zirinci

yibuni << Skt. yavanī Kümmel || Frenk kimyonu, kimyon

yidil n. loc. (ein Berg) || bir dağ adı ; vielleicht auch ein Adjektiv || belki bir sıfat da (→ idil)
yidil tag der Berg Yidil || Yidil Dağı

1
yig roh, nicht gar || çiğ, pişmiş olmayan, ham; (Ton) ungebrannt || (balçık, kil, toprak) pişmemiş, fırınlanmamış;
(Embryo) noch nicht voll entwickelt || (embriyo) tam olarak gelişmemiş; unreif || olgunlaşmamış; (Zucker) nicht raffiniert
|| (şeker) rafine edilmemiş; Unreifer || olgunlaşmamış kişi
yig böz Rohbaumwolle || ham pamuk
yig burnač ungebranntes Tongefäß || pişmemiş toprak kap

yigdä Zizyphus (Zizyphus angustifolia) || hünnap, çiğde (Zizyphus angustifolia)

yigdiš Halbbruder || yarı üvey erkek kardeş

1
yigi dicht, dicht bevölkert || sık, yoğun

yigil- zusammengedrückt werden, sich drängen || sıkıştırılmak, yığılmak eylemeylem

yigiräk dichter || daha yoğun

yigit jung, in der Blüte der Jugend befindlich,
jugendlich || genç, ilk gençlik çağında; Jüngling, junger Mann, Junger || delikanlı, yiğit,
genç adam; Novize, Anfänger || mürit, yeni başlayan (→ igit)

1
yignä Nadel || iğne (→ ignä)
ignä örtüki Nadelöhr || iğne gözü, iğne deliği örtük ?????????????
yignä ıdmak Setzen von Nadeln, Akupunktur || iğne yapma, Akupunktur
yiŋnä yılan Nadel-Schlange || iğne yılanı

1
yik Spalte, Ritze || yarık, açık delik, çatlak
yik yarma Spalte und Ritze || yarık ve çatlak

2
yik Kobold || cüce cin
yik savlıg mit Worten eines Kobolds || cüce cin sözlü
yik yelpik Kobold2 || cüce cin

yiksäk eine Pflanze (Fingerhut oder Eisenhut;
Äquivalent von Skt. ativiṣā) || bir bitki (yüksük, itboğan, kaplanboğan; Skt. ativiṣā’nın eş değeri) (→ 2 käsäk, käzäk)

1
yilig haftend || yapışık; Bindung, Haftung || bağ, bağlantı, yapışma (→ ilig)
yilig tutug haftend2 || yapışık2; Bindung2, Haftung2 || bağ2, bağlantı2, yapışma

yiligülüg mit Rasiermessern || usturalı

yilik Mark, Knochenmark (auch einer der sieben Dhātus) || ilik (yedi Dhātu’dan birisi de)
yilikli oluklı Knochenmark und Hirn || ilik ve beyin

yilin- haften, kleben bleiben, sich verfangen, steckenbleiben || yapışmak, yapışıp kalmak, yakalanmak, kapılmak (→ ilin-) eylemeylem
yilin- yapšın- haften2 (an) || yapışmak2
yilinip bar- haften bleiben || yapışıp ka

yilinmäk köŋül (geistiges) Anhaften, Haften || (ruhani) yapışma, yapışma

yilintür- haften lassen || yapıştırmak
yilintür- yapšıntur- haften lassen2 || yapıştırmak2 eylemeylem

yilkä- aufwühlen || bulandırmak, karıştırmak eylemeylem

yimgiči Bed. unklar (Bez. der Bodenqualität) || manası belirsiz (zemin ve toprak kalitesi için bir ad)
yimgiči yer Yimgiči-Land || Yimgiçi yeri

1
y(i)mki ~ yimki < Sogd. ymkyy (m) ein zweitägiges Fasten = Fastentage für man. Märtyrer || iki günlük oruç = Maniheist şehitler için oruç günleri
y(i)mki bačag (m) Yimki-Fasten || Yimki orucu
y(i)mki olur- (m) Yimki-Feste abhalten || Yimki kutlaması yapmak eylemeylem

1
yin ~ yen Haut (auch einer der sieben Dhātus), Glied, Körperteil, Körper
|| cilt, deri (yedi Dhātu’dan da biri), organ, uzuv, vücudun bölümü, vücut; Hautfarbe || cilt rengi, deri rengi (→ 4 en)

yini yenigmü ist sein Körper unbeschwert (gesund)? (Formel in einem Brief) || vücudundan şikâyeti var mı?, sağlığı iyi mi? (mektupta kalıp ifade)

yinli süŋökli Haut und Knochen || deri ve kemik

yinčgä zart, fein, subtil, verfeinert, vornehm,
edel || yumuşak, ince, narin, gösterişsiz, kibar, soylu; klein || küçük; genau, exakt || tam,
doğru, özenli; (Hüfte) fein geschwungen || (kalça) ince kıvrımlı; demütig, schlicht || alçak
gönüllü, sade; ehrlich || dürüst; (adv.) intensiv || yoğun bir şekilde; Feinheit, Subtilität || incelik, titizlik (→ 1 inčgä)

inčgä ayıtıp biti- genau dem Diktat (entsprechend) niederschreiben || tam dikteye (göre) yazmak eylemeylem

inčgä ävinlig mit feinen Tropfen || ince damlalı

inčgä genla- fein zerreiben || ince öğütmek eylemeylem

inčgä köŋül subtiles Bewusstsein || ince bilinç

inčgä sok- fein zerstoßen, fein mörsern || ince ezerek parçalamak, ince havanda ezmek eylemeylem

inčgä yogun tüš || ince (Skt. sūkṣma-) ve kaba sonuç

inčgä yorık subtiler Wandel (Skt. vinaya) || ince davranış (Skt. vinaya)

inčgä yügürök atlar edle Rennpferde || soylu yarış atları yügrök

yinčgä oyun zarte Melodie || ince melodi

yinčgä sı- üz- fein zerkleinern und zerstoßen || ince küçük parçalara ayırmak ve ezmek eylemeylem

yinčgä sok- lala- fein zerstoßen2, fein mörsern2 || ince ezerek parçalamak2, ince havanda ezmek2 eylemeylem

yinčgä törö das subtile Gesetz || ince kanun; vornehmes Verhalten (Skt. īryāpatha) || kibar davranış (Skt. īryāpatha)

yinčgä tsı törö demütiges Gebaren, verfeinerte Etikette || alçak gönüllü davranış, ince teşrifat

yinčgä užiklıg in kleinen Buchstaben || küçük harfli

yinčgäläyü genau, detailliert || tam, tam olarak, ayrıntılı; auf subtile Weise || ince bir şekilde adv
yinčgäläyü bil- detailliert erkennen || ayrıntılı bilmek, idrak etmek
yinčgäläyü sınan- detailliert untersuchen || ayrıntılı araştırmak

yinčir(i)l- sich verneigen, sich verbeugen || eğilmek, reverans yapmak, secde etmek eylemeylem

yinčü < Chin. ⧽⨐ zhen zhu (Spätmittelchin. trin tʂyă) Perle, Perlen- || inci, inci …
yinčü kaš Perlen und Jade || inci ve yeşim
yinčü salkımı Perlenkette || inci gerdanlık
yinčü ügüz Perlen-Fluss || İnci nehri

yinčül- zunehmen || artmak
yinčül- üstäl- zunehmen2 || artmak2 eylemeylem

yinčülüg arıg Perlen-Hain || inci ağaçlığı

1
yinčür- sich verneigen, sich verbeugen || eğilmek, reverans yapmak, secde etmek; zuwenden || çevirmek, yöneltmek; (mit Akk.) sich
zuwenden || (belirtme hâliyle) yönelmek, kendini bir şeye adamak eylemeylem

yinčür- istä- (mit Akk.) sich zuwenden und erstreben || (belirtme hâliyle) yönelmek ve çabalamak eylemeylem

yinčürü sakınč Verehrung || saygı
yinčürü sakınmak Verehrung || saygı
yinčürü töpön yükün- sich mit dem Scheitel verneigen || tepeyle eğilmek eylemeylem adv

yinčürü yükün- sich verneigen || eğilmek 2 eylemeylem adv

yinčürmäk(lig) mit Verneigen || eğilmeli
yinčürmäk adırtlamaklıg mit Verneigen und Unterscheiden || eğilmeli ve ayırmalı

yinlig ~ yenlig mit Haut, mit Gliedern || derili, uvuzlu

1
yint- suchen || aramak
yint- istä- suchen2 || aramak eylemeylem

2
yint- besiegen, übertreffen, besser sein || yenmek, galip gelmek, daha üstün olmak, daha iyi olmak eylemeylem
yint- ut- || yenmek2, galip gelmek2, daha üstün olmak2, daha iyi olmak2
yint- yegäd-

yintäm allein, nur, lediglich, wenigstens || yalnızca, sadece, ancak; genau || tam; ständig, immer || daima, sürekli, her zaman adv ekekekekek
yintäm tutčı immer2, ständig2 || her zaman2, daima2, sürekli2

yintsik- gefunden werden, entdeckt werden, erreicht werden || bulunmak, keşfedilmek, erişilmek eylemeylem ekekekekek

yiŋ Nasenschleim, Schleim, Rotz || sümük, balgam
yiŋ yar Rotz und Speichel || sümük ve salya
yiŋčä yarča arıgsızča wie Rotz, Speichel und Kot || balgam, salya ve dışkı gibi

yiŋlig mit Nasenschleim, mit Schleim, mit Rotz || sümüklü, balgamlı

yiŋtägü Schnupfen, laufende Nase || nezle, akan burun

1
yip ~ yıp Faden, Garn || ip, iplik; Leitfaden || rehber, kılavuz
yip äŋir- Faden spinnen, Garn spinnen || ip eğirmek
yip birlä yörgä- mit einem Faden umwickeln || iple sarmak, iple çevirmek adv eylemeylem
yip ıšıg Faden und Schnur || ip ve sicim
yip ıšıg tart- (an) Faden oder Schnur ziehen || ip(i) ve sicim(i) çekmek eylemeylem

2
yip Reduplikationssilbe || pekiştirme hecesi
yip yirümiš artamıš vollkommen verwest2 || tamamen çürümüş2

1
yipäk Seil || ip, halat
yipäk tart- ein Seil spannen || ip germek

yipgin purpurrot, violett || erguvan kırmızısı, erguvan renkli, mor, mor renkli (s./bk. MMo. ǰihi’in)
ipgin äd tavar violetter Stoff2 || mor renkli kumaş2
yipgin kušatrelar purpurfarbene Schirme || erguvan renkli şemsiyeler

yipün rosig, rosa, violett, purpurrot || pembe, mor, erguvan kırmızısı; Rosa || pembe renk
yipün čivšig rosig2 || pembe2
yipün čögšig rosig2 || pembe2
yipün sparir rosafarbener Kristall, Rosenquarz || pembe kristal, açık pembe kuvars

yirägür- schwatzen (vielleicht alter Fehler für → yeriŋü-) || gevezelenmek, gevezelik etmek (belki → yeriŋü- için eski bir hata) eylemeylem

yirdinki nördlich gelegen || kuzeydeki

yirig verfault || çürümüş
yirig süŋök verfaulte Knochen || çürümüş kemik

yiriŋ Eiter || irin; eitriges Geschwür || irinli ülser, irinli yara; eitrig || irinli (s./bk. Mo. irim) (→ iriŋ)
iriŋ tav Eiter und Sekret || irin ve salgı

yirü- verwesen, verfaulen || çürümek, bozulmak; vergehen || yok olmak eylemeylem
yirü- arta- verwesen2, verfaulen2 || çürümek2, bozulmak2
yirü- äskir- vergehen2 || yok olmak2

yišänmäk Urinieren || işeme, idrarını yapma

yišo m(e)šiha < MP/Parth. yišō mašīhā (m) Jesus Christus || Hazreti İsa

1
yit- vergehen, sterben, verschwinden, verloren gehen || kaybolmak, ölmek, yok olmak, yokolmak (→ 2 it-) eylemeylem

yitdür- verlieren || kaybetmek, yitirmek; vergessen, vergessen lassen || unutmak, unutturmak eylemeylem
yitdür- ıčgın- verlieren2 || kaybetmek2, yitirmek2

1
y(i)ti ~ yiti scharf, intensiv, extrem, scharfsinnig, heftig, fest, (Feuer) verheerend,
schrecklich || keskin, şiddetli, aşırı, sert, sağlam, dehşetli (ateş); lebhaft, vigilant
|| canlı, hayat dolu, uyanık; stark || güçlü, şiddetli; impulsiv, jähzornig
|| tezcanlı, çabuk hiddetlenen; scharfsinnig || zeki, keskin akıllı, keskin zekâlı; Entschlossenheit || kararlılık

y(i)ti čitan fest2 || sert2, sağlam2
y(i)ti indrilıg bolmak das Versehensein mit scharfen Sinnen || keskin zekâlı olma

yiti kınıg intensiv2, heftig2 || şiddetli2, sert2; starke Anstrengung || yoğun çaba; Entschlossenheit2 || kararlılık2

y(i)ti köŋüllüg mit scharfsinnigen Geistesgaben (Skt. tīkṣṇendriya) || keskin zekâ

yiti ot verheerendes Feuer || dehşetli ateş

y(i)ti süvri scharf2 || keskin2

yiti t(ä)mir bag(ı)n mit starken eisernen Fesseln || keskin demir bağ ile adv

y(i)tidil- geschärft werden || bilenmek eylemeylem

y(i)tilän- scharf sein, beißend sein || keskin olmak, yakıcı olmak eylemeylem

yitilür Untergang, Vernichtung || yok olma, yıkılma, tahrip
yitilür buzulur Untergang, Vernichtung || yok olma, yıkılma, tahrip

yitin- (für sich) auslassen || (kendisi için) bırakmak eylemeylem
yitin- katın- (für sich) auslassen oder hinzufügen || (kendisi için) bırakmak veya eklemek

yitit- schärfen || bilemek
yitit- yontdur- schärfen und schnitzen || bilemek ve oymak eylemeylem

yititči Mörder || katil

yitlin- verschwinden, schwinden, verloren gehen, sich entfernen, vergehen || kaybolmak,
geçip gitmek, yok olmak; degenerieren || yozlaşmak, dejenere olmak (→ itlin-) eylemeylem
itlin- ärt- schwinden2, vergehen2 || kaybolmak2, geçip gitmek2
yitlin- bat- verschwinden und untergehen, degenerieren2 || kaybolmak ve batmak, yozlaşmak2, dejenere olmak2

yitlingü Schwinden, Verschwinden || kaybolma, yok olma
yitlingü yokadgu Schwinden und Zugrundegehen || kaybolma ve mahvolma

yitlingülüksüz nicht verschwindend, nicht zugrundegehend || yok olmayan, kaybol-mayan, yok olmasız
yitlingülüksüz batguluksuz nicht verschwindend oder untergehend || yok olmayan veya batmayan

yitlinmäk Schwinden, Verschwinden, Sterben || azalma, yok olma, ölme, kaybolma
yitlinmäkin yitlin- verschwinden || yok olmak

yitlintür- verschwinden lassen, vernichten || yok etmek, kaybetmek eylemeylem

yitlintürüp kod- gänzlich verschwinden lassen || tamamen yok etmek eylemeylem

yitök verlustig || kayıp; Verlust, Ausfall || kayıp, zarar

yitrül- verloren gehen || kaybolmak eylemeylem

yittür- verlieren || kaybetmek; vernachlässigen || ihmal etmek; subtrahieren || çıkarmak; vernichten || yok etmek; töten || öldürmek eylemeylem

yitür- töten || öldürmek; verlieren || kaybetmek; fallen lassen, nutzlos verstreichen lassen,
verfehlen || düşürmek, boşuna sürdürmek, ulaşamamak, bulamamak eylemeylem

yiv Naht || dikiş

yivil sanfter Hauch (?) || yumuşak esinti (?)

yivti Bed. unklar (med. Kontext) || manası belirsiz (tıbbi bağlamda)

1
yiz Wirbelsäule || omurga

1
ymä auch, und (auch Äquivalent von Skt. ca), ferner, oder, doch, hingegen, sondern, (mit
dem Konditional) auch wenn, selbst wenn (auch Äquivalent von Skt. api) || da, dahi, ve
(Skt. ca’nın da eş değeri), ayrıca, bundan başka, veya, bununla beraber, diğer taraftan, oysa,
bilakis, (şart kipiyle) ise de, bile olsa (Skt. api’nin de eş değeri); Partikel bei Aufzählungen || saymalarda edat adv
ymä bašlayu nun beginnend || ve önce
ymä birök ferner || ayrıca, bundan başka
ymä katıgrak noch härter || daha sert
ymä munta und da || ve burada
ymä ök eben || tıpkı, tamamıyla
ymä ök yänä ančulayu ok ferner ebenso || ayrıca aynı şekilde
ymä takı und ferner || bundan başka; und weiter || ve ayrıca
ymä takı ok (verneint) noch nicht einmal || (olumsuz) hatta hiç
ymä üstünräk y(a)vlak noch böser || daha fena

ymä … ymä sowohl … als auch || hem … ve hem de; (verneint) weder … noch || (olumsuz) ne … ne, ne … ve ne de

yo < Chin. 䲭 yang (Spätmittelchin. jiaŋ) Licht,
Helligkeit, das lichte Prinzip (in der chin. Philosophie) || ışık, nur, aydınlık, (Çin felsefesinde) aydın prensip (→ 2 yaŋ)

yočan < Sogd. ywcn / < TochA yojaṃ < Skt. yojana ein Längenmaß || bir uzunluk ölçüsü

yod- abwischen, sich lösen || silmek, çözülmek eylemeylem

yodan Bogen (?) || yay (?)

yoday nichtig, gemein, niedrig || boş, vahi, bayağı, sıradan; schlechter Zustand || kötü durum
yoday yavız || boş ve kötü; || kötü durum2

yodul- anhängen || bağlı olmak; befleckt werden || lekelenmek eylemeylem

yodun nicht vorhanden, nicht existierend, vernichtet || yok, yok olmuş, yok edilmiş ekekekekek ?????

yodun- abwischen || silmek eylemeylem

2
yog < Sogd. ywk Lehre || öğreti

yogačare < TochA/B yogācāre < Skt. yogācārin Praktizierender des Yoga || Yoga yapan kişi (s./bk. Mo. yogačari, yögačari)

yogdu Kamelhaar || deve tüyü; Mähne, Mähnenhaare || yele (s./bk. Mo. ǰogdur)

yogdulayu wie Kamelhaar || deve tüyü gibi

yogi < Skt. yogin einer, der den Yoga praktiziert || Yoga yapan kişi (s./bk. Mo. yogi)

yoglamak Trauer || acı, keder eylemeylem

yogluk für ein Halstuch || boyun atkısı için

yogrul- sich zu Schlamm verbinden, sich zu einem Teig formen || çamurla birleşmek, yoğrulmak, hamur şekline girmek eylemeylem

yogrut Joghurt, Dickmilch || yoğurt, koyulaşmış süt
yogrut t(ä)g udı- wie Joghurt gerinnen || yoğurt gibi kesilmek, yoğurt gibi pıhtılaşmak

1
yogsuz unbarmherzig || merhametsiz, acımasız

yogtosıntakı (br) in der Mähne von … befindlich || … -nın yelesindeki

yoguč hinüber || öbür tarafa, öteye adv
yoguč käčür- hinüberbringen || karşı tarafa geçirmek eylemeylem
yoguč keč- hinübersetzen, überqueren || boş geçmek, aşmak, karşıya geçmek eylemeylem

yogučla- überqueren || karşıya geçmek eylemeylem

yogun dick, schwer || kalın, kaba, ağır; dickflüssig || koyu, yoğun, ağdalı; (Worte) grob,
unflätig || (söz) kaba, iğrenç; plump, pöbelhaft
|| hantal, kaba, avam gibi; (Stoff, Wolle) grobmaschig || (kumaş, yün) iri gözlü, geniş ilmikli;
Dicke (Äquivalent von Skt. sthaulya) || kalınlık (Skt. sthaulya’nın eş değeri); Grobes || iri taneli şey
yogun bagarsuk Dickdarm || kalın bağırsak
yogun erig grob2 || iri2, kaba2
yogun kalın dickflüssig2 || kalın2, koyu2
yogun köŋüllüg besonnen (Äquivalent von Skt. manas) || tedbirli, ihtiyatlı adv

yogun yolba törö grobe und schlechte Angewohnheit, pöbelhaftes2 Verhalten || kaba ve kötü alışkanlık, avam gibi2 davranış

yoguna- dicker werden || kalınlaşmak, yoğunlaşmak eylemeylem
yoguna- uza- asıl- ükli- || kalınlaşmak, uzamak, büyümek ve artmak

yogunad- dicker werden || kalınlaşmak, yoğunlaşmak eylemeylem
yogunad- uza- dicker und länger werden || kalınlaşmak ve uzamak

yogunsıg aufdringlich, ungehobelt, unhöflich || yılışık, sırnaşık, usandırıcı, vahşi, nazik olmayan, terbiyesiz ekekekekek ????

1
yogur- durchqueren, überqueren, passieren || katetmek, geçmek, aşmak; verbringen || geçirmek eylemeylem

2
yogur- kneten, verkneten, vermischen || yoğurmak, karıştırmak eylemeylem

yogurkan Laken || yatak çarşafı

yogurkan- erstaunen, sich wundern || şaşmak, hayret etmek eylemeylem

yogurmak Überqueren || geçme, aşma

yogurunčsuz nicht zu durchqueren || geçilmez, aşılmaz

1
yok nicht vorhanden, nicht existent, abwesend || yok, mevcut değil, bulunmayan; vernichtet || yok edilmiş; unbegründet, grundlos
|| asılsız, esassız; arm, mittellos || fakir, yoksul;
haltlos, nichtig || temelsiz, geçersiz, asılsız;
leer || boş; nichtswürdig || alçak, bayağı; Armut || fakirlik, yoksulluk; Leerheit (Skt. Śūnyatā) || boşluk (Skt. śūnyatā); das Nichts, Nichtsein, Nichtvorhandensein, Abwesenheit || hiçlik, yokluk, olmama, bulunmama, bulunmayış, mevcut olmama
yok ärmäz äzüg leer und falsch2 || boş ve yanlış
yok ärmäz yavız leer und falsch2 || boş ve yanlış
yok bar Nichtsein und Sein || olmama ve olma
yok bar bol- fliehen, sich einer vertraglichen Verpflichtung entziehen (in Kontrakten) || kaçmak, (kontrattaki) akdî sorumluluktan kaçma eylemeylem
yok čıgay arm2, mittellos2 || fakir2, yoksul2; nichtswürdig2 || namert2; Armut2 || yoksulluk2
yok kurug yala ur- || asılsız2 söylenti çıkarmak
yok y(a)la grundlose Verdächtigung || asılsız suçlama
yok ymä ärmäz nicht-existierend und nichtseiend || mevcut olmayan ve olmayan
yok yodun nichtig2 || hükümsüz2, geçersiz2, değersiz2

yokča ädligsizčä sakın- für nichtig und wertlos erachten || hükümsüz ve değersiz görmek adv

2
yok aufgetürmt || yığılmış; hoch liegender Ort,
das Hohe (?), Klippe, Hochebene || yukarıdaki yer, yukarı (?), kayalık, konmuş kaya, yayla
yookta yook sehr aufgetürmt || çok yığılmış 1

1
yokad- zugrunde gehen, schwinden, verschwinden, dahinschwinden, zerfallen, vergehen || mahvolmak, yok olmak, azalmak,
kaybolmak, çözülmek, geçip gitmek, ortadan kalkmak eylemeylem

yokad- arta- zugrunde gehen2, vergehen2, dahinschwinden2 || mahvolmak2, geçip gitmek2, kaybolmak2
yokadıp bar- verschwinden || kaybolmak 2

yokadgu Zugrundegehen || mahvolma, yok olma

yokadguluksuz nicht zugrundegehend, nicht
verschwindend || mahvolmayan, yok olmayan, kaybolmayan

yokadmaksız ohne Vernichtung || yok olmasız

yokadtur- töten, umbringen, vernichten, zerstören, zugrunde gehen lassen || öldürmek, yok etmek, yıkmak, öldürtmek, yok ettirmek eylemeylem
yokadtur- yitlintür- vernichten2 || yok etmek2

yokaru nach oben, oben (auch Äquivalent von Skt. ūrdhva) || yukarı, yukarıya (Skt. ūrdhva’nın da eş değeri); sehr || pek adv

yokaru ärsär … was den himmlischen Bereich betrifft …(Formel in ZuwendungsKolophonen) || tanrısal güçlerin alanı ile ilgili …

yokaru kudı oben und unten (d. h. im Norden und im Süden) || yukarı ve aşağı (yani, kuzeyde ve güneyde)

yokaru kudı tart- hoch- und runterziehen || yukarı ve aşağı çekmek eylemeylem

yokaru örü tur- (Haare) zu Berge2 stehen || (tüyler) diken diken2 olmak, ürpermek2 eylemeylem

yokaru yölänip tur- (Haare) zu Berge stehen || (tüyler) diken diken olmak, ürpermek

yokaru yülüg bol- aufwärts gewandt sein || yukarıya dönük olmak eylemeylem

yokarudın oben gelegen, oben befindlich, oberhalb gelegen || yukarı, yukarıda olan, üzerinde olan, yukarısında bulunan

1
yokay Hochmut, Stolz || kibir, gurur, kıvanç

2
yokay klein, gedrungen (Person) || küçük, bodur, güdük (kişi)

yokaylanmaksız Der ohne Hochmut ist (Skt. Anunnata = Buddhaname) || kibirsiz (Skt. Anunnata = bir Buda’nın adı)

1
yokla- aufsteigen, hinaufsteigen, besteigen, ansteigen, zunehmen, prosperieren
|| artmak, çıkmak, yükselmek, tırmanmak, çoğalmak, büyümek, gelişmek, inkişaf etmek eylemeylem
yokla- asıl- ansteigen und zunehmen, zunehmen2, prosperieren2 || çoğalmak ve artmak, artmak2, inkişaf etmek2

2
yokla- verlieren, verlustig gehen || kaybetmek, kaçırmak eylemeylem

yoklan- erklettern || üstüne tırmanıp çıkmak eylemeylem
yoklat- hochheben, erheben || (yükseğe) kaldırmak, yükseltmek eylemeylem

1
yoklug sinnvoll, sinnreich, nutzenbringend, nützlich || anlamlı, akla yakın, makul, verimli, faydalı
yoklug asıglıg nützlich2 || faydalı2

2
yoklug arm || fakir, yoksul

yoksuz nutzlos, sinnlos, vergeblich, umsonst || faydasız, anlamsız, abes, nafile; ohne Nichtsein || olmamasız
yoksuz asagsız nutzlos2 || faydasız2
yoksuz b(ı)datı nutzlos2 || faydasız2
yoksuz kırı (br) sinnlos2 || anlamsız2

yokuš steil, ansteigend, abschüssig || sarp,
yokuşlu, inişli, meyilli; Aufstieg || yukarı çıkma, yükselme; Abhang || bayır, yamaç, iniş, yokuş

1
yol Weg (auch Äquivalent von Skt. mārga und
ayana), Pfad, auch Bez. der vierten der vier edlen Wahrheiten || yol (Skt. mārga ve ayana’nın
da eş değeri), dar yol, dört yüce gerçeğin
dördüncüsünün de adı; Kanal (anatom.) || (anatomik) kanal; Existenzform (Skt. gati) ||
varlık şekli (Skt. gati); Generation || jenerasyon, nesil; Position, Rang, Rolle, Bedeutung
|| pozisyon, seviye, rol, önem; Ruhm || şöhret; Karriere || kariyer; Methode || yöntem; Mal, –
mal || kere, defa; (Seide) Bahn || (ipek) pano; Glück || şans, talih
yol ber- den Weg weisen || yol göstermek eylemeylem

yol kur Position und Rang || pozisyon ve seviye
yol oruk Weg2, Pfad2 || yol2, dar yol2

yol tuzumčı Wegelagerer || soyguncu, eşkıya tuzum sadece burada

yol uduzgaklatdur- zu einem Wegeführer machen lassen || kumandan yaptırmak eylemeylem

yol ün- hinausgehen || (dışarı) çıkmak

yol yıŋak Weg und Richtung || yol ve yön; Existenzform2 || varlık şekli2

yolča yorımak Wandeln auf dem Weg || yolda yürüme adv

yola- sich auf den Weg machen, hindurchgehen, gehen || yola koyulmak, bir yerden geçip gitmek, gitmek eylemeylem

yolak gestreift || çizgili

yolat- (Geräusche ans Ohr) dringen lassen, (das Ohr) passieren lassen || duymasını sağlamak, işittirmek eylemeylem

yolba schlecht || fena, kötü; plump, grob, pöbelhaft || hantal, sakar, kaba, bayağı

1
yolčı Wegeführer || rehber
yolčı yerči Wegeführer2 || rehber2
yolčı yerči ädgü ögli Wegeführer2 und Freund || rehber2 ve dost, rehber2 ve arkadaş

yolčısız ohne Führer, ohne Wegeführer || rehbersiz
yolčısız yerčisiz ohne Führer2, ohne Wegeführer2 || rehbersiz2

yolgan lügnerisch || yalancı

yolı Mal, -mal || kere, defa; plötzlich, auf einmal || birdenbire, ansızın adv

yolı- sich wenden || dönmek

yolgan lügnerisch || yalancı

yolı Mal, -mal || kere, defa; plötzlich, auf einmal || birdenbire, ansızın

yolı- sich wenden || dönmek eylemeylem

yolınta (Postp.) in Bezug auf …, … betreffend || (sontakı) … ile ilgili (olarak), … dair adv

yolkı auf dem Weg befindlich || yoldaki

yollug mit Weg || yollu; mit Existenzform || varlık şekilli; mit Ansehen, Ansehen- || takdirli, takdir …

yoloyvıtgučı (br) Schmuggler (?) || kaçakçı (?)

yolsuz sinnlos, verworren, richtungslos || anlamsız, karmakarışık, yönsüz, amaçsız; Ausweglosigkeit || çaresizlik; Richtungsloser || yönsüz kişi, amaçsız kişi

yoltakı auf dem Weg, auf dem Weg befindlich, Reise- || yoldaki, seyahat …

yoluk- begegnen, treffen (auf), zusammentreffen (mit) || buluşmak, rastlamak, rast gelmek, karşılaşmak (s./bk. Mo. ǰolγa-) eylemeylem

yolukmak Treffen (auf) || rastlama

yomdar- || toplamak, birleştirmek; (etwas) zusammenführen, konzentrieren
|| (bir şeyi) bir araya getirmek, bir yerde toplamak; sammeln || (üç hazine odasındaki yazıları) toplamak eylemeylem

yomdaru zusammen || birlikte; gewöhnlich ||
genellikle; völlig || tamamen; umfassend ||
kapsamlı; gibt das Skt.-Präfix pari- wieder ||
Skt. pari- ön ekin tercümesi; allgemeiner Aspekt || genel görünüş ekekekekekek ???????????

yomdaru at umfassender Begriff, zusammenfassender Terminus || kapsamlı ad, bütünleştirici terim adv

yomdaru tut- zusammenhalten || bir arada tutmak eylemeylem

yomdarukı umfassend || kapsamlı
yomdarukı at umfassender Terminus || kapsamlı terim

yomıt- ~ yom(ı)t- gesammelt werden || toplanmak eylemeylem

yomıtmak Gesammeltwerden || toplanma

yomkı alle insgesamt, alle, sämtliche || herkes, hepsi birden, hepsi, bütün adv
yomkı barča ingesamt2 || hepsi birden2
yomkı birtäg alle gemeinsam || hepsi birlikte

yomkıgu alle insgesamt || hepsi birden
yomkıgun alle insgesamt || hepsi birden adv

yomuz Weiche || boş böğür

1
yon- schneiden, zerschneiden || kesip parçalamak, doğramak; abschneiden, schnitzen ||
kesip koparmak, oymak; hobeln, abhobeln || yontmak eylemeylem

1
yonan < Syr. ywnnn. pr. (der Evangelist Johannes) || kişi adı (İncilci Yahya)

yonar Schnitzen || oyma

yontdur- schnitzen || oymak eylemeylem

yoŋa- schmähen, herabsetzen || aşağılamak, hakaret etmek eylemeylem

yoŋag falsche Anschuldigung, Verleumdung, Betrug || iftira, kara çalma, tezvir, aldatma, hilekârlık

yoŋagčı Betrüger, Lästerer, Ankläger, Verleumder || dolandırıcı, hilekâr, gıybetçi, davacı, iftiracı

yoŋagčılı čašutčılı Ankläger und Verleumder, Lästerer und Verleumder || davacı ve iftiracı, gıybetçi ve iftiracı

*yoŋašmak Einander-Schmähen || birbirini aşağılama eylemeylem
yoŋašmak ayıglašmak Einander-Schmähen2 || birbirini aşağılama2

yorgutlayu wie Joghurt || yoğurt gibi 1

1
yorı- gehen, wandeln || gitmek, hareket etmek; schreiten, marschieren, sich fortbewegen, beweglich sein || adım atmak, yürümek,
hareket etmek; fahren || sürmek, gitmek;
(durch Wasser) waten || (bir suyun içinden)
bata çıka yürümek; leben || yaşamak; einen Lebenswandel führen || hayat tarzı sürdürmek;
sich verhalten, sich betätigen (auch Äquivalent von Skt. vicar-), praktizieren || davranmak, çalışmak (Skt. vicar-’ın da eş değeri),
tatbik etmek, uygulamak; sich üben || alıştırma yaparak ustalaşmak; (rechtlich)
Geltung haben, gelten, gültig sein || (hukuka göre) geçmek, geçerli olmak; bekannt werden
|| tanınmak, duyulmak; gelöst werden || çözülmek; (Wolke) vorüberziehen || (bulut) geçmek;
andauern || kalmak ; Hilfsverb: durative Aktionsart || yardımcı fiil: süreklilik fiili eylemeylem
yorı- bar- gehen2, wandeln2 || gitmek2, hareket etmek2
yorıyu käl- herbeikommen || gelmek, yürüyerek gelmek adv eylemeylem

yorıgan geltend, gültig, allgemein befolgt || geçerli, yürürlükte olan

yorıgma gehend, wandelnd, laufend || yürüyen, koşan

yorıgu Wandeln, Sichüben || yürüme, alıştırma yaparak ustalaşma
yorıgu bıšrungu Wandeln und Sichüben, Sichüben2 || yürüme ve alıştırma yaparak ustalaşma, alıştırma yaparak ustalaşma2

1
yorık Weg, Pfad, Wandel, Lebenswandel,
Laufbahn, Karriere (eines Bodhisattva), Gang,
(Planet) Bahn || yol, patika, gidişat, eylem, (bir
Bodhisattva’nın) kariyer(i), (gezegen) yörünge;
Prädisposition || yatkınlık; Handlung, Handlungsweise || davranış, hareket, davranış biçimi; gute Tat || iyi amel
yorık barıg Wandel2, Lebenswandel2 || gidişat2, yaşama tarzı2, hayat tarzı2
yorık maŋ Gang2 || gidiş2, yürüyüş2
yorık maŋıg Gang2 || gidiş2, yürüyüş2
yorık yık Prädisposition2 || yatkınlık2

yorıkın tıda yorıyur || yolunu engelleyerek yürüyen adv

2
yorık gängig, gültig || kullanılır, geçerli

yorıklıg mit Wandel, mit Gang, mit
Lebenswandel, Lebenswandel- || yürüyüşlü,
yollu, gidişli, hayat tarzlı, yaşam tarzlı, yaşam tarzı …

1
yorıl- gegangen werden || gidilmek eylemeylem

2
*yorıl- ermüden || yorulmak eylemeylem

yorımak Wandel(n), Reisen || yaşama tarzı, hayat tarzı, gidiş, yürüme, seyahat etme

yorımaklıg mit Wandel || gidişli

yorımaksız ohne Wandel, inaktiv || gidişsiz, aktif olmayan, etkisiz

yorınčga ~ yor(ı)nčga Klee, Luzerne (auch
Äquivalent von Skt. punarnavā = ,Boerhaavia
diffusa‘) || yonca, kaba yonca, alfalfa (Skt. punarnavā’nın da eş değeri = ,Boerhaavia diffusa‘) (s./bk. TochB wräścik, Skt. vṛścika)
yorončga tübi Klee-Wurzel || yonca kökü 1

1
yorır geltend, gültig || geçerli

yorıt- antreiben, in Gang setzen, wandeln
lassen, gehen lassen, in Umlauf bringen || yürütmek, harekete geçirmek; (Ratschläge) erteilen || (nasihat) vermek eylemeylem
yorıt- išlät- in Gang setzen2 || harekete geçirmek2

yorıtıl- (Weg) gewandelt werden, betreten
werden, befolgt werden || yürütülmek, ayak basılmak, itaat edilmek, uyulmak eylemeylem

yorıtmak Antreiben, In-Gang-Setzen || harekete geçirme

yorıttur- marschieren lassen || yürüttürmek eylemeylem

yorıyur Wandel || gidişat ekekekekekek adv ???????
yorıyur turur olurur kirür Wandel, Stehen, Sitzen und Eintreten || gidiş, duruş, oturuş ve giriş

yort- dahintraben, paradieren || geçit töreni yapmak, yürütmek; aufbrechen || yola çıkmak (s./bk. Mo. yorči-) eylemeylem
yortıp bar- aufbrechen || yola çıkmak eylemeylem

yorttur- paradieren lassen, aufbrechen lassen || geçit töreni yaptırmak, yola çıkarmak eylemeylem

yortug Gang || gidiş, yürüyüş

yosun < Mo. yosu(n) Gesetz, Norm, Sitte, Brauch, Regel || yasa, kanun, örf, görenek, düzen, âdet, nizam
yosunča (adv.) dem Gesetz entsprechend || yasaya göre, kanuna göre

yošuk- in die Irre geführt werden, verwirrt werden || yanıltılmak, yolu şaşırtılmak, akıl karıştırılmak eylemeylem

yota Schenkel, Oberschenkel, Schienbein || baldır, uyluk, baldır kemiği

yov- betrügen, irreführen || hile yapmak, aldatmak, yanıltmak eylemeylem

yovmak Betrügen, Irreführung || hile yapma, aldatma, yanıltma
yovmaksız ohne Trug || aldatmasız

1
yölä- stützen, abstützen, unterstützen, helfen || dayamak, desteklemek, payandalamak, yardım etmek (auch → yölän- || → yölän- de) eylemeylem
yöläyü kuršayu tur- stützend und umgebend zur Seite stehen || destekleyerek ve kuşatarak durmak adv
yöläyü tut- stützend halten || destekleyerek tutmak adv

1
yöläk Stütze || destek, dayanak

yölämsin- Unterstützung vortäuschen, vorgeben zu stützen || destekliyor gibi davranmak, destekliyor gibi görünmek eylemeylem

yölän- sich wenden (nach) || dönmek; sich stützen, gestützt werden || dayanmak, desteklenmek; sich orientieren || yöneltim yapmak, yolunu bulmak; Zuflucht nehmen || (bir şeye) çare aramak eylemeylem
yölängü ku(r)šangu bol- gestützt und umgeben werden || desteklenmiş ve kuşatılmış olmak

yölängü Lehne || arkalık, dirseklik

yölänmäk Sichstützen (auf), Sichwenden (zu) || dayanma, başvurma, dönme

1
yöläš- sich gegenseitig stützen || dayanışmak eylemeylem
yöläš tayaš- sich gegenseitig stützen2 || dayanışmak2

yöläši (Postp.) gleich, ähnlich wie || (sontakı) gibi, benzer, benzeş adv

yöläštür- vergleichen || karşılaştırmak eylemeylem

yöläštürgülük vergleichbar || karşılaştırılabilen; Vergleich || karşılaştırma

yöläštürgülüksüz unvergleichlich || eşsiz, kıyas kabul etmez
yöläštürgülüksüz ogšatguluksuz unvergleichlich2 || eşsiz2, kıyas kabul etmez2
yöläštürgülüksüz ürüg unvergleichlich und ewig || eşsiz ve ebedi

yöläštürüg Vergleich, Parabel, Gleichnis || karşılaştırma, öğretici öykü, teşbih, benzeti, benzetme, mesel

1
yöläšür- vergleichen, ähneln || karşılaştırmak eylemeylem
yöläšürmäk Vergleichen || karşılaştırma

yöläšürüg Vergleich, Korrelat, Gleichnis, Beispiel, Parabel || karşılaştırma, benzetme,
benzeti, örnek, öğretici öykü; eine von den zwölf Klassen der buddh. Literatur = Skt. avadāna || Budist edebiyatın on iki türünden biri = Skt. avadāna)
yöläšürüg abipiray Vergleich und Erklärung || karşılaştırma ve açıklama

yöläšürüglüg mit Vergleich, gleichend, vergleichend || karşılaştırmalı, benzeyen

yöläšürügsüz unvergleichlich || eşsiz, kıyas kabul etmez, benzersiz

yölät- gestützt werden || desteklenmek eylemeylem

yölögö (br) Zuflucht || sığınak

yön ~ yon Art und Weise, Entsprechendes || şekil, biçim, tarz, denk gelen (bir şey); Geeignetheit, Eignung || uygunluk; Effekt || tesir adv

yöninča ~ yonınča entsprechend, demgemäß,
wie es sich gehört, der Gelegenheit entsprechend || denk gelen, uygun, göre, buna göre, olması gerektiği gibi, fırsata göre
yöninčä yaragınča || layığınca2, olması gerektiği gibi2
yöninčä yıkınča || bu tür ve fırsata göre, fırsata2 göre

yöpük Unreinheit, Abfall || temiz olmama, kirlilik, çöp
yöpük yer Komposthaufen, Abfallhaufen || kompost yığını, çöplük

1
yör- deuten, erklären, auslegen, kommentieren || yorumlamak, izah etmek, açıklamak, tefsir etmek; lösen || çözmek (s./bk. MMo. yor-) eylemeylem
yör- nomla- kommentieren2, erklären2 || yorumlamak2, açıklamak2
yör- šäš- lösen2 || çözmek2
yörä sözlä- kommentieren, erklären || yorumlamak, açıklamak eylemeylem
yörä sözlämäk || yorumlama, tefsir etme = Budist edebiyatın on iki türünden biri = Skt. upadeśa

yörgä- einhüllen, umwickeln, umwinden || sarmak, etrafını sarmak, bürümek, bağlamak eylemeylem
yörgä- tolga- umwinden2, einhüllen2 || sarmak2, bürümek2
yörgäyü al- sich gürten, umgürten, umwickeln || kuşanmak, sarmak

yörgäl- sich einhüllen, umwickelt werden, gebunden werden, eingewickelt werden || içine
sarılmak, dolanmak, bağlanmak, bağlı olmak; (Seidenraupe) sich einspinnen || (ipek böceği) koza yapmak, koza örmek eylemeylem
yörgäl- bal- umwickelt werden2, gebunden werden2 || sarılmak2, bağlanmak2
yörgäl- bäkläl- eingewickelt werden2 || içine sarılmak2
yörgäl- yumzul- sich einhüllen2 || içine sarılmak2 eylemeylem

yörgälänmäk Verstricktsein || karıştırılmış olma

yörgälmäk Eingewickeltwerden, Eingehülltwerden || sarılma, bürünme
yörgälmäk sarmalmak Eingewickeltwerden2, Eingehülltwerden2 || sarılma2, bürünme2

yörgältür- sich ringeln lassen || halkalandırmak, kıvrıltmak eylemeylem

yörgän- sich winden || kıvranmak; eingehüllt sein, umschlungen sein || sarılmış olmak eylemeylem
yörgän- yaškın- eingehüllt sein und sich kleiden || sarılmış olmak ve giyinmek

yörmäk Lösung, Auflösung, Deuten || çözüm, çözme, yorumlama

yörmäklig mit Auflösung, mit Deuten || çözümlü, yorumlamalı

yörmiši Erklärung || açıklama ekekekekekek ???????

1
yörüg Deutung, Interpretation, Auslegung,
Bedeutung, Erklärung, Kommentar, Analyse ||
yorum, yorumlama, anlam, mana, açıklama,
izah, tefsir, tahlil, analiz; Definition, Auffassung, Verständnis || tanım, tanımlama, görüş,
anlayış; Inhalt, Grund, Sinn || konu, mesele, anlam, mana; Begriff || kavram; (m) Erlösung, Lösung || kurtuluş, çözüm
yörüg bitig Kommentar-Schrift || açıklama yazısı, tefsir yazısı
yörüg bitig kıl- Kommentar-Schrift verfassen || açıklama yazısı yazmak, tefsir yazısı kaleme almak

yörüg bitigniŋ keŋrülmäki die Kommentierung der Kommentar-Schrift || açıklama yazısının açıklaması

yörüg tanuk Erklärungen und Beweis || açıklama ve kanıt

yörüg yarat- einen Kommentar verfassen || açıklama yazmak eylemeylem

yörüg yolı Interpretationsmethode || yorumlama yöntemi

yörüg yör- einen Lehrsatz kommentieren || bir öğreti cümlesini açıklamak, bir öğreti cümlesini yorumlamak eylemeylem

yörügüg ač- die Bedeutungen erklären || anlamları açıklamak

2
yörüg Ranke || sülük
yörüg üzüm Weinranke || asma bıyığı, sülük

yörüglüg mit Bedeutung, mit Definition, erklärend, kommentierend, Deutung- || anlamlı, tanımlı, açıklamalı, izahlı, yorumlu, tefsirli, yorum …

yörügsüz ohne Bedeutung, ohne Definition || anlamsız, tanımsız; nicht erklärend || açıklaması olmayan

yörül- gelöst werden || çözülmek eylemeylem
yörül- šäšil- gelöst werden2 || çözülmek

yörülmägülük unauflösbar || çözülmez
yörülmägülük šäšilmägülük unauflösbar2 || çözülmez2

yörüntäk Heilmittel, Ausweg, Hilfsmittel, Abhilfe, Apotropäum || ilaç, çare, araç, derman, deva (s./bk. Mo. yöröndeg)

yörüntäklig mit Heilmittel || ilaçlı; mit Ausweg, mit Abhilfe || çareli, dermanlı

yörüntäksiz ohne Möglichkeit zur Wiedergutmachung, unsühnbar || telafisi mümkün
olmayan, düzeltme imkânı olmayan, karşılığı olmayan; ohne Heilmittel, unheilbar || ilaçsız, çaresiz

yözkän starker Regen || şiddetli yağmur
özkän yagmur → yözkän yagmur
yözkän yagmur starker Regen2 || şiddetli yağmur2

yu Saft || su, meyve suyu

yu- (mit ätözin) sich reinigen || (ätözin ile) yıkanmak; waschen, abwaschen, reinigen || yıkamak, temizlemek eylemeylem
yu- arıt-
yup ketär- abwaschen || temizlemek

yublun- (Frisur) sich auflösen || (saç şekli) açılmak, çözülmek eylemeylem

yublunmaklıg mit Auflösung, in Auflösung || çözülmüş olan, çözülmeli
yublunmaklıg köŋül (vor Sehnsucht) in Auflösung befindliches Herz || (özlemden dolayı) çözülmüş olan gönü

yučul ~ yočul unzivilisiert, nomadisch, barbarisch || medeniyetsiz, medeni olmayan, göçebe, barbarca, vahş

yudanč Bed. unbekannt || anlamı bilinmiyor
yudanč suvı Yudanč-Wasser || Yudanç suyu

yudruk Faust || yumruk
yıdrukın tüg- seine Faust ballen || yumruğunu sıkmak eylemeylem

yugant ~ yukant << Skt. yugānta Ende eines
Zeitalters, Ende eines Yuga || bir çağın sonu, bir Yuga’nın sonu (vgl. die Adjektivbildung in TochB yukāntaṣṣe/krş. türemiş sıfat TochB yukāntaṣṣe)
yugant üdtäki zum Ende eines Zeitalters gehörig || bir çağın sonuna ait, çağın sonundaki

yug(a)nt(a)r << Skt. yugandhara Name eines
Ringgebirges (in der buddh. Kosmologie) || (Budist kozmolojide) halka sıradağların adı
yug(a)nt(a)r tag das Yugandhara-Gebirge || Yugandhara sıradağları

yugučı Wäscher || çamaşırcı, yıkayıcı

1
yuk Rest, Essensrest || artık, kalıntı, sıyrıntı

1
yuk- (mit Dat.)sich heften (an), haften (an),
kleben (an), sich (an fremdem Vermögen) vergreifen || (yönelme hâliyle) yapışmak, yapışık
kalmak, (başkasının malına) tecavüz etmek; übrig bleiben || arta kalmak eylemeylem

1
yuka gering, wenig, dünn, fein, dürftig || az, narin, yufka, ince, zayıf, yetmeyen; oberflächlich || derin olmayan, yüzeysel adv
yuka bilig oberflächliches Wissen || derin olmayan, yüzeysel bilgi
yuka kadız dünne Rinde (= Zimtrinde) || ince kabuk (= tarçın kabuğu)

yuka yadvı (Zunge) fein und breit || ince ve yassı (dil)

yukak(ı)ya ganz gering, überaus fein, ganz leicht, dünn, ganz klein || çok az, incecik, çok hafif, ince, çok küçük, azıcık
yukak(ı)ya ürt- ganz leicht abdecken || incecik kapatmak

yukarak sehr gering, geringer, sehr dünn, dünner || çok az, daha az, çok ince, daha ince

yuklun- als Rest bleiben || artık olarak kalmak; besudelt sein || kirlenmiş olmak eylemeylem

yuklunčsuz unbehaftet, unbefleckt || lekesiz

yuklunmaksız ohne Besudelung, ohne dass etwas haften bleibt, unbefleckt || kirletmesiz, lekesiz

yukti << Skt. yukti argumentative Begründung || münakaşacı gerekçe; literarisches Genre || edebî tarz (s./bk. Mo. yugdi)

yukug haftend, verschmiert || yapışık, sürülü
yukug türtüg verschmiert2 || sürülü2

yukul- haften (an), festkleben (intr.), befleckt werden || yapışmak, yapışıp kalmak, lekelenmek eylemeylem

yukur- verschmieren || üstüne leke sürmek, sürmek eylemeylem
yukur- türt- verschmieren2 || üstüne leke sürmek2

yukušmaksız nicht (mit Dreck) verschmiert || (pislik ile) lekelemesiz

1
yul Bach, Quelle (auch Äquivalent von Skt. hrada), Fluss, Teich || çay, kaynak, pınar (Skt. hrada’nın da eş değeri), nehir, göl
yul bašı Quelle || pınar
yul ögän Bach2 || çay2
yul sub (r) Quelle || kaynak, pınar
yul suvı Quellwasser || kaynak suyu
yul yulak Bach2, Quelle2 || çay2, kaynak2, pınar2

1
yul- kaufen, abkaufen, zurückkaufen, auslösen, einlösen || almak, satın almak, geri satın almak, kurtarmak, rehinden kurtarmak eylemeylem
yul- al- kaufen2 || almak2, satın almak2
yulup al- auslösen, zurückkaufen || geri satın almak, kurtarmak

1
yula Fackel, Lampe, Laterne, Leuchte (auch
Name eines Göttermädchens) || meşale, lamba, fener, ışık (bir tanrı kızının da adı) (s./bk. Mo. ǰula)
yula özäni Lampendocht || lamba fitili
yula tamtur- eine Lampe entzünden || lamba yakmak
yula yalını Lampenlicht || lamba ışığı

yulak Bach, Quelle, Flüsschen || çay, dere, kaynak, pınar

yulalayu wie eine Fackel || meşale gibi
yulalıg Lampen- || lamba …

yular Halfter || yular
yularlıg mit Halfter || yularlı

yulat Bach || çay, nehir, dere

yuldurgan Distel || deve dikeni
yuldurgan hwası Distelblüte || deve dikeni çiçeği

1
yulgak Handel || ticaret
yulgak iš küč Handel und Dienst2 || ticaret ve hizmet2

2
yulgak Erlöser || kurtarıcı

yulgučı Rückkäufer (in einem Vertrag) || (bir kontratta) geri satın alan

1
yulı- rauben || soymak eylemeylem

yulıg eine Art Steuer || bir vergi çeşidi

yullayu überquellend || dolup taşan
yuullayu bay überquellend reich, reich wie eine Quelle || dolup taşarcasına zengin, bir kaynak kadar zengin

1
yultuz Stern, Sternbild, Mondhaus (Skt. nakṣatra), Planet || yıldız, burç, Ay’ın Dünya’nın çevresinde dolaşırken geçtiği istasyon (Skt. nakṣatra), gezegen
yultuz biltäči sternenkundig || yıldız uzmanı, astrolog
yultuz gr(a)h Stern2, Planet2 || yıldız2, gezegen
yultuz körüm Astrologie (Skt. jyotiṣa) || astroloji (Skt. jyotiṣa)
yultuzlar kuvragı Sternenschar || yıldız topluluğu

yultuzčı Astrologe, Sterndeuter, Sternkundiger || müneccim, astrolog, yıldız falcısı, yıldızları yorumlayan falcı

yultuzlayu wie Sterne || yıldız gibi
yultuzlayu tizilmiš wie Sterne aufgereiht || yıldız gibi dizilmiş

yulug Verkauf, Handel, Handelsgeschäfte || satış, ticaret, ticari işler; Lösegeld || fidye

yulugčı Händler, Verkäufer || satıcı, tüccar

yulun Rückgrat, Wirbelsäule || bel kemiği, omurga

yulun- geraubt werden, fortgenommen werden || çalınmak, alıp götürülmek; treffen, zusammentreffen || karşılaşmak, buluşmak eylemeylem

yuluš Lösegeld || fidye

yum- schließen || kapatmak, kilitlemek eylemeylem

1
yumak Reinigen, Abwaschen, Waschen || temizleme, yıkayarak temizleme, yıkama
yumak(lıg) mit Waschen verbunden || yıkamalı, temizlemeli

yumbur- umwerfen || yıkmak eylemeylem
yumburu yatgur- zu Boden werfen || yere sermek adv

yumgak fest (Substanz) || katı (madde); Kugel, Tumor, Beule || top, küre, tümör, yumru, kabartı; Pille || hap; Knäuel || yumak; Brocken || kırık; Kloß || topak
yumgak ig Tumor || tümör
yumgak taš Steinbrocken || taş kırığı

yumgakla- zu Pillen formen, zu Kügelchen drehen || hap yapmak, yuvarlak biçime koymak, yuvarlaklaştırmak, yumaklamak eylemeylem

yumša- beauftragen || görevlendirmek; zur Verfügung stellen, überantworten || tahsis etmek, teslim etmek eylemeylem

1
yumšak weich (auch Äquivalent von Skt. mṛdu), sanft, gefühlvoll || yumuşak (Skt. mṛdu’nun da eş değeri), halim, sakin, duygulu;
Weichheit, Freundlichkeit || yumuşaklık, nezaket; Feines || ince bir şey; Futter, etwas zu fressen || yem, yemelik bir şey
yumšak bürtüglüg || dokunması yumuşak, dokunuşta yumuşak, yumuşak dokunuşlu
yumšak köŋüllüg sanftmütig || uysal, yumuşak huylu
yumšak oglagu weich und sanft || yumuşak ve halim
yumšak yılın weich2 || yumuşak2
yumšak yımırga weich2 || yumuşak2

yumul ruhig, besonnen || huzurlu, sakin, ağır başlı

yumul- (Auge) sich schließen, geschlossen werden || (göz) kapanmak eylemeylem

yumur- abschätzig behandeln || hor bakmak; zerquetschen || ezmek eylemeylem
*yumurmak abschätzig Behandeln || hor bakma

yumurt- abschätzig behandeln lassen || hor baktırmak eylemeylem

yumurtga Ei (auch eine der möglichen Geburtsarten im Buddh.) || yumurta (aynı zamanda Budizm’de mümkün bir doğum türü); Dunkelheit || karanlık
yumurtganıŋ kasıkı Eierschale || yumurta kabuğu

yumuš Dienst || hizmet

yumuščı assistierend || asiste eden; Bediensteter, Diener, Bote || hizmetkâr, kurye, haberci
yumuščı tetse (im Ritual) assistierender Schüler || (ritüelde) asiste eden öğrenci

yumuzuglug mit Banner, mit Standarte, mit Feldzeichen || bayraklı, sancaklı, flamalı

yumz[a]- Bed. unbekannt || anlamı bilinmiyor eylemeylem

yumzug Banner, Standarte, Feldzeichen || bayrak, sancak, flama

yumzul- sich einhüllen || (bir şeye) sarılmak, bürünmek eylemeylem

yun- sich waschen, sich baden, sich reinigen, sich … spülen || yıkanmak, temizlenmek, arınmak eylemeylem
yunguluk suv Waschwasser || yıkama suyu

yunčı- sich verschlechtern, sich zum Schlechten wandeln, eine schlimme Wendung nehmen || fenalaşmak, kötüleşmek eylemeylem
yunčı- arta- || kötüleşmek ve yok olmak
yunčı- arta- alkın- || kötüleşmek ve yok olmak2

yunčuk Beutel || torba

yunguk Seife || sabun

yunmak Sich-Waschen || temizlenme, yıkanma

yunt Pferd || at, beygir; Name eines zyklischen Jahres || dönemsel bir yıl adı; Name eines zyklischen Tages || dönemsel bir günün adı
yunt sürügi Pferdeherde || at sürüsü

yuntak Pferdeapfel || at gübresi

yuntčı Pferdezüchter, Pferdehirte (auch Äquivalent von Sogd. ʾspz-ʾnk) || at yetiştiricisi, at çobanı (Sogd. ʾspz-ʾnk’ın da eş değeri)

yuntug (tib) Bed. unklar || manası belirsiz

yuntur- reinigen, abwaschen || arıtmak, temizlemek, yıkayarak temizlemek eylemeylem
yuntur- sugundur- reinigen und Waschungen machen lassen || arıtmak ve banyo yaptırmak

yuŋ Gefieder || tüyler; Wolle || yün (s./bk. Mo. ungγasu(n))
yuŋ äŋir- Wolle spinnen || yün eğirmek
yuŋ topık Wollknäuel || yün yumağı

yuŋla- (Basis yuŋ° < Chin. ⭘ yong, Spätmittelchin. jywŋˋ + -la-) verbrauchen, konsumieren,
essen, gebrauchen, aufwenden || tüketmek, yemek, kullanmak, harcamak eylemeylem
yuŋla- yügärü kıl- gebrauchen und vergegenwärtigen || kullanmak ve göz önünde canlandırmak eylemeylem

yuŋlag Ausgabe, Verbrauch, Gebrauch || masraf, tüketim, kullanılış

yuŋlaglık zum Verbrauch bestimmt, zur Zirkulation, zur Konsumption || kullanılacak, harcanacak olan, kullanıma uygun

yup Reduplikationssilbe || pekiştirme hecesi
yup yumšak sehr weich || pek yumuşak, yupyumuşa

yupa wilde Zwiebel || yabani soğan (→ yava

yupan- nicht beachten || (bir şeye) gözünü yummak; sich verbergen, sich verstecken || gizlenmek, saklanmak eylemeylem

yupat- (mit einem Reflexivpronomen) sich verbergen || (dönüşlü zamir ile birlikte) gizlenmek eylemeylem

yupi < Chin. 佈∈ yu pi (Spätmittelchin. jyă pɦji) Bed. unklar || manası belirsiz

yurč ~ yorč Schwager, der jüngere Bruder der Ehefrau || kayınbirader, eşin erkek kardeşi

yurčkula- ~ yurčgula- Bed. unbekannt || anlamı bilinmiyor eylemeylem

yurt Jurte || yurt; Heimat, Heimstatt, Wohnstätte, Behausung || yurt, vatan, mesken, konut, ikametgâh; Land || ülke; Ort || yer, mekân
yurt oron Heimstatt2 || mesken2, konut2
yurt turug Heimstatt2 || mesken2, konut2

yuš- (unsichere Lesung) || (belirsiz okuma) eylemeylem

yušo (m) Jesus || İsa

yut plötzlicher heftiger Kälteeinbruch (mit anschließendem Viehsterben) || (hayvanların
ölümüyle birleşen) ani ve kuvvetli bir şekilde hava sıcaklığının sıfırın altına düşmesi (s./bk. Mo. ǰud)

yutik << Skt. yūthikā Jasmin (Jasminum auriculatum) || yasemin (Jasminum auriculatum) (s./bk. Mo. yutika)

yutuz Ehefrau || hanım, eş, evli kadın; Konkubine || cariye; Frau || kadın

yutuzluk als Ehefrau || hanım olarak, eş olarak
yutuzluk al(ı)n- als Ehefrau nehmen || hanım olarak almak eylemeylem

yuulluk Ort mit Bächen || akarsuların olduğu yer

1
yuv- rollen || yuvarlamak eylemeylem

yuvgad- feindselig werden || husumet göstermek eylemeylem
yuvgad- yagıd- feindselig werden2 || husumet göstermek2

[y]uvgala- sich ungesittet betragen || ahlak ve edebe aykırı olarak muamelede bulunmak eylemeylem
[y]uvgala- yagıd- sich ungesittet betragen und feindselig werden || ahlak ve edebe aykırı olarak muamelede bulunmak ve husumet göstermek

1
yuvul- rollen, herabkullern || yuvarlamak eylemeylem
yuvulu ak- herabfließen, strömen || akmak adv

yuy kuš Pfau || tavus kuşu
uy kuš kısılı Pfauen-Schlucht (= n. loc.) || tavus kuşu dağ geçidi (= bir yer adı)

yuy kuš yaŋlıg pfauengleich || tavus kuşuna benzer adv

yuyul- bereinigt werden || kaldırılmak, arındırılmak eylemeylem
yuyul- öčül- bereinigt und ausgelöscht werden || kaldırılmak ve söndürülmek

1
yüd- aufladen, tragen, transportieren || yüklemek, taşımak, nakletmek eylemeylem
yüd- kötür- aufladen und aufheben || yüklemek ve kaldırmak
yüdüp tašu- aufladen und transportieren || yüklemek ve taşımak

yüdmäk Aufladen || yükleme

yüdtür- aufladen lassen || yükletmek eylemeylem

yüdün- beladen || yüklenmek eylemeylem
yüdür- aufladen, beladen || yüklemek

yüdürtsüz ohne Unterschied || farksız

yüdürüglüg mit … Ladungen || … yüklemeli 1

1
yüg Federn || tüy

2
yüg Menge, Ansammlung || topluluk, kalabalık
üg terin toy kuvrag Menge4, Ansammlung4 || topluluk4, kalabalık4

1
yügärü gegenwärtig, offenbar, anwesend, unmittelbar, augenscheinlich, vor Augen (auch
Äquivalent von Skt. pratyakṣam) || hazır, şimdiki, halen, belirgin, mevcut, aracısız, bariz, göz önünde (Skt. pratyakṣam’ın da eş değeri adv

yügärü bol- || peyda olmak, belirmek, göz önünde bulundurmak, kendini göstermek || göz önüne getirmek; || (hisler) uyanmak; realisieren || kavramak eylemeylem

yügärü bolmak Entstehung || oluşma, oluşum, teşekkül

yügärü kıl- || ortaya koymak, meydana çıkarmak, izhar etmek, meydana vurmak, canlandırmak eylemeylem
yügärü kör- sich etwas vergegenwärtigen || bir şeyi göz önüne getirmek
yügärü közünür üdki zur gegenwärtigen2 Zeit gehörig || şimdiki2 zamana ait

yügärü tur- offenbar werden || belirmek

yügärü uk- unmittelbar verstehen || dolaysız anlamak direkt adv

yügärüki gegenwärtig, anwesend, jetzig || mevcut, hazır, hâlihazırdaki, şimdiki
yügärüki közünügmä gegenwärtig2, anwesend2 || mevcut2, hazır2

yüglüg mit Federn, mit Gefieder, gefiedert || tüylü

yügmäk reichlich || bol; Ladung, Haufen, Anhäufung (auch Äquivalent von Skt. rāśi), Aggregat (Skt. skandha) || yük, küme, yığın,
toplama (Skt. rāśi’nin de eş değeri), katışmaç, toplam (Skt. skandha); Schar || küme, kalabalık; Entität || varlık

ügmäk ügmäk Scharen2 || küme2, kalabalık2

yügmäktäki im Aggregat (Skt. skandha) befindlich || takımdaki, katışmaçtaki (Skt. skandha

yügön Zaumzeug, Trense || at başlığı, yular
yügön kekinč ) || at başlığı cevabı (mecazi)

yügönlüg mit Zaumzeug || at başlıklı

yügrök schnell, rasch, flink || hızlı, çabuk, çevik, atik
yügrök at Rennpferd || yarış atı
yügrök yaŋa Rennelefant || yarış fili

yügsäk hoch, erhaben || yüksek, yüce

yügür- laufen, schnell laufen, rennen || koşmak; gehen || yürümek, gitmek; wirken || tesir
etmek; aktiv sein || aktif olmak, etkin olmak;
sich vorwärts bewegen || ileriye hareket etmek; umherlaufen || sağa sola koşuşturmak; fliehen || kaçmak; fließen || akmak eylemeylem
yügür- ak- schnell fließen (Wasser) || (su) hızlı akmak
yügür- kač- laufen2, fliehen2 || koşmak2, kaçmak2; umherlaufen2 || sağa sola koşuşturmak2
yügürü bar- laufen, fortlaufen || koşmak, kaçmak adv

yügürgän Kurier || kurye, haberci

yügürmäk Laufen, Marschieren, Fliehen || koşma, yürüme, kaçma

yügürt- laufen lassen || koşturmak, yürütmek; (Geist) schweifen lassen || (ruh) dolaştırmak; verbreiten || yaymak eylemeylem

yügürügmä laufend || yürüyen

yügürüš- gemeinsam laufen || hep beraber koşmak, koşuşmak, yola koyulmak eylemeylem
yügürüšü bar- sich gemeinsam auf den Weg machen || hep beraber koşup gitmek, yola koyulmak

1
yük Last, Bürde (auch Äquivalent von Skt. bhāra) || yük (Skt. bhāra’nın da eş değeri); Ladung || paket
yük yüdmiš at Pferd, auf das man Lasten geladen hat || yük yüklenmiş at

1
yük- ohnmächtig niederfallen, ohnmächtig werden || bayılmak eylemeylem

1
yüklüg mit Last || yüklü

yükül- ragen || yükselmek, daha yüksek olmak eylemeylem

yükün- sich verneigen, sich verbeugen, verehren || eğilmek, reverans yapmak, hürmet etmek eylemeylem
yükünü körünčlä- (heilige Orte) in Verehrung besichtigen || (kutsal yerleri) saygıyla ziyaret etmek adv

yükünč Verehrung, Verneigung, Verehrungsgedicht, Prolog || saygı, hürmet, eğilme, saygı şiiri, prolog, ön deyiş
yükünč alkıš Verehrung und Lobpreis || saygı ve övgü
yükünč yükün- sich verneigen || eğilmek

yüküngülük Verehrungswürdiger || saygıdeğer
yüküngülüklär ulušı Land der Verehrungswürdigen || saygıdeğerler ülkesi

yükünmä Verneigung, Verehrung || eğilme, saygı, saygı gösterme

yükünmäk Sichverneigen, Verneigung, Verehrung || eğilme, saygı, saygı gösterme
yükünmäk ayanmak Verehrung und Verehrtwerden || saygı ve sayılma, saygı gösterme ve saygı gösterilme
yükünmäk äŋitmäk Verneigung2 || eğilme2

yüküntür- zur Verbeugung veranlassen, verehren lassen || hürmet ettirmek eylemeylem

yüküntürül- verehrt werden || saygı gösterilmiş olmak, saygı gösterilmek, ağırlatılmış olmak eylemeylem

yüli- rasieren, scheren || tıraş etmek eylemeylem

yüligü Rasiermesser || ustura, tıraş bıçağı

yülit- veranlassen zu rasieren, scheren lassen, (sich Haar oder Bart) scheren || tıraş ettirmek, (saç veya sakalını) kesmek eylemeylem

yülüg gegenüber, zugewandt || karşı, (… -ya) dönük; vereinigt, vereint || birleşik, birleşmiş adv
yülüg bol- zugewandt sein, (mit Dat.) begegnen, treffen (auf) || (yönelme hâliyle) dönük olmak, rastlamak, rast gelmek, tesadüf etmek eylemeylem
yülüg utru tur- (sich) gegenüber2 von … aufstellen || … -nın karşısına2 geçmek adv eylemeylem

yümčiklä- blinzeln || göz kırpmak eylemeylem

yümčiksiz ohne Blinzeln || göz kırpmasız
yümčiksizin (adv.) ohne zu blinzeln || gözü kırpmadan

yümüglüg (Auge) geschlossen (?) || (göz) yumulu, kapalı (?)

yüntüš- sich streiten || kavga etmek eylemeylem
yüntüšü okıš- sich streitend schreien || kavga ederek bağrışmak adv

yüntüt- verletzt werden || yaralanmak eylemeylem
yüntüt- tutat- verletzt und verachtet werden || yaralanmak ve hor görülmek

yüp Reduplikationssilbe || pekiştirme hecesi
yüp yürüŋ schneeweiß, perlweiß || bembeyaz

1
yüräk Herz, Mut, Herz- || yürek, kalp, cesaret, kalp … (s./bk. Mo. ǰirüken)
yüräk poo Mut und Lebenskraft || cesaret ve hayat kuvveti

yüräklig tetimlig mutig2, tapfer2 || cesaretli2, cesur2, yürekli2

yürkäy ~ yürgäy eine Grasart (Äquivalent von Skt. dūrvā = Cynodon panicum, Linn. Pers. oder
Panicum dactylon, Linn.) || bir ot türü (Skt. dūrvā’nın eş değeri = Cynodon panicum, Linn. Pers. veya Panicum dactylon, Linn.)

1
yürüŋ weiß, hell || beyaz, ak, aydın; Weiß,
Weißes (Sperma = männliche Zeugungssubstanz) || beyaz şey (sperm, döl = erkeklerin üreme özü)

ürüŋ (ä)sri erk(ä)k buzagu (r) weiß geflecktes männliches Kalb || beyaz benekli erkek dana

yürüŋ bil || Mucize ağaç, Moringa ağacı = Skt. śigru eş değeri (Moringa oleifera, Lam.)

yürüŋ böri weißer Wolf (ein Stern = Glückszeichen) || beyaz kurt

yürüŋ ešigirdi weißer Brokat || beyaz brokar
yürüŋ haitse weißes Papier || beyaz kâğıt

yürüŋ karak das Weiße im Auge || gözün akı, göz akı

yürüŋ kars weißer Wollstoff || beyaz aba

yürüŋ kovuk kurug die weiße Leerheit2 || beyaz boşluk2

yürüŋ küši weißer Weihrauch, weißes Räucherwerk, Olibanum || beyaz buhur, beyaz tütsü

yürüŋ mirč weißer Pfeffer || beyaz biber

yürüŋ öŋlüg tigle der weiße Tropfen (Sperma) || beyaz damla (sperm, meni)

yürüŋ sıta weiße Koralle || beyaz mercan

yürüŋ tigle der weiße Tropfen (Sperma) || beyaz damla (sperm, meni)

yürüŋ tuprak weißer Putz, weiße Grundierung || beyaz sıva, beyaz astar

yürüŋ ud tartar kaŋlı || beyaz boğanın çektiği taşıt

yürüŋädtür- weiß werden lassen || beyazlatmak eylemeylem

yürüŋär- weiß werden, (Haar) grau werden || beyazlamak, (saç) kırlaşmak, ağarmak eylemeylem

yürüŋärt- weiß werden lassen || beyazlatmak eylemeylem

yürüŋgil weißlich || beyazımsı ekekekekek
yürüŋil sarıg weißlich gelb || beyazımsı sarı

yütdäki im Loch befindlich || delikteki

yüülügin (adv.) … zugewandt || (… -ya) dönük 1 adv

yüüzläntür- sich wenden lassen, veranlassen sich zu wenden || döndürmek eylemeylem

yüüzlügin (adv.) … zugewandt || (… -ya) dönük

1
yüz hundert || yüz; Hundertschaft || yüz kişilik birlik; Einheit von hundert Haushalten || yüz hanenin birliği
yüz artok tümän mehr als eine Million || bir milyondan daha fazla

yüz čık ediz hundert Fuß hoch || yüz ayak yüksekliğinde

yüz kata hundert Mal || yüz kere

yüz öŋi baglıg mit hundert verschiedenen Familiennamen || yüz farklı soyadlı

yüz padaklıg arvıš Zauberformel von hundert Versen || yüz mısralı büyü formülü

yüz tümän hundert mal zehntausend || bir milyon

yüz yašlag mit einer Lebensdauer von hundert Jahren || yüz yaşlı

2
yüz gegenwärtig, präsent, vorhanden, vor
Augen stehend || hazır bulunan, mevcut, var
olan; Gesicht || yüz, surat, sima; Ansehen,
Prestige || saygınlık, prestij; Miene || çehre;
Oberfläche, Fläche || yüzey, yüz ölçümü; Vorderseite || ön taraf, ön yüz; Glied, Körperteil ||
uzuv; Seite || taraf, yüz; (beim Fuß) Rücken || ayağın üst kısmı; Gegenwart, Anwesenheit || mevcudiyet (→ 2 üz, yüüz)

yüüz yügärü är- vorhanden2 sein, präsent2 sein || mevcut2 olmak, var2 olmak eylemeylem

yüüz yügärü bolmak Sich-Manifestieren || kendini gösterme

yüüz yügärü kıl- offenbaren, hervorbringen,
zum Vorschein bringen || (gizli bir şey) açığa çıkarmak, açığa vurmak, ortaya koymak, meydana çıkarmak eylemeylem

yüüz yügärü üd gegenwärtige2 Zeit || şimdiki2 zaman

yüüzin sor bušrı kıl- || yüzünü çarpıtmak ve öfkeli olmak, yüzünü çarpıtmak2 eylemeylem

yüz kırtıš Gesicht2 || yüz2
yüz mäŋiz Gesicht2 || yüz2

yüz ürgärü (= yügärü) bil- (br) erkennen (Äquivalent von Skt. prativid-) || tanımak eylemeylem

yüz yügärü bol- sich manifestieren || kendini göstermek eylemeylem

yüz yüzägü Glieder2, Körperteile2, Gliedmaßen2 || uzuv2, organ2, ekstremiteler2, kol ve bacaklar

yüz yüzägü bogunlar Glieder2 und Gelenke || uzuv2 ve eklemler

yüz yüzgärü von Angesicht zu Angesicht || yüz yüze

yüzgärü utru kolulamak || göz önüne getirme, hatırına getirme adv eylemeylem

2
yüz- schießen || atış yapmak eylemeylem

yüzägü Gliedmaßen, Glied, Körperteil || uzuv, organ, vücudun bölümü

yüzit- (Schiff) segeln lassen || (gemi) yüzdürmek eylemeylem

yüzlän- das Gesicht (zu)wenden, sich … zuwenden || yüz çevirmek, … yönelmek eylemeylem

yüzlüg mit Gesicht, mit dem Gesicht nach …,
Gesichts-, mit einer … Miene || yüzlü, yüz …, …
çehreli; berühmt, mit Ansehen, vornehm,
angesehen || ünlü, kibar, itibarlı; Vornehmer, Angesehener, Notabler || kibar kişi, itibarlı kişi, seçkin kişi

yüzlük Hundertschaft || yüzlük
yüzsüz gesichtslos, ohne Ansehen || yüzsüz, şöhretsiz

Z Harfiyle Başlayan Kelimeler

zene ~ z(e)ne < Sogd. zynʾy Pfand, anvertrautes Gut, Depositum || teminat, rehin,
emanet, depozito (s./bk. Parth. zēnī, Baktr. zīnī, TochA/B senik)

zıgčı (Basiswort zıg < Frühneupers. zih) Seiler || halatçı, ipçi

zımıg < Sogd. zmyx Quecksilber || cıva
sımıg ot Quecksilber || cıva

zira < Neupers. zire Kümmel || kimyon (vgl./krş. Sogd. zyrʾkk)

zmuran << Gr. σμύρνα Myrrhe, Myrrhenharz || mürsafi, mür

ž(a)mnu < Sogd. žmnw Zeit || zaman

ženla- (Basiswort žen° < Chin. ⻮ nian; Spätmittelchin. nrianˊ + -la-) zerquetschen, zerstampfen || sıkıştırmak, ezmek, havanda dövmek eylemeylem

žilu < Chin. (?) eine Art Steuer || bir vergi çeşidi

žočo < Chin. (°čo < Chin. и zhang; Spätmittelchin. trɦiaŋˋ) Sitzmatte || oturmaya yarayan minder

žuhš(a)ke < Sogd. žwxšqy (Nom. Sg.) (m) Schüler || öğrenci

žuk < Chin. 㽕 ru (Spätmittelchin. rywk) Matratze, Bettzeug, Bettwäsche, Kissen, Polster || şilte, döşek, yatak takımı, minder, yastık (→ 2 šuk
šuk sunčuk Matratze und Matte || şilte ve hasır

žün < Chin. 䮿 run (Spätmittelchin. rynˋ) Schaltmonat || takvime eklenen ay, artık ay
žün ay Schaltmonat || takvime eklenen ay, artık ay

žünkim < Chin. ㎘䥖 rong jin (Spätmittelchin. riwŋ kimˊ) Brokat, Brokat- || brokar, sırma kumaş, diba kumaş, brokar … (s./bk. MSogd. zwynk)
šunkim ton Brokatkleid || brokar elbise
žünkim bädizlig mit Brokatstickerei verziert || brokar süslü
žünkim kärig Brokatbespannung || brokar örtü
žünkim yaltrıklıg glänzend wie Brokat || diba kumaş gibi parlak

Bir Cevap Yazın

Altinok Translation sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin